ABD’de güvenlik çalışmalarına İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra önceki dönemlere göre daha fazla önem verilmeye başlanmıştır. 1946’da RAND Corporation’ın kurulması, 1950’lerde ve 1960’larda Columbia, MIT (Massachusetts Institute of Tecnology), Princeton, Yale ve Harvard Üniversiteleri’nde güvenlik çalışmalarına yönelik programların açılması bu durumun somut örnekleridir. Güvenlik çalışmalarındaki benzer gelişmeler 1970’ler ve 1980’lerde de devam etmiş ve ABD, sosyal bilimlerin diğer birçok alanında olduğu gibi, güvenlik çalışmalarının da merkezi haline gelmiştir. ABD, bu akademik hegemonyasını günümüzde de devam ettirmekte ve geleneksel güvenlik anlayışında olduğu gibi yeni güvenlik anlayışında da güvenlik çalışmalarının merkezinde yer almaya devam etmektedir. Örneğin, yeni güvenlik anlayışı içinde yer alan “birey güvenliği” alanı son zamanlarda Amerikan akademik dünyasında yoğun ilgi görmektedir. Harvard ve MIT üniversitelerinde “birey güvenliği programı” açılması bu durumun somut örnekleridir. Güvenlik çalışmalarına bu denli önem verilen bir ülkede küreselleşme süreci ile yaşanan değişim sürecinin devlet düzeyinde algılama farklılığına yol açmaması düşünülemez.
Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’de güvenlik konusunda yapılan çalışmalar bu ülkenin dünya siyasetinde üstleneceği rolün alacağı biçimi şekillendirme çabaları olarak görülebilir. Bu çalışmaların yanı sıra tam olarak güvenlik çalışmaları içinde değerlendirilemeyecek iki çalışmanın ABD’nin yeni güvenlik anlayışı üzerinde oldukça etkin oldukları söylenebilir. Bu çalışmalarda; Fukuyama Tarihin Sonu’nu ilan ederek iyimser bir tablo çizerken, Huntington ise Medeniyetler Çatışması teziyle dünyayı karanlık bir geleceğin beklediği öngörüsünde bulunuyordu. Beyinlerini ve kalemlerini ülkelerinin emperyal atılımlarına ve başarısına vakfetmiş bu ve benzeri uzmanlar, Soğuk Savaş sonrası dönemde boş durmamışlardır. Temel hedef, her şart altında ABD merkezli bir dünya sistemi geliştirmek ve kalıcılaştırmak olmuştur. Bu çerçevede, muhtemel engelleri ve rakipleri ortadan kaldırmak, böyle bir küresel hedefler ve görevler hiyerarşisinin ön sıralarında yer almaktadır. Ama ondan evvel reel sosyalizmin çöküşünün yarattığı büyük ideolojik boşluğu doldurmak gerekmektedir. Öncelikle Amerikan halkında, ardından Batı dünyasında, daha sonra da bütün dünyada ABD’nin “küresel üstünlüğü ve görevleri” konusunda herhangi bir tereddüdün ya da arayışın taraftar bulmaması hayati öneme sahiptir. ABD’nin böylesi bir “küresel gerekirlik” adına attığı en önemli adım, yeni güvenlik tehditleri yaratmak şeklinde olmuştur. Terörizmle savaş ve haydut devletler gibi söylemler ABD’nin bu yaklaşımının tezahürleridir.
Küreselleşme, yaşamımızı sürdürdüğümüz usulleri (üstelik çok derin bir biçimde) yeniden yapılandırma sürecidir. Motoru Batı’dır, Amerikan siyasal ve ekonomik gücünün ağırlıklı etkisini taşımaktadır ve oldukça eşitsiz sonuçlara gebedir. Ama küreselleşme yalnızca Batı’nın diğer bölgeler üzerinde egemenlik kurması anlamına gelmez; başka ülkeleri olduğu gibi ABD’yi de etkileyen bir olgudur. Batının ve özellikle ABD’nin “Biz” ve “Onlar”, “Hıristiyanlar” ve “Diğerleri”, “Ben/Amerikalılar” ve “Diğerleri” üzerine kurulu bir güvenlik anlayışı benimsemesi günümüz koşullarında en çok kendilerine zarar verir. Çünkü, böylesi bir kategorik ayrım küreselleşme sürecinin dinamiklerine aykırıdır. Zira, küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı çoğu yeni tehdit ve özellikle gıda, sağlık ve çevre güvenliği alanları küresel bir işbirliğini gerekli kılmaktadır. Küresel bir işbirliği ortamının oluşabilmesinin yolu da “öteki” algılamasının minimize edilmesinden geçmektedir. Amerikan hükümeti ve karar alma birimleri unutmamalıdır ki yeni dönemin tehditlerine karşı, ister hegemon güç, ister az gelişmiş ülke olsun hiçbir ülkenin tek başına başarılı olması mümkün değildir. İnsanlık, her zamankinden daha fazla işbirliği ve dayanışmaya muhtaçtır. Ancak, mevcut uluslararası dinamikler böyle bir işbirliği ortamının kısa vadede ortaya çıkarılmasını kolaylaştırıcı nitelikte değildir. Bu nedenle Amerikan akademik camiasının çatışmadan öte işbirliğini, ötekileştirmeden öte birlikteliği öne çıkaran çalışmalar yapmaları gerekmektedir. Böylesi bir akademik çaba ABD’nin daha barışçıl bir dış politika izlemesinin önünü açacaktır.
(Dr. Bilal Karabulut, ABD Masası, Kıdemli Araştırmacı, 30.10.2009)