Dünyanın ‘süper gücü’ kabul edilen Amerika’nın gerek iç gerekse dış politika bağlamında yaşadığı sorunlar ve özellikle dış politikasında daha bağımsız bir aktör olarak davranma isteğinin bir tezahürü olarak karşısına çıkan iktisadi-mali yönden cezalandırılma durumu (ki Türkiye, bunu uzun yıllardır yaşayan bir aktör olarak ne anlama geldiğini ve nasıl aşılabileceğini de gayet iyi bilir), bugün Washington yönetimini daha agresif politikalar ile “muhteşem yalnızlık” (splendid isolation - infirat politikası) arasında med-cezire zorluyor.
Bu gelgitler arasında Obama yönetiminin ya da yeni Amerikan iradesinin bir karara varmadan önce, son bir çare (ya da aynı zamanda bir ara çözüm yolu) olarak iki seçenek üzerinde durduğu görülüyor:
1) ABD’ye küresel hegemonya projelerinde destek olacak nispeten daha zayıf-kontrol edilebilir “Yarı-Küresel Bir Güç” ile işbirliği;
2) ABD’yi küresel anlamda rahatlatacak “Bölgesel Derebeylikler”in inşaası.
Bu bağlamda Obama’nın Çin ve Rusya arasında kendisine küresel ortak arayışlarında yaşadığı hayal kırıklıkları, 2008’de yayımlanan 2025 Raporu’ndaki bazı tavsiyeleri şimdiden çöpe göndermiş durumda. Burada, ABD’nin küresel anlamdaki güvenilmez duruşları ve karşısındaki rakiplerin tarihsel misyon arayışları ve “imparatorluk genleri” çerçevesinde ortaya koydukları bölgesel-küresel liderlik hırsları, Washington’un işini daha da zorlaştırıyor. Dolayısıyla Obama yönetimi açısından önümüzdeki dönemde ikinci şıkkın daha etkin bir şekilde uygulamaya konulması kaçınılmaz.
Diğer taraftan, ABD yönetiminin elinde çok fazla bir seçeneğinin olmadığı görülüyor. Var olan seçenekler ya Washington açısından mevcut politikasının önünde artık bir engel olmuş durumda (İsrail örneğinde görüldüğü üzere) ya da kendi yol haritasını ufaktan ufağa çizmeye başlayan ülkelerden (Türkiye, Japonya, Hindistan ve Almanya gibi) oluşuyor. Diğerlerinin ise açıkçası kendilerine bile pek bir hayrı yok.
Dolayısıyla, küresel sitemdeki belirsizlik ve dengesizlik halinin “halli”ne dönük halen ortada bir çözüm yolu şuan için görünmüyor. İşin daha vahim boyutu ise bu belirsizliğin ne kadar sürebileceği ya da kontrol altında tutulabileceğini artık kestirilemez bir hale gelmesi ve eski iyimser yaklaşımların yerine çok daha farklı bir havaya bırakması.
Dünyada daha büyük çapta bir krizin yaşanması ve küresel anlamda istikrarsızlıkların artması olasılığının düne göre daha fazla güç kazanmaya başladığı bir dönemde artık dünya devletlerine “dengesizliğin dengeleyicisi olan bir güce” olan ihtiyacı her geçen gün daha da artıyor.
Bu güç, hiç kuşkusuz Türkiye’dir.
Bölgesel güçten küresel güç statüsüne geçiş aşamasında olan Türkiye, barış eksenli güvenlik, refah, demokrasi ve insan haklarını esas alan çok yönlü dış politikasıyla, gerek Doğu - Batı gerek Kuzey - Güney gerekse de İslam dünyası ile diğer dünya ve medeniyetler (başta Hristiyan dünyası olmak üzere) arasındaki pozisyonunu ve ittifak-diyalog arayışlarıyla bu yeni rolünü zaten bir süredir ‘de facto’ üstlenmiş durumdadır.
Dünyada başarısız ilan edilen ülkeleri kendine has diplomasisi ile uluslararası sisteme başarılı bir şekilde entegre ederek merkeze çeken (Suriye örneğinde görüldüğü gibi), Batılı örgütlerde (NATO dahil) yer almasına rağmen tarihsel coğrafyasının ve bu bağlamda Türk-İslam dünyasının çıkarlarını; ABD, Çin, İsrail ve AB nezdinde sonuna kadar savunabilen Türkiye, aynı zamanda başta Rusya ve İran olmak üzere stratejik derinlikleri ve yakın çevresi ile geliştirdiği kendine özgü ilişkileriyle de bu coğrafyada bir takım oldu-bittilerin önüne geçmek suretiyle “oyun kuran bir güç” olarak, bölgesel-küresel anlamdaki dengesizliklerin önüne geçme noktasında “dengesizliğin dengeleyicisi rolü”nü başarılı bir şekilde oynamaktadır.
Öyle ki, Türkiye’nin oyundan çekildiği ya da çekilmek zorunda kaldığı bir durumda, Balkanlar’dan Rusya’ya, Ortadoğu’dan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Çin’e doğru uzanan “istikrarsızlık havzası”nın büyük çaplı savaş meydanlarına dönüşmesi kaçınılmaz görülmektedir. Oysa her şey bir tarafa Ankara’nın mevcut projesinin hayata geçirilebilmesi için çatışma yerine işbirliğine ihtiyaç duyulmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin icraya koyduğu “mekik diplomasisi”, aslında bölgesel - küresel çapta istikrarsızlıkların önüne geçme noktasında “dengeleyici güç”ün takip ettiği bir “önleyici diplomasi”dir.
Netice itibariyle ifade etmek gerekirse küresel anlamda yaşanan son gelişmeler, Avrasya - Ortadoğu merkezli istikrarsızlık alanı ve dünyanın, dengeleyici bir güce duyduğu ihtiyacı her geçen gün daha da artırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin iç ve dış politika bağlamında çıkmaza girdiği bir dönemde Türkiye açısından tarihsel anlamda yeni bir fırsat söz konusudur. Mevcut gelişmeler Türkiye’ye bölgesel ve küresel anlamda büyük bir manevra alanı yaratmakla birlikle iç sorunlarını da bir an önce çözme noktasında büyük bir imkân sağlamaktadır. Bu gelişmeler, en azından dış dinamikler boyutunu etkisiz - pasif kılmak suretiyle iç açılımlarını başarıyla gerçekleştirebilmesi için Ankara açısından büyük bir şanstır. Dolayısıyla Türkiye’nin açılımlar noktasındaki zaman-mekân-aktör boyutunda çok hızlı bir yeniden değerlendirme ve dış politikasındaki fırsat ortamı ile bu sorunlarını bir an önce çözme gibi bir zorunluluğu sözkonusudur. Türkiye, ancak böylelikle küresel güç statüsünü perçinleyecek adımları daha sağlam atabilir ve tarihsel misyonunu gerçekleştirebilir.
Doç. Dr. Mehmet Seyfettin Erol
SDE Başkanı