Bunu alternatif güç ya da sorunsal duyarlıklı güç diye tanımlamak mümkün. Bu modelde, muhtelif faktörlere bağlı olarak, işlevsel birliktelik ve uyuşmazlıkların karşılıklı çıkar beklentisiyle çözümlenmesi esastır. Burada, kökeni insanın “kötü doğasında” olduğu varsayılan tek boyutlu tehdit ile mücadele etmeye ayarlı bir güç anlayışı hâkim değildir. Bu türden bir güç modelinde paylaşma değil, imha etme esastır. Bir şeyi paylaşmak için önce onun mevcut olması gerekir, olmayanı paylaşmak da mümkün değildir. Sözü edilen tehdit algılamasıyla ilintili güç modeli, daha önce üzerinde durduğumuz düşünce ve onun unsurlarına dayalı bir değer anlayışından yoksun olduğu için, paylaşım yerine tekli kazanç ve ötekini (en iyimser ifadeyle) etkisizleştirmeyi tercih eder.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı dünyasında kullanılan “yumuşak güç (soft power)” kavramı, hem içerik hem de doğal bölünme etkisi itibariyle, tamamlayıcı ve dengeleyici güç özelliklerini taşımamaktadır. Söz konusu yumuşak gücün çeşitli sorunlar bağlamındaki güç etkisi sınırlı olmak zorundadır, bundan dolayı da bağımlılığı beraberinde getirir. Ayrıştırmalar, karşıtlarını da doğurur. Batı kaynaklı “yumuşak güç” kavramı, doğal bir sonuç olarak “sert güç (hard power)” kavramını üretmiştir. Peki bunlar arasında işbirliği nasıl gerçekleştirilecektir? Sürekli bir işbirliği olacak mı, yoksa çıkar ve tehdit algılamasına göre buna siyasal irade mi karar verecek? Ya da , Prof. Frank Pfetsch’in önerdiği gibi, aktörler arasında işbölümünün gereği olarak bir taraf yumuşak güç rolü üstlenirken diğer taraf sert güç (askerî güç) rolünü mü sahiplenecek? Pfetsch, geliştirdiği “işbölümüne dayalı tamamlayıcı ilişkiler modeli”nde Avrupa Birliği için yumuşak güç, ABD için ise sert güç rolünü uygun görmektedir. Bu durumda güç üzerinde denetim ve dengeleyiciliğin tesis edilmesi zorlaşacaktır. Çünkü birbirinden bağımsız iki farklı irade vardır ve başlıbaşına bir kültürü gerekli kılan yumuşak gücün, belki de bu kültürden yoksun olan sert gücü etkileyip frenlemesi pek de mümkün olmayacaktır. Oysa, örneğin Dede Korkut Hikâyeleri’nde anlatıldığı gibi, gücün aynı zamanda erdem ve maharet ile donanımlı olması halinde gerçek anlamda etkili bir güç olacağı düşüncesi siyasal iradede mevcut olduğu takdirde, “sert güç” ve “yumuşak güç” kavramlarıyla ifade edilen içeriklerin birbirini tamamlayıp dengelemesi, kaçınılmaz bir sonuç olarak varlığını hissettirir.
Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Türkiye’nin güç pozisyonuna baktığımızda, kendine özgü bir durumla karşılaşırız. Bu, tarihsel, coğrafî, kültürel, siyasal ve sosyolojik temelleri olan bir özgün güç olgusuna götürür bizi. Bunu açıklamak için önce Türkiye ile ilgili genel bazı gözlem ve kanaat çerçevesinde veriler yardımıyla bir konum ve kimlik belirlemesi yapmaya çalışalım. Denilmiştir ki; Türkiye Doğu’nun en Batılısı, Batı’nın en Doğulusu, Kuzey’in en Güneylisi, Güney’in en Kuzeylisi. Sadece bu algılama bile Türkiye’nin kimliği ve kendine özgülüğü hakkında yeterli fikir verebilir. Önce bunun farkında olmak, sonra da bölgesel ve küresel düzeyde bu ülkenin dış politikasını bu bilgi ve bilinç temelinde geliştirmek gerekir. Buna bir de tarihsel süreçteki tecrübeyi, ortak tecrübeyi ve kültürü eklediğimiz zaman görürüz ki Türkiye yalnızca Batıya ya da Doğuya yerleştirilemeyecek niteliklere sahip bir ülkedir. Bu özellik, hem büyük güçlerin küresel politikaları hem de çevre ve komşu ülkelerin tercih ve beklentileri karşısında Türkiye’nin farklı bir duruş ortaya koymasını zorunlu kılıyor. Bir tür değer ve model oluşumu için fırsat, hatta mecburiyet anlamına gelir bu. Eğer söz konusu mecburiyet/gereklilik ile uyumlu politikalar üretilirse, ülkenin özgün gücü uluslararası toplum tarafından da tescil edilir.
Türkiye’nin jeopolitik bir eksen olduğu, ama aynı zamanda jeostratejik bir aktör potansiyeline de sahip olduğu yolundaki Batılı (Amerikan) değerlendirmeleri tarihsel tecrübe ve onun hâlen çevrede gözlemlenen sonuçlarıyla birlikte düşünüldüğünde, kolayca anlaşılır ki, Türkiye bir basit köprü olmanın çok ötesinde otantik güç sahibi bir ülkedir. Orta Avrupa’dan Doğu Türkistan’a, Orta Asya’dan Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası’na kadar uzanan geniş bir alanda Türkiye’nin tarihten gelen organik bağlarına tanık oluyorsa dünya, işte bu bir yandan bir değerler birikimine işaret ederken, diğer yandan yukarıda sözü edilen paylaşımcı gücün ipuçlarını verir.
Türkiye’nin özgün gücünün şekillenmesinde ülke içerisindeki ekonomik ve siyasal istikrar ile sosyal dayanışma ve barış (dış politika oluşumunda etkili ulusal çevre koşulları olarak) etkili olduğu gibi, uluslararası aktörlerin davranış ve beklentileri de etkilidir. Örneğin 2003 yılında ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a girmeyi planladığı sırada TBMM’nin 1 Mart oylamasındaki “hayır” kararı, Türkiye’nin tarihsel değerler sistemiyle çelişkiye düşmesini önleyen niteliğiyle bir yandan komşu ve bölge ülkeleri (İslam dünyası), hatta uluslararası kamuoyu nezdinde itibar kaybına uğramasını önlerken, diğer yandan uzun vadede dünyadaki büyük güçler karşısında da kendi iradesini hâkim kılmasının yolunu açmıştır. Türkiye, bugün Soğuk Savaş dönemindekinden daha fazla manevra kabiliyetine ve alanına sahiptir. Bu Türkiye’nin jeopolitik konumundan kaynaklandığı kadar, tarih ve kültür birikiminden de gelmektedir. Bundan dolayı Türkiye, üzerine düşen görevin bilincinde olarak, kendini bir tek bölge ve ideoloji ya da model ile sınırlandırmayıp Avrupa, Asya ve Afrika düzleminde varlık gösterebildiği ölçüde, hem özgürleşecek hem de kendine ve başkalarına faydalı olacaktır.
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini de bu çerçevede değerlendirmek yararlı olur. Avrupa’nın geleceğinde siyasî, ekonomik, kültürel ve demografik anlamda etkili bir olacak bir Türkiye’nin Avrupa’ya yönelimi olarak bakmak durumundayız, AB ile ilişkilere. Böyle bir hedef her zaman canlı tutulmalıdır. Almanlar nasıl Orta Avrupa’daki Alman kültür varlığıyla ilişkilerini kendi yöntemlerine göre (büyük ölçüde de Avrupa Birliği sistemi marifetiyle) yürütmeye çalışıyorsa, Türkiye de Balkanlar’da ve hatta tüm Avrupa’da Türk dil ve kültürü ile bağlantılı en az altı yüz yıllık oluşumlardan dolayı üzerine düşen görevi ihmal edemez. Mesele sadece AB üyeliği değildir, olmamalıdır.
Avrupa’ya ayağını sağlam basan bir Türkiye, Asya ile de güçlü bağlar geliştirebilir. Mackinder’in “Heart Land” kuramında vurguladığı üçlü etkiyi burada anımsamakta yarar var. Mackinder 1904 yılında, kabaca ifade edecek olursak, Balkanlar, Batı Asya ve Kuzey Afrika’da varlık gösterecek bir gücün dünyada etkili olacağını belirtirken acaba bunu bir gözleme dayalı olarak mı yapıyordu? Örneğin, o zamana en yakın tarih dönemi olarak Türklerin (Osmanlılar) bu üç bölgede hükümran olduğunu düşünmüş olabilir mi? Mümkün. Neticede teoriler rüyada görülerek yazılan modeller değildir, mutlaka bir gözlem ve muhakeme sürecinden geçer. Osmanlılar da Romalılar ya da İskender de Mackinder’e esin kaynağı oluşturmuş olabilir.
Türkiye’ye gelince, hem teorik söylem hem de somut tarihsel miras gösteriyor ki, gerektiği ölçüde dışa açık ve çok yönlü siyaset, dengeleyici ve tamamlayıcı gücün ortaya çıkması ve sürekliliği için vazgeçilmez önemdedir. Bu anlamda Türkiye’nin doğal gerçekliği, “sert güç” ve “yumuşak güç” kavramlarıyla anlatılmak istenen şeyleri aynı anda ve tek bünyede içeren özgün güç için uygun bir zemin oluşturuyor. Bu, sorunlara duyarlı ve çözümlemeci bir güç modelidir.
(Prof. Dr. İbrahim S.Canbolat, Uludağ Üniversitesi,İİBF,Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı)