Kasım ayı içerisinde gerçekleşen ABD Başkanı Barak Obama’nın Asya-Pasifik ziyareti başarılı veya başarısız olarak farklı şekillerde ele alındı. Aslında bu ziyaret hem ABD’deki liderlik değişiminin ülkenin dış politikası üzerine etkisini, hem de daha uzun soluklu, yüzyıla uzanarak oluşacak daha büyük bir değişiminin izlerini taşıyordu. Bu geziyi analiz ederken yapılabilecek en büyük hata, bazı kısa dönemli olabilecek değişimlere, sembolik bazı olaylara gereğinden fazla anlam vermek ve bugünlerde hemen hemen herkesin kabullendiği “dünya’nın ekonomik siyasi ağırlık merkezinin Asya-Pasifik’e kaymakta olduğu” gerçeğinin çok çabuk oluşuvereceği zannına kapılmak olur. Obama’nın Asya ziyaretini değerlendirirken, Obama yönetiminin muhtemel dış politika anlayışını ve ABD’deki Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimlerin Asya politikasındaki geleneksel farklılıklarına bakmak bu ziyareti daha anlaşılır bir zemine oturtacaktır.
Cumhuriyetçilerin ve Demokratların Asya’ya bakışları şu noktalarda farklılıklar göstermektedir. Cumhuriyetçiler ikili ilişkilere ağırlık verirken Demokratlar APEC gibi (veya ASEAN toplantılarına üst düzeyde katılım gibi) çok uluslu girişimleri tercih etmektedirler. Ahlaki vurgu olarak Demokratlar insan hakları ve demokrasi gibi değerlerin savunusunu ve hata zorlayıcılığını yaparken Cumhuriyetçiler “Amerikan değerlerinin” savunuculuğunu yapmakta, yani ABD’nin içselleştirdiği değerlerin dış düşman olarak gördüklerine karşı korunmasına önem vermektedirler. Örneğin George W. Bush döneminde olduğu gibi “iyi” ve ”kötü” arasında ikiye bölünmüş dünyada Asya ülkelerinin hangi tarafta olduğuna bakılarak ABD politikaları geliştirilmiş, ABD’nin “milli çıkar” anlayışı da bu zemin üzerinden, yani rekabet içindeki dünyada muhatapların “ABD tarafında” olup olmadığı konusundaki kanıya göre hareket edilmiştir.
Bundan anlaşılacağı üzere Bush yönetiminin politikası Realist okula yakın; yani herkesin aslında tek başına olduğu, tehlikelerle dolu bu mücadele dünyası içerisinde kurulan, milli çıkara dayalı, belki de geçici olabilecek bir dizi ittifaklar olarak okunabilir. Clinton döneminde ise daha liberal; demokrasi ve insan hakları gibi konuların ön planda tutulduğu, geniş uluslararası katılımlar ve kurumların ağırlıklı olduğu bir yaklaşım hakimdir. Obama yönetiminin bakışı ise uzun vadeli “barış inşası” veya daha doğru olarak “karşılıklı güvenin temini” olarak tanımlanabilecek inşacı bir yaklaşımdır ki bu son Asya turunun analizi ancak bu çerçevede doğru yapılabilir.
Obama’nın politikasını anlamak için “Congagement” terimin incelenmesi yardımcı olacaktır. Yukarıda söylenenlerden de çıkarılabileceği gibi Bush yönetiminin Çin’e olan bakışı güvenlik kaygıları ile bezenmiştir ve ilişkilere bu dönemde büyük bir karşılıklı kuşku hakim olmuştur. Örneğin Başkan Yardımcısı Cheney başlardaki söylemlerinde bunu açıkça ifade etmiştir; Cheney’e göre ABD yerleşik bir güçtür, Çin de yükselen bir güçtür. Dolayısı ile iki ülke arasında çatışma kaçınılmazdır. ABD’nin de bu durumda yapması gereken en akıllıca iş Çin’in yükselişini durdurmak veya yavaşlatmak olmalıdır. ABD bu çerçevede Hindistan ile nükleer teknoloji değişimini de kapsayan anlaşmalar imzalamış, Japonya ile ilişkisini kuvvetlendirmiş, yani bir nevi Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye uygulanan “çevreleme” (Containment) politikasının bir benzerinin temellerini atmıştır.
Bu açıklamanın Çin yöneticileri üzerinde yapacağı etkiyi tahmin etmek güç olmaz. Çin bugün hızla silahlanmakta, zayıf noktalarını örtmek için de ordusunun kabiliyetlerini ve silahlanma politikasını gizli tutmaya çalışmaktadır. ABD’de bu tarz bir silah yarışının veya Çin’i güvensizliğe itmenin tehlikelerine işaret edenler de hiç eksik olmamıştır. Aslında daha önceki Clinton döneminde, Liberal uluslararası ilişkiler çizgisinde, Çin’in uluslararası kurumlara üyeliğini destekleyen, Çin’i çeşitli uluslararası sorunun çözümünde etkin kılmaya çalışan, yani bir ifade ile Çin’i “bu dünyanın bu şekilde işleyişinde hissesi olan” bir ülke haline getirmeye çalışma politika izlenmiştir. Bu arada Çin’in demokrasi ve insan hakları gibi değerlere maruz kalması ile değişeceği ve Batı için (liberal anlayışa göre) tehdit olmaktan çıkacağı umut edilmiştir. (Bu politikaya da “bağlantı” veya “angajman” (Engagement) politikası ismi verilmektedir).
Öte yandan Bush döneminde, Cheney’in söylemi ne olursa olsun, Çin’e karşı bir bastırma, durdurma, veya engelleme politikasının uygulanabildiğini söylemek zordur. 9/11 saldırılarının hemen sonrasında Bush politikası “Terörle Savaş”a indirgenmiş, Asya ise ABD dış politikasının arka sıralarına itilmiştir. Tam bu dönem Japonya’nın ekonomik açıdan sorunlu olduğu bir döneme girmesi ve Çin’in de bir ihraç devine dönüşmesi ile çakışmıştır. İki rakibinin de başka sorunlar ile kafalarının karışık olduğu bir dönemde Çin, Asya’da büyük alan kazanmış, özellikle -pekala Asya’daki en önemli uluslararası kurum olarak tanımlanabilecek- ASEAN’da etkisini hem ekonomik hem siyasi yönden artırmıştır. Bu dönemde ABD’nin zamanında Asya’nın Japonya tarafında domine edilmesini engellemek ve ABD’ye (veya Avusturya Yeni Zelanda gibi diğer batılı ülkelere) karşı dışlayıcı eğilimleri bastırmak amacı ile kurulmuş APEC gibi oluşumlar bile önemini kaybetmiştir. ASEAN ziyaretlerini Condoleezza Rice iki defa pas geçmiş, Başkan Bush ise Japonya’nın dışında bölgede kendini fazla göstermemiştir. Açıkça söylemek gerekir ki büyük bir öngörüsüzlük ve çağdışı kalmış bir dış politika anlayışı ile Bush yönetimi Asya’nın yükselişini okumakta gecikmiş, “terörle savaş”ın ötesindeki dünyayı sisin içerisinde gözden kaybetmiştir. Ancak Bush döneminin bile son zamanlarında, bütün Asya ve içerisinde özellikle Çin’in yükseldiği ve yükselmeye devam edeceği anlaşılmış, geleceğin dünyasında ABD’nin ancak farklı güçlerle anlaşarak etkisini sürdürebileceği ve bugünkü imtiyazlarına sahip olamayacağı kabul edilmiştir.
Şimdi Obama’nın Asya ziyaretini bu bilgilerin ışığında değerlendirelim. İlk amaç olarak Obama, Bush dönemi boyunca yapılan ihmallerin giderilmesi ve ABD’nin Asya’ya gereken önemi bundan sonra vermeye devam edeceğinin bir göstergesi olarak Asya’ya gitmiştir. Çeşitli medya organlarında Obama’nın Çin’den hiçbir istediğini alamadığı, eskiden vurgulanan insan hakları ve demokrasi konularında bile Çin’de etki yaratamadığı, veya Japon İmparatoru’nun önünde fazla eğildiği gibi (ki bu Obama’nın değil danışmanlarının hatasıdır) bir kısmı gerçekçi olabilecek bir kısmı sembolik ve önemi tartışılır hatalar yüzünden eleştirildi ve bunlar ABD’nin Asya karşısındaki gerileyişinin göstergesi olarak alındı. Oysaki bu geziyi “ABD’nin bundan sonra yapacağı ziyaretlerin ilki” ve hatta Hillary Clinton’un deyimiyle “ABD’nin Asya’ya dönüşü” olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Gidişi sessiz olan Amerika’nın dönüşü muhteşem olamamış olabilir; ABD müttefiki Japonya olsun, rakibi Çin olsun Asyalılardan istediği çoğu şeyi koparamamıştır. Ama Obama’nın bu ziyaretten amacı kaslarını gösterip Asyalıların elinden koparabildiğini koparmak değildir zaten. Obama’nın bu ziyareti “güven inşası” ve Bush döneminin sert ve kibirli üslubunun yarattığı yaraları sarmak amaçlıdır. Dolayısı ile insan hakları konusunda Çinlileri utandırmak veya çok çetrefilli Okinawa’daki üs konusunda Japonya ile kavgaya tutuşmak bu Asya ziyaretinin birinci amacına, yani bundan sonra Asya ile ilişkilerin üzerine oturtulabileceği samimi bir ilişki zemini yaratma amacına ters düşerdi.
Yukarıda bahsettiğimiz “Congagement“ kavramı bu ışık altında daha anlaşılır olacaktır. Bu terim çevreleme “Containment” ile bağ kurma “Engagement” kelimelerinin birleşiminden oluşur ve her iki politikayı da içine alır. Çin’e karşı Cheney’in söylemi ve agresif bir çevreleme politikası bir “düşman Çin” yaratacaktır ve Obama yönetimi bundan kaçınmaya çalışmaktadır. Çin’e karşı tamamı ile pasif ve tehlikeleri yok sayan bir politika ise Çin’in ABD’ye karşı dünyadaki etkisini çok artırmasına ve belki de ABD’yi sahnenin kenarına (en azından Asya bölgesinde) çekmesine yol açabilir. Congagement politikası diğer her iki politikanın da zayıf yanlarında kaçınmayı hedeflemektedir. Obama uluslararası ilişkilerde inşacı denebilecek bir çizgide ilerlemeye çalışmaktadır, yani Çin ile ABD arasındaki ilişkilerin Cheney’in iddiasının tersine, “kaçınılmaz” olduğunu kabul etmemekte, geleceğin nasıl bir şekil alacağı konusunda çaresizliği reddetmekte, barışı ve güveni inşa edebilmek için bilinçli bir politika yürütmektedir. Bu normatif bir yaklaşımdır ve hedeflenen beyinleri ve gönülleri kazanmak, bir diğer deyişle Asya ve ABD arasındaki sosyal ilişkilerin içerik yapısının üzerine oturduğu zemini uyum ve barış için elverişli hale getirmektir.
Bu politikanın izlerini Obama’nın söyleminde bulmak mümkündür. Çin ziyaretinde Obama açıkça “gelecekte illaki de hasım olmamız mefhumu önceden belirlenmiş bir kader değildir” sözleriyle Cheney’in ve diğer uluslararası ilişkilere tutucu bakan Cumhuriyetçilerin söyleminin yarattığı etkiyi kırmaya çalışmıştır. Söyleminde Obama, Çin’i “elzem ortak, aynı zamanda da rakip” olarak tanımlamıştır. İki ülke liderleri yayınladıkları ortak açıklamada ABD, güçlü ve zengin bir Çin’e karşı olmadığını, yükselişini de durdurmayacağını söylemiş, böylece Çin’i Asya’da bir büyük güç olarak tanımıştır. Buna Karşılık Çin de ABD’yi bir “Asya-Pasifik gücü” olarak tanıyarak bölgedeki konularda ABD’nin dışlanamayacağını ve hatta belki ileride ABD’nin bölgedeki müdahalelerine onay bile verebileceğini ima etmiştir. Bu pragmatik açıklamada ekonomi, iklim değişikliği, eğitim (ABD’de 600,000 Çinli öğrenci eğitim görmektedir, ABD de önümüzdeki 4 yıl içinde Çin’e 100,000 öğrenci göndermeyi planlamaktadır), sağlık, uzay ve nükleer yayılmacılık gibi konularda işbirliği kararı açıklanmıştır. Bunlardan daha önemli olarak ilk defa askeri iletişim konusunda (özellikle Kuzey Irak ve İran söz konusu olduğunda) anlaşma imzalanmıştır. Ordular arasında ilişkilerin gelecekte de sürdürülmesi için somut adımların atılması kararı önemli bir aşamadır. Aynı şekilde Çin’in insan hakları ve din özgürlüğünün genişletilmesi konusunda görüşme yapılmasını kabul etmesi de önemli bir gelişmedir. Obama Çin ile güvenli bir ilişki düzeyi yakalamak ve barışçıl bir zemin inşası için Asya’ya gitmiştir ve şimdilik bu konuda başarısız gözükmemektedir.
Uluslararası ilişkilere geleneksel bakış açıları ile bakmaya alışanlar için Obama’nın Çin politikası ve bu son Asya gezisi ABD’nin zayıflaması olarak görülebilir. Bu bir yanlıştır. Tam tersine kendine ve gücüne çok daha fazla güvenen ABD artık tehdit ve korkutma değil, geçmişte ABD’yi bu dünyada bu kadar güçlü olmasını sağlamış, son zamanlarda “yumuşak güç” olarak da tanımlanan ikna ve çekicilik gücünü tekrar devreye sokmaktadır. Hegemonya kuramlarına aşina olanlar bilirler. Hegemonya sadece kaba kuvvetle olmaz. Fikirleri ve kalpleri de fethedemeyen güç çok daha kırılgan ve geçicidir. Bush döneminde bunu unutmuş olan ve gücü top namlusunun ucundan başka yerde göremeyen ABD, Obama dönemi ile birlikte güç ve hegemonya kavramlarının bu yüzünü tekrar hatırlamaya başlamıştır.
Evet, ABD’nin gerilemekte ve Asya’nın yükselmekte olduğu doğrudur. Son ekonomik kriz de belki 1971’de Bretton Woods sisteminin çökmesi ile başlayan, Vietnam, Soğuk Savaşın bitmesi, Plaza para birimi Anlaşması, Lübnan’dan çekilme vs. gibi ekonomik veya siyasi çeşitli sembolik olaylara işaretlenmiş “ABD’nin uzun ve yavaş hegemonik gerileyişi” serüvenindeki çentiklerden birisi olarak görülebilir. Fakat ABD stratejik açıdan hala Çin’den çok üstündür, Çin’in bir açık deniz donanması hala yoktur. Çin teknolojik alanda da geridedir. Ekonomik alanda ise, Çin başarılı bir ihracatçıdır ama, bugün dahi kişi başına geliri Türkiye’den az ve reel bazda ABD ekonomisi düzeyine ulaşmak için en az yirmi yılı (ki bu Çin’de hiç krizin çıkmayacağı varsayımına dayanmaktadır) olan bir ülkedir. Tamam, Çin yükselmektedir, ABD’de bunu kabullenmiştir ama Çin’i dünyanın tahtına oturtup ABD’nin cenazesini kaldırmada da aceleci olmamak gerekir. Kısaca şunu söyleyebiliriz ki henüz bu hikayenin sonuna gelinmemiştir ve 21.Yüzyılın büyük kısmında ABD’nin en azından “eşitler arasında birinci” konumunu sürdürmeye devam edeceğini söylemek muhtemelen yanlış olmaz.
(Dr. Bahadır Pehlivantürk, Hacettepe Üniversitesi,İİBF,Uluslararası İlişkiler Bölümü,Öğretim Görevlisi)