Müslümanlar olarak yeni bir kurban bayramını daha idrak etmek üzereyiz. Dini bayramlar, hayatın yoğun meşguliyeti içerisinde ihmal etmek durumunda kaldığımız aile fertlerimizle, akrabalarımızla, arkadaşlarımızla, komşu ve yakınlarımızla en samimi duygularla bir araya gelebildiğimiz müstesna anları oluşturmaktadır. Bayramlar, millet olarak sevgi ve saygıya dayalı ilişkilerin tesis edip canlandırılmasında önemli fırsatlar sunmaktadır. Bayram günleri küskünlük ve dargınlıkların son bulacağı yakınlaşma, sevinç ve coşku günleridir. Sahur, oruç, iftar, teravih, zekât ve fıtır sadakası (fitre) Ramazan bayramına ruh ve anlam kazandırdığı gibi, kurban ibadeti de Kurban Bayramı’na ruh ve anlamını vermektedir. Arapça “ka-ru-be” kökünden gelen “kurban”, yakınlaşma anlamına gelir. Kurban ibadetini yerine getiren mümin, değerli bir şeyden (maldan) feragat ederek Allah’a yaklaşır. Kurban takdiminde asıl olan Allah’ın rızasını kazanmaktır; ondan dünyevi bir çıkar beklenmez. İhlâs ve samimiyetten uzak, içerisine riya karışan bir ibadet amacından sapmış demektir. Kurban, aşağıdaki âyette ifade edildiği gibi Allah tarafından Hz. Muhammed’in ümmetine vecibe kılındığı gibi, ondan önce gelen peygamberlerin de ümmetlerine tebliğ ettikleri ilahi mesajların kapsamında mevcut bir ibadettir:
“Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını ansınlar diye bir mensek (kurban takdimi için bir yer) kıldık. İmdi, İlâhınız, bir tek İlâh'tır. Öyle ise, O'na teslim olun. (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve mütevazi insanları müjdele!” (1)
İbrahim peygambere dayanan tevhidi geleneğin zaman içerisinde yozlaşıp putperestliğe dönüşmesiyle oluşan dini gelenekte Mekke ve civarındaki putperest Araplar da Müslüman olmazdan önce kurban takdim ediyorlar, ancak şirk mantığı ile ibadet etmekte oldukları putları Allah’a aracı kılıyorlardı. İslam, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (2) şeklindeki yönlendirmesiyle şirke bulanarak zemininden kayan bu ibadeti tekrar tevhit zeminine oturtmuştur.
Kurbanla Allah’a yakın olmak, insanlarla yakınlaşmayı da beraberinde getirecektir. Yaratan’ı sevmek yaratılanları sevmeyi ve onları hoş görmeyi gerektirir. Kesilen kurbanların etlerinin sevgi ve saygı atmosferi içerisinde fakir ve muhtaçlara dağıtılması, karşılıklı ziyaretler, en yakın çevreden başlayarak genişleyen bir daire içerisinde merhametin, sevgi, saygı ve bağışlamanın toplumsal zeminini oluşturur. Aşağıdaki ayet-i kerime bu fıtri duruma işaret etmektedir:
“Topunuz bir Allah ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden ayrılmayın ve Allahın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalplerinizin arasında ülfet (yakınlık) husule getirip yanaştırdı da nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz, hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu sizi ondan kurtardı, şimdi böyle size ayetlerini beyan ediyor ki hidayete ulaşasınız” (3)
İslam’da zekât, sadaka ve fitre gibi infak sisteminin bir parçası olan kurban ibadeti, Allah’a tazim göstermeyi (O’nu yüceltmeyi), O’na teslimiyeti ve takva sahibi olmayı; yani insanı eşref-i mahlûkat kılacak bütün insani ve ahlakî değerleri özümseyip içselleştirmeyi, insanın izzet ve onurunu küçültecek düşünce ve davranışlardan uzak durmayı gerektirir. Özün kaybedilmesiyle sadece şekle indirgenen bir ibadetin fazla anlamı olmayacaktır. Bunun içindir ki kurban ibadeti Kur’an’da takva ile beraber zikredilir:
“Bu böyle. Her kim de Allah’ın şiarlarını (nişanelerini/kurbanlıklarını) yüceltirse, şüphesiz ki bu kalplerin takvasındandır.” (4)
“Onların (kurban edilen hayvanların) ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvanız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. Güzel davrananları müjdele!” (5)
Her sene bayram münasebetiyle kurban konusu gündeme geldiğinde, daha çok konunun (vacip, sünnet gibi) hüküm boyutu öne çıkmakta, kurban yerine kurban parasının doğrudan herhangi bir vakfa veya kuruma bağış yapılıp yapılamayacağı gibi konular üzerinde spekülatif yönü ağır basan birtakım yorumlar geliştirilmektedir. Kurbanların ehil olmayan eller tarafından hijyenik olmayan ortamlarda kesilip çevre temizliğine yeterince riayet edilmemesi, kurbanlık hayvanlara eziyet edilmesi gibi menfi durumlar da tartışmalara konu olmaktadır. Elbette ki bu önemli ibadetin dinin ruhuna uygun şekilde ideal şartlarda yerine getirilmesi, din istismarına ve yanlış uygulamalara fırsat verilmemesi, iyi niyetlerle bağışlanan kurbanların İslami usullere göre kesilip etlerinin gerçek muhtaçlara ulaştırılması, derilerinin uygun şekilde değerlendirilmesi ve bütün bunların takibi büyük önem arz etmektedir. Kurbanın kendisi kadar bu işlerin ciddiyetle takip edilmesi de Müslümanlar üzerine bir sorumluluktur. Bu noktalarda yapılacak olumlu yaklaşımları, eleştiri ve yorumları takdir etmenin dışında başka bir yol olamaz. Ancak, herkesin yorum hakkına saygı duymakla beraber, kurbanın özüne zarar verip zihinleri karıştıran spekülatif yaklaşımların fayda getirmediğini düşünmekteyiz.
Konunun hüküm boyutu karışık ve anlaşılamayacak bir mahiyet arz etmemektedir. Genelde Hanefiler, İslam’ın ana kaynaklarından hareketle kurban ibadetinin dinen zenginlik şartına haiz olup imkânı olan Müslümanlar üzerine vacip olduğuna dair bir ictihad ortaya koyarken, Hanefilerin dışında kalan Şafiî, Mâlikî, Hanbelî gibi diğer mezhep imamları kurban’ın müekked sünnet olduğu görüşünü benimsemişlerdir. (6) Onların kurbanı müekked sünnet olarak kabul etmeleri, kurbanın gerekli (vacip) olduğu şeklindeki ictihadı zayıflatmaz. Çünkü örneğin Şafiî fıkıh sistemindeki “müekked sünnet” anlayışı ile Hanefi fıkıh sistemindeki “vacip” anlayışı birbirini karşılamaktadır. Kurbanla ilgili ictihadi hükümler oluşturulurken, mezhep imamları ve müctehid âlimler Kur’an ve Sünneti esas almalarının yanında sahabelerin kolektif uygulamalarını da dikkate almışlardır. Bir adam sahabeden Abdullah b. Ömer’e (ö. 73 hicri/692 miladi) gelerek mali gücü olanlara kurban kesmenin vacip olup olmadığını sormuş, o da: “Allah’ın Elçisi kurban kesti, kendisinden sonra da Müslümanlar kesti” diye cevap vermiştir. (7)
Abdullah b. Ömer’in yukarıda geçen ifadesi, Kurban Bayramında kurban kesmenin vacip veya sünnet olup olmadığı şeklinde hükmî boyutundan çok, onun İslam’ın bir şiarı olarak algılanmasının önemine telmihte bulunmaktadır. Kurban, İbrahim peygamberin peygamberliğinde ifadesini bulan tevhit geleneği ile bütünleşen çok önemli bir şiardır, semboldür. Nitekim Kur’an’da kurban, Safa-Merve, Arafat, Mina, Kabe’yi ziyaret ve tavaf gibi İslam’ın şiarlarından/sembollerinden biri olarak zikredilmektedir:
“Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin şiarlarından (nişanelerinden/ sembollerinden) kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.” (8)
Ayette geçtiği gibi herkim Allah’ın şiarlarına tazim gösterirse(9), bu durum o kimsenin kalbindeki takvanın büyüklüğünü gösterir. Kurbanla ilgili fıkha dayalı salt hükmi bir değerlendirme, onun şiar boyutunun, İslam kültür ve medeniyeti için taşımakta olduğu anlam ve önemin idrak edilememesi gibi bir sonuca yol açabilir. Halbuki İslamiyet gibi bir din, sadece inzal edilen bir vahiy ve fıkhi hükümlerden ibaret değildir. İndirilen vahiy insan ve toplumun anlam haritalarını ve düşünce kodlarını oluşturmasıyla hayat kazanabilir. Levh-i Mahfuz’dan yeryüzüne indirilen vahiy, anlama, yorumlama ve pratiğe intikal etme süreçlerinden geçerken belirli bir kültür formu kazanır. Dini gelenek ve kültürün oluştuğu söz konusu süreçte iman, ibadet ve muamelatla ilgili bazı uygulamalar öne çıkarak sembolleşir. Bu semboller o dinin en karakteristik özelliklerini yansıtır. Örneğin ezan ve minare sadece müminleri namaza çağırmanın aracı olmasının ötesinde yeryüzündeki bütün Müslümanların zihninde onların mevcut olduğu herhangi bir yerleşim bölgesiyle ilgili ortak bir sembolü, parola ve imajı oluşturur. Yine bunun tersi de doğrudur. Birtakım yorum ve değerlendirmelerle dini kavramların içeriklerinin boşaltılması, anlam buharlaşmasını ve Müslüman topluma kimliğini kazandıran kurban gibi sembollerin önemini yitirmesini beraberinde getirebilir. İslam’ın şiarlarını yaşatmak, şiarlar üzerine oturan geleneği devam ettirmek müminlerin en önemli görevleri arasındadır.
(Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ)
---------------
(1) Hacc, 22/34
(2) Kevser, 108/2
(39 Ali İmran, 3/103
(4) Hacc, 22/32
(5) Hacc, 22/37
(6) Bk. Ahmet Güç, Çeşitli Dinlerde ve İslam’da Kurban, Düşünce Kitabevi Yayınları, İstanbul 2003, s. 312-317.
(7) Bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari Şerhu Sahihi Buhari, I-XIII, Mısır 1310, X, 2-3.
(8) Hacc, 22/36
(9) Hacc, 22/32