Dördü cumhurbaşkanı biri cumhurbaşkanı yardımcısı olmak üzere beş devletin liderleri, 2-3 Ekim 2009’da bir araya gelip iki gün üst üste görüştüler. Yer Nahçıvan’dı. Ad, Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi idi. Önemli kararlar da alındı. Bundan böyle zirve, rast gele değil, iki yılda bir düzenli toplanacaktı. Zira 1992’den bu yana ilk yıllar her yıl, sonra iki yıl hatta beş yıla kadar ara verilerek düzensiz zirveler yapılmıştı. Üstelik kurucu/katılımcı altı ülke devlet başkanlarının, sayısında amaca uygun artış olacağına ikisi fire vermiş; sekizinci zirvede Türkmenistan ve Özbekistan devlet başkanları yer almamıştı. Toplantının amaç ve hedefleri de belli idi. En geneli ile, birbirine tarihin-kaderin yakın kıldığı kardeş ülkelerin dayanışması ve işbirliklerini geliştirmek.. Böylesine bir şey normal mi idi? Sorunun abesliği ortadadır. Böyle bir şeyin olmaması anormaldir. Aynı dili konuşan, aynı kültürü, medeniyet değerlerini paylaşan, geçmişte tarihleri, kaderleri kesişen toplumları temsil eden devletlerin; toplumları adına o ortak paydayı öne çıkartarak irtibat kurmamaları kadar anormal ne olabilirdi?
Fakat nedense böylesine önemli, tabii bir birliktelik, üstelik haber değeri yönünden atlanmaması gereken en üst düzeyde temsil olayı, Türkiye basınında adeta pas geçildi. Görmezden gelindi. Habercilik yönünden kıyas dahi edilemeyecek mahiyette sıradan olanlar çarşaf çarşaf sayfaları kaplarken, zirve hak ettiği oranda yer almadı. Aldığı yerlerde de adeta garip-gizli bir mahcubiyet havası içinde verildi. Bu garip durumun ele alınması ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
Öncelikle üzerinde durulması gereken, Türkiye medyasında bu olayın hak ettiği yeri niçin almadığıdır. İlk baştan itibaren toplantıların yapılmasını isteyen, dört zirveye ev sahipliği yapan Türkiye’dir. Türkiye cumhurbaşkanları, hiçbir zirveyi aksatmamışlardır. Demek ki bu toplantıların Türkiye açısından bir önemi, değeri vardır. Devlet için değerli olanın basın açısından değersiz olması mümkündür. Ama öyle bile olsa en üst düzeyde katılımın olduğu bir olayın haber değeri vardır. Son zirvenin medyada adeta görmezden gelinmesi, yeterince yer verilmemesi gariptir. Diğerlerindeki boşluk göz ardı edilse bile; “iktidar yanlısı” denilen medyada da aynı ilgisizlik bulunmaktadır. Statükocu yayın organları veya milliyetçi yaklaşımdakilerde de durum diğerlerinden farksız seyretmiştir. Gül, “kendisini Türk hisseden insanların çok sevinecekleri” “bir rüyayı gerçekleştirmekten” söz etmektedir. Belki medyadaki heyecan eksikliğinin gerekçesini bu cümle, “kültürel kimlik” açısından izah edebilir.
İşin psikolojik güçlüklerini Cumhurbaşkanı Gül’ün, Azeri Türkçesiyle “Türk Dilli Ölkelerin Devlet Başçılarının IX. Zirve Toplantısı” ile ilgili değerlendirmesinde bulmak mümkündür. Gül; “bu beraberlik ve dayanışma hiçbir şeyin alternatifi de değildir, herhangi bir yere karşı da değildir. Bundan herhangi bir olumsuz anlam da çıkarmaya hiç gerek yoktur. Bu kendini Türk hisseden insanların dayanışması, işbirliğini geliştirmesi gibi iyi niyetli, hayırlı bir teşebbüstür” açıklamasını yapmaktadır.
Bu sözlerde, sanki kamuoyunu iknaya dönük bir mahcubiyet, hatta biraz savunma duygusu gizlidir. Millet olarak var, devlet olarak 1991’den bu yana bağımsızlığını ilân etmiş olanların kendi iradesi, arzusu ile en masum bir işi, yani kardeşleri ile bir araya gelme/görüşme işini yapması sanki suçtur. Birilerine karşı düşmanlık göstermedir. Bu nasıl bir zihin dünyası işgalidir ki, tabii bir davranışı, haklı bir tavrı gösterirken bile kendini savunma refleksini göstermeye ihtiyaç duyurmaktadır.
Türkçe konuşan ülkelerin liderlerinin bir araya gelmesi, niçin birilerinin aleyhine olsun ki? Türkçe konuşan yani aynı anadil ile anlaşan/aynı ananın karnından doğma karındaş olanların görüşmeleri niçin birileri için tehdit olsun ki? Kardeşlerin, gönüldaşların görüşmeleri, muhabbetleri, dayanışmaları, yardımlaşmaları, ortak iş tutmaları kadar doğal ne olabilir? Tam tersi kardeşlerin bir araya gelmemesi, görüşmemeleri, yardımlaşıp, dayanışmamaları anormal değil midir?
Üstelik birbirinin asırlarca gırtlağını sıkan ayrı dil, ayrı mezhepten Avrupa devletleri Avrupa Birliğini oluşturmuşlar, para birimini birleştirmişler, parlamentoyu, yasaları-anayasayı aynılaştırma yolunda mesafe almışlar hatta ortak ordu kurma yolundadırlar. Bu işlerden dolayı bir mahcubiyetleri var mıdır? Rusya, 1990 sonrası güya Çarlık-Bolşevik imparatorluğunun zorla bir arada tuttuğu ülke ve toplumların dağılma sürecini yaşamıştır. Rusya’nın adı niçin şimdi Birleşik Devletler Topluluğu’dur (BDT)? Putin’in bütün emeği, geçmişten daha güçlü, Rusya’nın merkezde olduğu bir birliktelik oluşturma yolunda seyretmemiş midir? Bırakın BDT’nu, Rusya Çin’i de içine alan Şanghay İşbirliği Örgütü’nü oluşturmamış mıdır? Bunlardan dolayı Rusya’nın bir mahcubiyeti, geçmişinden dolayı bir suçluluk psikozu var mıdır? ABD’nin açılımı nedir? Commonwealth ne demektir?
Amerika, yüzlerce ayrı mezhepten, onlarca ayrı ırktan insanları bir kültür potasında eriterek Amerika Birleşik Devletleri oluşturmuştur. Bundan dolayı bir özür diler tavrı ortaya hiç koymuş mudur? Veya sömürgeciliği, “Vahşi Kapitalizmle” birlikte anılan Büyük Britanya, 52 devlet ve topluluğu içinde bulunduran İngiliz Milletler topluluğunu oluşturmuştur. Spordan savunmaya kendi işbirliği, dayanışma alanını AB dışında meydana getirmiştir. Bundan dolayı İngiltere’nin bir özrü bulunuyor mu? Üstelik İngiltere’nin özel birlikteliğinin gerisinde ortak geçmiş; tamamıyla sömürge tarihidir. Ayrı ırk, renk ve dinden toplumlar, İngilizce konuşan insanlar haline getirilmiş, onların renk armonisinde bir suç, mahcubiyet değil tersine olumlu görülme vardır. Bırakın bunları Fransa yine sömürgecilik geçmişine dayanarak ayrı din, ırk ve coğrafyadan etki alanına aldığı toplumlardan oluşan Fransızca konuşan milletler topluluğunu kurmuştur. 27 civarında devlet ve toplumun bulunduğu, kendi dayanışma alanını oluşturduğu için kimse Fransa’yı kınamış mıdır? Aynı durum İspanya, Almanya için de gerçektir. İspanyolca konuşan ülkeler topluluğu, Almanca konuşan milletler topluluğu gibi birlikteliklerin bulunduğu bir dünyada Türkçe konuşanların tanışıp kaynaşması kadar doğal ne olabilir?
Bu birliktelik, tanışma ve dayanışmanın birilerine karşı olması, elbette gerekmemektedir. O ruhi rahatsızlık, düşünce dünyasından da atılmalıdır. Eğitimden ticarete, ulaşımdan-sağlığa varıncaya kadar onlarca alanda işbirliği kurma kadar doğal ne olabilir?
Ayıp olan, on yedi yılda bir arpa boyu kadar yolun ancak alınmış olmasıdır. Ayıp olan, güzel temenni ve hedefler ortaya konulduğu halde onların gerçekleştirilmesi konusunda ayak sürünmesidir.
Daimi bir sekreteryanın oluşturması bu yıl için doğru olmuştur. Akil adamlar, parlamentolar asamblesi uygun olmuştur.
Ama dikkat edilirse yapılanlar hep somut adımlar öncesi oluşumlarla ilgilidir. Somut adımlar atılmamaktadır. Havanda söz dövülmektedir. İşbirliğini somutlaştırıcı, üstelik belirlenip ilân edilmiş hedeflerden, temennilerden uygulamaya geçilmek üzere gündeme gelenler pek azdır. Yalnız bu yılki zirve bu yönden en başarılısı sayılabilir. Öncelikle birlikteliği, evvelki zirvelere göre pekiştirmek üzere biraz kararlılık gösterilmiştir. Zirvenin altını dolduracak organizasyonlar konusunda ileri adımlar atılmıştır. Bu ileri adımların gerçekleşmesi; büyük bir ekonomik hareketlilik, dolayısıyla istihdam alanı da oluşturacaktır. Yalnız önemli gelişmeler için kamuoyu nedense oluşturulmamaktadır. Şamata yapma, kurbağaları ürkütme yerine sakin seyretme elbette daha doğrudur. Ama iç kamu oylarda hiçbir heyecanın, bilgilenmenin, hareketlenmenin olmaması normal midir? Ortada yapılacak bir iş varsa işi yapacak olanların, seyirci konumunda bile olmaması normal midir?
Dokuzuncu zirvenin trafik haberleri kadar bile medyada yer almaması gariptir. Duyarsızlıktır. Türkiye’deki bu duyarsızlığın Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’da devam etmesi, Özbekistan’ın kılının kıpırdamaması normal görülmelidir. Gelişme, hareket ve bereketin de bir havaya, olumlu rüzgâra ihtiyacının bulunduğu unutulmamalıdır. Fırtına değil uygun esinti olmadan yelkenli hareketi nerede görülmüştür? Bir de güverte yolcuları çok, kürekçileri yoksa vay o geminin haline..
Anlaşma içinde beklentileri büyüten unsurlar var: Samsun-Ceyhan boru hattına Kazakistan’ın da katılması, Kars’ı Bakü üzerinden Almatı’ya bağlayacak demiryolunun tamamlanması, Kazakistan’dan Avrupa’ya başlatılacak tren seferlerine Kazakistan’ın yılda 10 milyon ton yük vermeyi taahhüt etmesi gibi.. Yalnız beş ülkenin 17 yılda aldığı mesafe, Sarkozy’nin bir günde aldığı kadar yoktur. Bu bir haksız hüküm gibi görülmemelidir.
Zirveden sonra çıkan haberler değerlendirilirse durum anlaşılacaktır. Fransa, Kazakistan ile stratejik işbirliğini geliştirmek niyetindedir. Fransa ile Kazakistan, barışçı nükleer enerji, nükleer güvenlik, kontrollü nükleer füzyon, çeşitli araştırma-geliştirme projeleri ve nükleer maddelerin ticareti gibi konularda işbirliği yapma kararı almıştır. AB ülkeleri daha çok Kazak uranyumu kullanmayı planlamaktadır. Zira Kazakistan, Avustralya ve Kanada ardından dünyanın üçüncü büyük uranyum üreticisidir. Türk Zirvesinden üç gün sonra Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy Kazakistan'a gitmiş ve Kazakistan Cumhuriyetinin en yüksek devlet ödülü olan "Altın Kıran"la ödüllendirilmiştir. Çünkü Fransa, Kazakistan'ın 2010 yılında AGİT dönem başkanı olmasına destek vermektedir.
Bu arada Sarkozy, Kazakistan'ın Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan köprü olduğunu söylemeyi de unutmamıştır. Kazakistan'a yatırım yapan 5. ülke olan Fransa,
"Kazakistan’ı Orta Asya'daki Önemli Müttefiki" olarak görme niyetindedir. Paris, Astana’ya Eskene-Kurık boru hattının inşasında yardımcı olacak, bu boru hattı sayesinde Kazak petrolleri Avrupa'ya ulaştırılacaktır. Anlaşmaya göre, Kazakistan'ın Tengiz'deki petrolleri, Bakü'ye oradan Bakü-Tiflis-Ceyhan hattına taşınacaktır. Eskene-Kurık boru hattı yaklaşık 950 kilometre uzunluğundadır. Yıllık 56 milyon ton petrol transfer edilecektir. Anlaşmalar içinde; Total ve GDF Suez’in Kazak Kazmunaigaz’la 1.5 milyar dolarlık anlaşması, Hvalinkskoye doğalgaz havzasının geliştirilmesi, Spie Capag konsorsiyumu, 1.75 milyar dolara Kaşagan’da boru hattı döşenmesi, askeri yönden Fransa’nın, Afganistan’a Kazakistan’dan sevkıyat yapması da vardır. Fransa, Kazakistan’la uzay, petrol, doğalgaz, nükleer enerji ve ulaşım alanlarında toplam 6 milyar dolarlık 24 anlaşma yapmıştır. Bu durum, “Fransa’yı Kazakistan'da bir numara” haline getirmektedir.
Şimdi Türk dili konuşan ülke liderlerinin zirvesi ardından gerçekleştirilen bu anlaşmalar zinciri nasıl değerlendirilmelidir? Türkiye’nin, Nabucco projesinde Fransa’yı ısrarla ikinci plana ittiği bilinmektedir. Avrupa’ya alternatif enerji sağlayacak önemli bir projede, dış politikasındaki Türkiye aleyhtarı tavrından dolayı bir çeşit cezalandırılan Fransa; bu gelişmelerle, güreş tabiri ile “arkadan dolanarak” cevapvermiş bulunmaktadır. Kazakistan’ın, kendini geliştirecek ilişki ve çabalara kimsenin engel olma hakkı yoktur. Ama kardeş ülkeler arasında yapılabilecek olanların, zaman zaman zararlı” tavırlar üstlenen ülkelerden biri ile paylaşılması, kendi kalemize gol atmak olmayacak mıdır?
Gelişmeler, spordan eğitime, enerjiden sanata Türk dünyasının; ilişkiler küpünü doldurmak için daha çok çaba sarf etmesi gerektiğini göstermektedir. Tabiatın boşluktan hoşlanmadığı bir âlemde, yakınların ilişkisi boşluğunu birileri elbette dolduracaktır.
(Caner ARABACI, SDE, Avrasya Masası, Kıdemli Araştırmacı)