ENGLISH
09.02.2012
Ana Sayfa » Asya - PasifikGeri Dön «

Japonya’da Siyasi Değişim: İç ve Dış Politikaya Yansımalar

21.11.2009 11:07:00

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Hizip politikasını bir sebebi Japonya’da seçimlerin çok pahalı olmasıdır. Dolayısı ile seçilmek isteyen adaylar fon toplayabilecek, yerel dernek, iş kuruluşları vs gibi sivil kurumların desteğini adayın arkasında toplayabilecek, kuvvetli ve bağlantıları güçlü kişilerin desteğine ihtiyaç duyarlar.

30 Ağustos 2009 tarihinde Japonya’da yapılan genel seçimler Japonya için tarihi bir anlam taşımaktadır. Batı dünyasında inanılması güç bir başarıya imza atan, 1955 yılından beri (iki yıllık kısa bir dönemin dışında) sürekli olarak iktidarda kalmayı başaran, yarım yüzyılı aşar bir süre hükümeti oluşturmuş Liberal Demokrat Parti (LDP) seçimleri kaybederek iktidar koltuğunu Japonya Demokrat Partisi’ne bıraktı.  (Bu yazıda partinin Japonca ismine sadık kalarak Demokrat Parti yani DP kısaltmasını kullanacağız). Ayrıca bu büyük değişimin içerisinde bize neredeyse televizyon dramalarını anımsatacak bir durum da bulunuyor: yarım yüzyıllık LDP iktidarını deviren kişi 1955’te LDP’yi ilk kuran kişinin torunu. Artık Japonya’nın yeni başbakanı siyasi bir kökten gelen, ilginç kişiliği ve ailesi ile Yukio Hatoyama.

Bu dramatik değişimin Japonya’nın hem iç hem de dış siyaseti için anlamını şüphesiz çok büyük. Fakat DP’nin ulusal politikalarını ve bu gelişmenin uluslararası konjonktür açısından önemini analiz etmeden önce, oldum olası Japonya ve Doğu Asya’yı çalışan kişiler için bir muamma niteliği taşıyan şu soruyu incelemek gerekmektedir: LDP nasıl olup da yarım yüzyıldan fazla iktidarda kalabilmiştir?  Bu soru ile bağlantılı olarak LDP’ye sonunda iktidarı kaybettiren sebepleri de incelemek hem Japonya’yı anlamak, hem bundan sonrası için çıkarımlarda bulunmak, hem de demokrasilerde uzun ömürlü iktidarlar ve yapılan hatalar konusundaki bilgi tabanımızı kuvvetlendirmek açısından faydalı olacaktır

Gerçekten de LDP her ne kadar bugün iktidarı kaybettiği için uluslararası medyadaki analizlerde başarısız olarak anılıyorsa da gerçekte hiçbir demokratik ülkede başka bir siyasi partinin gerçekleştiremediği, hatta gerçekleştirmeyi ümit bile edemeyeceği bir başarıya imza atmış durumdadır.  Batı dünyasında yarım yüzyılı aşarak iktidarda kalmayı başarmış tek siyasi parti olması Batılı uzmanlarda şaşkınlık yaratmaktadır. Öyle ki Japonya ile yeni ilgilenmeye başlamış, çoğunlukla Avrupa kökenli genç araştırmacılar siyasetteki uzun soluklu LDP baskınlığını Japonya’nın gerçek anlamda bir demokrasi olmamasının bir göstergesi olarak algılarlar. Onlara göre Japonya Doğu Asya’nın diğer birçok ülkesinde görmeye alıştığımız, aynı partinin on-yıllarca iktidarda kaldığı, seçimlerin adilce yapılmadığı, muhalefetin çeşitli yöntemlerce bastırıldığı, susturulduğu ve ancak göstermelik olarak izin verildiği sivil diktatörlüklerden birisidir ancak. Fakat Japonya üzerinde uzmanlaşıp, siyasetini inceleyip, insanlarla konuşup, Japon iç siyasi yapısı ve politikanın işleyişi konularında bilgi artırıldığında şu şaşırtıcı sonuç ile karşılaşılır: Japonya, inanması güçtür ama tam bir demokrasidir ve LDP bu demokraside sürekli olarak iktidar mücadelesini kazanmakta olan bir partidir. Bu Japonya’nın da içinde olduğu, liberal demokratik değerleri benimseyip içselleştirmiş olan “Batı dünyası” içinde eşi benzeri olmayan bir durumdur.

Peki, uzmanlar LDP’nin bu başarısını neye bağlarlar? Birkaç ana başlık altında bunlar özetlenebilir. Her şeyden önce LDP 1950lerin ortalarına kadar süren sosyalistlerin ağırlıkta olduğu koalisyonların iktidarda olduğu ve fakirlik ve karışıklılarla anılan bir dönemden hemen sonra, İkinci Dünya Savaşının yaralarının sarıldığı ve ekonominin yükselişe geçtiği döneminin hemen başında iktidara gelmiştir. LDP Japon mucizesinin mimarı olarak görülmektedir. İktidarda olduğu dönem boyunca 1990’lara kadar hayat kalitesi hep yükselmiş, Japonya ekonomik ve teknolojik alanda uluslararası prestijini sürekli olarak artırmıştır. Ekonomi ve hayat standardı her demokratik ülkede seçimlerin en önemli konusu olagelmiştir. 1980’lerde yolsuzlukla ilgili skandallar LDP’nin gücünü eritmeye başladığı zaman bile LDP (1980’lerdeki büyük ekonomik atılımın da etkisi ile) iktidarı kaybetmemiş (gerçi bunda başarılı ve karizmatik Başbakan Nakasone’nin de önemli rolünün olduğunu söylemek gerekir) ancak ekonominin zora girdiği, çok bahsedilen “balon ekonomisinin” patladığı 1993’te iktidardan düşmüştür.

Fakat LDP 1993’te ekonomik kriz sebebiyle iktidardan düşmüşse bile neden iki sene içerisinde hemen tekrar iktidara gelebilmiş ve bu iktidarı “kayıp on-yıl” olarak tanımlanan dönem boyunca elinde tutmayı başarabilmiştir. Burada LDP’nin başarısının ikinci sebebi; yani muhalefetin zayıflığı sorunu karşımıza çıkar. Modern Japonya siyasi tarihinin 1955’te LDP kurulduktan itibaren bugüne (ya da en azında 1990ların sonlarına) kadar olan dönemine “1.5 parti sistemi” adı verilmektedir. Bu terim ile kastedilen şudur: örneğin Muhafazakar ve İşçi Partilerinin dönüşümlü olarak iktidarı paylaştığı İngiliz sistemi veya Cumhuriyetçi ve Demokrat Partileri arasında dönen ABD iç politikası “iki parti sistemi” olarak adlandırılıyorsa, Japonya’daki sistem de (biraz alaycı bir şekilde) 1.5 parti sistemi olarak adlandırılır. Burada “1” parti LDP, “buçuk” parti ise Japonya Sosyalist Partisidir (JSP, Soğuk Savaşın sona ermesi ile parti adını Sosyal Demokrat Parti’ye (SDP) değiştirmiştir). Sosyalistler savaştan hemen sonra savaş öncesi militarist ve aşırı milliyetçi yönetime olan tepkilerin sonucu olarak halkın desteği ile iktidara gelmiş, fakat büyük değişimlerin yaşandığı emekçi-işveren ilişkilerinin henüz sağlamlaşmadığı, fakirliğin devam ettiği Japonya’da başarılı olamamış ve iktidarı kaybetmiştir. Japonya’nın bunun hemen akabinde kapitalizm yolunda çok başarılı olmasının da sebebi ile JSP ideoloji temelli ama halktan kopuk bir parti olarak kalmıştır. On-yıllar süren muhalefet dönemi boyunca daha da idealist (ki burada idealizm kelimesini gerçeklikten kopuş anlamında kullanıyoruz), devlet yönetimi konusunda tecrübesiz, ideolojik mesajların dışında halkı cezp edebilecek somut siyasi öneriler sunma becerisinden yoksun bir partiye dönüşmüştür. Muhalefette kalış süresinin uzunluğu, dolayısı ile bürokrasi ve devlet yönetiminden uzak kalmak, JSP’yi ülkenin gerçek sorunlarını anlamak ve bunlara çözüm üretmek konusunda zayıf, slogan ve ideolojinin ötesine geçemez bir hale sokmuştur. Devletten uzaklık halktan da uzaklaşmayı berberinde getirir ve seçimleri kazanmak daha da zorlaşır. Fakat burada JSP veya diğer Japon sosyalistlerinin siyasette tamamı ile etkisiz olduğu da düşünülmemelidir. Her zaman, sadece iç politikada değil dış politikada da JSP güçlü bir muhalefet yapmış, LDP’de bu muhalefeti her zaman ciddiye almıştır.  Gerilimi yükseltebilecek, toplumsal barışı bozabilecek, muhalefetin çok sert karşı çıktığı politikalarda LDP geri adım atmaktan çekinmeyen bir siyaset yürütmüştür. Böylece LDP toplumun azınlık kesimi için bile olsa çok rahatsız edici olabilecek politikalardan kaçınmış, bu sayede fazla yıpranmamayı da başarmıştır. JSP iktidara gelememiş olsa bile Japon iç ve dış siyasetini etkilemeyi başarmıştır. İçte Japonya’nın aşırı sağa kaymasını engellemiş, dış politikada da pasifist çizgiden uzaklaşmamasını sağlamıştır.

LDP’nin politikalarını yürütmede halka yakın bir parti olmasının da bazı parti içi dinamiklerinin de faydasını görmüş olduğunun söylenmesi gerekir. LDP içinde birçok hizip bulunmaktadır ve muhalefet görevi çoğu zaman bu hizipler tarafından da yerine getirilmiştir. Her ne kadar bu hizip politikaları halk tarafından hoş karşılanmamışsa bile, eğer ki bir başbakan gözden düşer ve parti prestij kaybederse başka bir hizbin lideri başbakanlığı bir süre için ele almış ve partiye yeniden hayat vermiştir. LDP’nin uzun ömürlü iktidarının bir sebebi de budur: partiyi yıpratabilecek liderler kolayca değişebilmektedir.  LDP başkanı seçimleri Japonya’da yeni başbakanın seçildiği olaylardır. Ve başbakanlar patinin iyiliğine hizmet edeceğini düşündüklerinde çok kolay istifa edebilmektedirler. Bu partiyi gereksiz yıpranmalardan korumuştur.

Hizip politikasını bir sebebi Japonya’da seçimlerin çok pahalı olmasıdır. Dolayısı ile seçilmek isteyen adaylar fon toplayabilecek, yerel dernek, iş kuruluşları vs gibi sivil kurumların desteğini adayın arkasında toplayabilecek, kuvvetli ve bağlantıları güçlü kişilerin desteğine ihtiyaç duyarlar. Hizipler de bu tarz kuvvetli kişilikler çevresinde kurulmuşlardır. Yoksa hiziplerin arasında ideolojik farklılıklar bulunmamakta ancak bazı özel siyasi tartışmalarda taraf olmaktadırlar. Japon seçimlerinin bu köklere yakınlık gerektiren özelliği halka ve özellikle taşraya yakın olan LDP’nin işine yaramıştır. Daha doğrusu LDP bu oyunu diğerlerinden çok da ustaca hatta kurumsallaştırarak oynamış ve LDP iktidarının bu kadar uzun soluklu olabilmesini mümkün kılmıştır. Özellikle taşrada devletin rant kaynağı olması yerel desteği devam ettirmiş, bugünlere kadar da etkisini sürdürebilmiştir.

Fakat her şeyin bir sonu vardır. LDP iktidarı da sonunda 30 Ağustos 2009 seçimleri ile bitmiştir. Burada hemen LDP’nin sonunun geldiği veya Japonya siyasetinin de artık iki partili bir sisteme dönüştüğünü ilan etmeyi acelecilik olarak gören fikirlerden de bahsetmek gerekir. Unutulmamalıdır ki LDP 1993’te de iktidardan düşmüş fakat yeni iktidarın beceriksizliği (veya tecrübesizliği) sonucu iki sene içinde iktidara geri dönmüştür. Yeni iktidara gelen DP’nin önünde de onu sendeletebilecek tehlikeler bulunmaktadır.

Bunlardan birincisi böylesine bir başarı ile iktidara gelmenin sarhoşluğu ile verebileceğinden fazlasını söz vermek ve güç sarhoşluğuna kapılarak bazı kesimleri rahatsız etmek olabilir. Nitekim yeni başbakan Hatoyama daha seçimleri kazandığı açıklanır açıklanmaz çevre konusunda daha önceki yönetimin çok eleştirilen, küresel ısınmaya yetersiz bulunan önerisinin tam tersine, 2020’ye kadar karbon emisyonlarını yüzde 25 azaltma sözü vererek basındaki bazı kesimlerin tepkisini üzerine çekmiştir. Hatoyama’nın ekonomik kriz ortamı içinde diğer sözlerini de nasıl tutacağı merak konusudur. Örneğin vergileri artırmadan sağlık ve eğitim harcamalarını artırma sözü de verilmiştir. Ayrıca Hatoyama bütün bunları engelleyiciliği ve hantallığı ile tanınan bir bürokrat sınıfı ile mücadele ederek yapmak zorundadır. Japonya’da son yıllarda bürokrasi üzerine çok fazla tartışma dönmektedir. Japon bürokrasisi aslında İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japonya mucizesini yaratması ile bilinir. Son derece güçlü, devleti ve ekonomiyi ustalıkla düzenleyen, yıllar içerisinde sadece iş dünyası ile değil LDP ile de organik bağlar kurabilmiş, bilgili, entelektüel ve dürüst bir bürokratik sınıf olarak bilinir. Fakat aynı bürokrasi 1990’larda Japonya ekonomik krize girdiğinde hantal, eski kafalı, siyaset ve iş dünyasının kirli çarklarına bulaşmış olarak görülmeye ve Japonya’nın ekonomisini durgunluktan çıkaracak ve toplumsal problemlerini çözecek reformların karşısında bir engel olarak tanımlanmaya başlamıştır. Karizmatik eski başbakan Juniçiro Koizumi’de reformlarını gerçekleştirmeye çalışırken bu bürokrasi (ve onun LDP içerisindeki bağlantıları) ile mücadele ederken çok vakit kaybetmiştir. Şimdi Hatoyama da yarım yüzyıllık LDP iktidarı altında yerleşmiş ve gelenekselleşmiş, her değişim çabasını yokuşa sürme eğilimindeki bu bürokrasi ile mücadele ederek reformlar yapıp politikalarını yürürlüğe koymak zorundadır.

Bu seçimlerin Japonya’nın dış ilişkilerine de önemli ölçüde etkide bulunacağı düşünülmektedir. Şu anda dikkatleri en çok üzerine çeken Japonya-ABD ilişkilerindeki olası değişikliklerdir. Hatoyama seçimlere hazırlanırken daha önce LDP’nin yürüttüğü ABD ile çok yakın ilişkileri (ABD-Japonya ilişkileri belki ancak ABD-İngiltere ilişkileri ile kıyaslanabilecek düzeyde yakın ve özeldir) çok net bir biçimde eleştirmiş ve Japonya’nın daha bağımsız bir dış politika izlemesi gerektiğini savunmuştur. Japonya’daki ABD üsleri (özellikle küçük Okinawa adasındaki büyük ABD askeri varlığı) Japonya vatandaşlarının arasında sıklıkla tepkilere yol açmaktadır. Bunların miktarının indirilmesi isteği ve ABD ile daha eşit ilişkiler arayışı aslında DP’de Hatoyama ile başlayan bir eğilim değildir. Gerçek şu ki Hatoyama aslında birkaç ay önce DP’nin başına geçmiştir. DP’nin politikalarına yön veren kişi Hatoyama’dan önceki parti başkanı, Japon siyasetinin en ağır toplarından birisi, eski kurt İçiro Ozawa’dır.

Ozawa eski LDP’li bir politikacı olup daha sonra LDP’den ayrılıp çeşitli oluşumların içinde yer almış renkli bir politikacıdır. Hatta 1993’teki iki seneliğine LDP’yi iktidardan düşüren koalisyonunda arkasında Ozawa ve onun ağ kurma becerileri yatmaktadır. Ozawa DP başkanı iken seçimlere birkaç ay kala, üstüne üstlük bir sonraki başbakan olacağı neredeyse kesin görüldüğü bir sırada yardımcısının karıştığı (ama kendisinin aklandığı) bir yolsuzluk skandalı yüzünden istifa ederek son anda partinin direksiyonunu Hatoyama’ya bırakmak zorunda kalmıştır. Komplo teorisyenlerine göre bu (evet ülkemizdeki kadar popüler ve ciddiye alınır düzeyde olmasa bile Japonya’da da komplo teorileri ve teoricileri bulunmaktadır) Ozawa’nın Çin’e yakın olarak görülen dış politika tutumu yüzünden olmuştur. Hatoyama da Ozawa’nın yolundan giderek Asya ve özellikle Çin’e daha yakın bir politika izleyeceğini belirtmiştir. Bu politika çizgisi doğrultusunda Asyalı komşularını kızdıran, Çin ve Kore tarafından İkinci Dünya Savaşı saldırganlığı ile ilişkilendirilen Yasukuni tapınağı ziyaretlerini yapmayacağını deklere etmiştir.

Hatoyama daha da ileriye gidip New York Times’da da yayınlanan kendi yazdığı bir makalesinde Japonya’nın ABD stili bir küreselleşmeye karşı çıkması ve Doğu Asya’nın entegrasyonu için çalışması gerektiğini söylemiştir. Hatta hatta kapitalizmi bile eleştirmiş, ABD kapitalizmini insan onurunu yok eden bir “pazar köktenciliği” olarak tanımlamış ve ABD’lilere “özürlük, eşitlik, yardımlaşma” şeklinde özetlenen Fransız sloganını önermiştir. Bu makalenin Cumhuriyetçi ABD’lilere hitap eden bir makale olduğunu iddia edebilmek güçtür (öte yandan Avrupa’dan olumlu tepkiler almıştır). DP’nin seçimlerden önce çizdiği dış politika yönelimi, ABD’den daha bağımsız, çeşitli uluslararası platformlarda daha aktif ve liderlik rolünden kaçınmayan (ki Karbon emisyonları konusundaki çıkışı ile Japonya bu konuda liderlik gösteren bir ülke haline gelmiştir), ve Asya ile daha iyi ilişkiler içinde ve entegrasyon çabalarını destekler dış politika çizgileridir. Hatoyama Japon donanmasının Afganistan’a ABD’nin askeri operasyonlarına destek için gönderdiği deniz gücünün de süresini uzatmayacağını açıklamıştır. (Bu politika belki daha sonra değişebilir ama destek operasyonunun devamı için senatoda 2/3 çoğunluğa ihtiyaç vardır ki DP şu anda bu güze sahip değildir).

Öte yandan bütün bunlara bakarak Japonya’nın DJP hükümetinin başa geçmesi ile birlikte ABD’den uzaklaşıp Çin’e yaklaşmakta olduğunu iddia etmek aşırı bir naiflik olur. Japonya ABD ile birlikte –Hatoyama’nın retoriği ne olursa olsun- aynı liberal demokratik değerlere sahip, ekonomik, siyasi ve insani ilişkiler ile sıkı sıkıya birbirine bağlı iki ülkedir.  Kısaca iki ülkenin göbek bağı ile birbirine bağlı olduğunu söylemek abartı olmaz. Dolayısı ile ABD’den de bir uzaklaşma söz konusu olamaz. Zaten seçimin ardından Hatoyama yaptığı açıklamalarda ABD ile ilişkilerin önemini vurgulamış, ABD’li yöneticileri rahatlatmaya çalışmıştır. Zaten Kuzeydoğu Asya son yıllarda Kuzey Kore yarattığı tehdit ve yükselen Çin’in yarattığı belirsizliklerden dolayı Japonya için tehlikeli bir yere dönüşmüştür ki bu sorunlarla mücadelede ABD-Japonya ilişkileri en önemli temeli oluşturmaktadır. Dolayısı ile bu gelişmeyi Japonya’nın ABD ile ilişkilerini bozmadan Asya ile ilişkilerini artırma olarak tanımlamak daha doğru olacaktır, ki bu durumda DP iktidarı Japonya’nın Çin’den ve Asya’nın geri kalanından kopuk durumunu düzeltme açısından iyi bir fırsat olabilir. Bazı LDP’li yöneticilerin aksine Çin ve Kore’nin hassasiyetlerine karşı duyarlı, Asyalı kimliğini öne çıkaran ve Asya ile bütünleşmeye ağırlık vermiş bir Japonya sonunda “Asya ile Batı dünyası arasında köprü olma” potansiyelini gerçeğe dönüştürebilir. Böyle bir gelişme Japonya’yı ekonomik krize düşmüş bir dünyada, Asya’nın yükselişinin getirdiği belirsizlik ve tehlikeler, ve nasıl şekilleneceği bilinmeyen ABD-Çin ilişkileri için çok önemli bir varlık haline dönüştürecektir ki bu da muhtemelen dünyanın ve Doğu Asya’nın selameti açısından çok faydalı bir gelişme olacaktır.

(Bahadır Pehlivantürk, Asya Pasifik Masası)

 

 




ASYA - PASİFİK KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



SDE'de 11 Şubat 2012 Cumartesi günü saat 13.00'da "Emerging Powers and World Order: Turkish and Chinese Perspectives" başlıklı bir konferans gerçekleştirilecektir...
07.02.2012 18:43:24

SDE'de 10 Şubat 2012 Cuma günü saat 15.00'da Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın katılımıyla “Global Ekonomik Kriz ve Türkiye'ye Yansımaları ” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir...
07.02.2012 11:57:15

SDE'de TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in katılımıyla “Yeni Anayasada Temel Sorunlar ve Çözüm Önerileri” başlıklı bir sempozyum gerçekleştirildi...
18.01.2012 16:50:48

SDE'de "Türkiye’de Yazılım Sektörü" konferansı gerçekleştirdi...
27.12.2011 15:57:29


<Şubat 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728291234
567891011

Org. İlker Başbuğ'un tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya