Demokratik Açılım Sürecinin Öğrettikleri
Kimilerine göre terörün (dolayısıyla PKK’nın) bitirilmesi, kimilerine göre ‘Kürt sorunu’ adı verilen etnisite temelli bir takım sosyo-politik sorunların çözümlenmesi ve kimilerine göre ise daha demokratik bir Türkiye yaratma çabası olarak nitelendirilen bir sürecin hızla işlemeye devam ettiği bir dönemi yaşıyoruz.
Bu sürecin başarı ve getirilerini elbette zaman gösterecek. Ama şu ana kadar gelişmelerin ve sürecin işleyişinin bize sağladığı yarar ve tecrübeler de var. Bunların bir kısmı eksik ve hatalarımızı gösterdiği gibi, bir kısmı pozitif katkı sağlayan hususlar. Sürecin şu ana kadar sağladığı en büyük yarar, bu konuda Türkiye’nin soruna ilişkin sahip olduğu çok boyutlu bir envanteri ortaya çıkartmasıdır.
Bu süreçte aslında Türkiye’de yaşanan sorunların adeta temel kaynaklarını görme imkânımız oldu, gündemdeki sorundan da bağımsız olarak. Süreç bize sosyo-politik ve sosyo-psikolojik hastalıklarımızı gösteriyor. Bu hastalıklar, sadece terör meselesinde değil, hemen her konuda ülkemizin atılım yapmasının önünde birer illet ve engel olarak duruyor.
Her şeyden önce sosyal olaylarda sebep-sonuç ilişkisinde determinizme çok fazla inandığımız ortaya çıktı. Bu da bizi sebebe dayalı çözümleri ihtiva eden paket hazırlıklarına itti. Sadece belirli nesnel koşulları ön plana çıkartan sebep-sonuç varsayımına dayalı çözüm modeli arayışlarına girdik. Bu ise bizi sorunun derin veçhesini görmekten alıkoymaya başladı. Ne yazık ki toplumsal gönül bağımız ve kaynaklarının kıymetini hep başka şeylerle ölçmeye yöneldik.
Baş döndürücü bir hızla yaratılan bir gündemle 25 – 30 yıldır devam eden can yakıcı bir sorunu adeta birkaç ayda çözme ümidine düşmüşken; ümitle ümitsizlik arasında gidip gelen bir topluma dönüşmeye başladık.
Kürt açılımı’ ya da ‘demokratik açılım’ olarak anılan bu süreçte şu ana kadar aktörler tabiri caizse orta sahada top kapma ve top çevirme mücadelesi veriyor. Bu aynı zamanda karşılıklı bir güç denemesi.. Herkes kendi avantaj ve zafiyet noktalarını görmeye, gücünü göstermeye ve aynı zamanda safını belirlemeye çalışıyor.
Bu süreçle birlikte 25–30 yıllık bir süreçte terörün açtığı ve açmakta olduğu yaraların verdiği zararın aslında görünenden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Bu da bütün iyi niyetli arayış ve beklentileri, tahmin edilmemiş ya da beklenmedik zorluklarla karşı karşıya getiriyor.
Sürece çok hızlı girilmesi ya da sürecin çok hızlı gelişmesi, özellikle harici müdahillerin de etkisiyle toplumu büyük beklentiler içerisine soktu ve neticede aktörler üzerinde büyük bir baskı ve gerilim yaratmaya başladı. Bu nedenle kısa sürede gerilimi azaltacak yeni bir sürecin yaratılması gerekmektedir.
Süreçle birlikte, aslında terör sorununun yedi başlı ejderha olduğunu, birkaç kafasını kesmenin yeterli olmadığını fark etmeye başladık. Dahası geçmişte her bir kafasının sadece aynı kılıçla kesilmeye çalışıldığını fakat bunun işe yaramadığını, bazıları için ok ve mızrağın da gerekli olduğunu bir türlü idrak edemedik. Unutmamak gerekir ki her sorun ancak kendi türünden araçlarla kesin çözüme kavuşur. Bu nedenle terör gibi siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, askeri, güvenlik ve uluslararası niteliklerde çok farklı boyutları olan sorunların çözümünde her bir boyuta kendi türünden perspektifler getirmek gerekir. Her bir boyutu kapsayan külli çözümler getiren sihirli formüller ne yazık ki henüz üretilememiştir.
Süreç yönetme ve çok ciddi konularda bile uzlaşma kültürümüzün, en azından Batı ülkelerinde olduğu ölçüde mevcut olmadığını da bu süreçle birlikte tekrar gözlemliyoruz. Sorunların kaynağında hep başkalarını ararken, ‘biz bu sorunun neresindeyiz?’ deme cesaret ve anlayışından oldukça uzak olduğumuzu görüyoruz.
Çok hayati konularda bile ihtiraslarımızın nelere kadir (!) olduğuna şahitlik ediyoruz. En iyi ve halisane çabaların arkasında dahi hep kötü niyetler arama hastalığımızın hangi tehlike noktasında olduğunu görüyoruz.
Ya başkalarının deneyim ve tecrübelerini küçümseme hatasına düşüyor ve Amerika’yı yeniden keşfetmek üzere yola çıkıyoruz. Ya da çözümü hep başkalarının ürettiği modeller(in)de arıyoruz. Bir de tabii ki belirli modellerin dayatılmasıyla karşılaşıyoruz.
Sorunlarımızın çözümünde ortak paydaların kolaylaştırıcı değil, tam tersine çözümde büyük bir engel oluşturabildiği paradoksunu yaşayarak, zihinleri zorluyoruz.
En son söylenmesi gerekenin, en başta söylenince nelere yol açtığını fiilen yaşayarak görebiliyoruz. Kavramları fonksiyonlarından bağımsızca kutsamanın, kavramlara lakayt kalmak kadar tehlikeli sonuçlar yaratabildiğini gözlemliyoruz.
Sürecin olumlu bir katkısı da artık bu konuda halk ve sorunu bizzat yaşayanlar ne düşünüyor diye sorulmaya başlamasıdır. Sorunun kaynağı ve çözümü konusunda insanların hangi eğilimlerle neler düşündüğüne ilişkin çalışmalar medyada ardı ardına boy göstermeye başladı. Geçmişte yapılmış ama çok önemsenmemiş çalışmalar raflardan çıkarıldı. Soruna ilişkin geçmişte hazırlanmış raporlar tekrar hatırlandı.
Sürecin bize öğrettiği en önemli hususlardan birisi de birbirimize olan güvensizliğimizin had safhada olduğu ve bunun nedeninin de aslında kendimize olan güvensizliğimizden başka bir şey olmadığıdır. Kendimize olan güvenimizi artırdığımız ölçüde birbirimize olan güven de artacaktır.
(Doç. Dr. Ertan Beşe, Savunma –Güvenlik –Terör Masası Başkanı, 3 Eylül 2009)