ENGLISH
23.05.2012
Ana Sayfa » Savunma - Güvenlik - TerörGeri Dön «

Değişen Dünya’da Değişen Türkiye

10.11.2009 11:57:27

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

AB süreci, Türkiye’nin çekim merkezi ve güvenilir ortak pozisyonu bakımından uluslararası alanda bir tasdik niteliğindedir

Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemindeki güvenlik politikalarının esası, “Batı”nın kurumlarına dahil olma, “Doğu” ilişkilerini batı ittifakı çerçevesinde şekillendirme ve “Kuzey” tehdidini bertaraf etme anlayışı oluşturmuştur. Soğuk Savaş sonrası değişen küresel koşullar, çeşitlenen oyuncu türleri ve karmaşıklaşan karşılıklı ilişkiler, geleneksel güvenlik politikalarının her durum ve koşulda uygulanmasına izin vermeyen bir ortam yaratmıştır. Bu, caydırma kapasiteleri yoluyla askeri, ekonomik ve siyasal tehditler üretebilen devletlerin arasındaki ilişkiler düzeyinin, başka ve çeşitli düzeylere genişlemesi anlamına gelmekte, dolayısıyla devletler dahil tüm uluslar arası aktörlerin politikalarında değişikliğe gitmesini ifade etmektedir.


A.    Güvenlik politikalarının yeni boyutları

Bu genel çerçeve içinde, Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin güvenlik politikalarındaki yeniliklerin, şu başlıklarda ele alınması mümkündür:

1.    Güvenliğin askeri boyutu ve değişim. 

Devletlerarası savaş olasılıklarına göre düzenlenmiş ve özellikle NATO içinde üyeler arası tamamlayıcı işbirliği esasına göre düzenlenmiş savunma yapıları, teçhizat ve ordu yapılanmasından kısmen vazgeçilmiştir. Bu çerçevede orduların küçük ve esnek birimlere dönüşmesi esas alınmış, iç savaş, terör ve sınır aşan yeni tehditlerle mücadeleye uygun olarak teknoloji üstünlüğüne dayalı istihbarat, izleme ve haberleşme öncelikli yeniden yapılanma sürecine girilmiştir. Buna göre Türkiye,

a-    NATO’da tamamlayıcı işbirliğinden işlevsel işbirliğine  geçişe uygun olarak “alan dışı” misyonlarda görev alarak küresel insancıl müdahale sisteminin oyuncularından birisi olmuştur. 

b-    Sınır aşan tehditler olarak sıralanan uluslar arası terörizm, göç, kaçakçılık vs. konularının askeri güvenlik boyutuna dahil edilmesine bağlı olarak, Türkiye’nin güvenlikle ilgili kuruluşlarının siyasi, ekonomik ve askeri faaliyet ve ilişkileri NATO üyesi ülkeleri dışında başka ülkelerle de genişleme imkanı bulmuştur.
 

2.    Güvenliğin diplomatik boyutu ve değişim.
 
Küresel ya da bölgesel düzeyde etkiler yaratan çatışma, iç savaş, insanlık suçları ve uluslar arası tehditlerin, sadece yaşandığı bölgelerde sınırlı kalmama ihtimalleri, sorunların tek taraflı müdahalelerle ve sadece askeri yöntemlerle çözümünü neredeyse imkansız hale getirmiştir. Sorun alanları ve bu sorunlara neden olan oyuncuların sisteme kazandırılma çabalarının, sistemden izole edilmelerine oranla daha az maliyetli olacağı anlayışından hareketle diplomasi, güvenlik politikalarında giderek ağırlıklı bir araç haline gelmiştir. Bu çerçevede Türkiye;

a-   Öncelikle, daha önceleri diplomatik ilişki kurulmamış ya da kurulduğu halde işlevsel olamamış ülkelerle yeni bir dönem başlatmıştır. Başta Rusya ve Orta Asya cumhuriyetleri ile kurulan diplomatik diyalog sürecini, Suriye, Irak, Irak Kürdistan yönetimi ve Ermenistan izlemiş; Lübnan, Filistin gibi daha önceden doğrudan ilişki kurulmayan ülkelerle resmi ve yarı-resmi diplomatik bağlar geliştirilmiş, buna Afrika ülkeleri eklenmiştir. Sorunların çözümünde, bir yandan ülkelerin kendi içlerindeki kamplaşmalarda, öte yandan bu ülkelerin komşuları ve bölge dışı güçlerle olan sorunlarında, bir tür aracı, arabulucu, diyalog sağlayıcı pozisyon almıştır. Bu faaliyetleri, Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi Geçici üyeleri arasına soktuğu gibi, G-20 içinde yer almasını da sağlamıştır.

b-    Güvenliğin diplomatik boyutundaki ikinci değişim, kamu diplomasisi konusunda olmuştur. Devletten devlete yürütülen ilişkileri destekleyecek biçimde, iş çevreleri ve STK ile diğer devlet dışı oyuncuların özellikle Türkiye’nin yakın coğrafyasındaki faaliyetleri artmış ve bu faaliyetlerin önemli bir kısmı devlet politikalarının oluşmasına katkı sağladığı gibi diplomasinin gelişmesinde “insani” faktörü öne çıkaran kolaylık sağlamıştır.

3.    Güvenliğin sosyo-kültürel boyutu ve değişim.

Güvenlik krizlerinin yaşandığı ve sisteme tehdit üretildiği alanlarda, yakın zamana kadar alınacak önlemlerin “bastırma” yöntemleri olabileceği yolundaki genel kanı, Afganistan ve Irak örnekleriyle terk edilmiştir. Bu genel kanının güvenliği sağlamada etkili olamayacağı yolunda Türkiye’nin daha önceden öngörüleri bulunmakla birlikte, bu yaklaşımın yaşama geçmesi zaman almıştır. Bu çerçevede Türkiye;

a-    Soğuk savaş sonrası ortaya çıkan çatışmaların, toplumların algı ve beklentileri dikkate alınmaksızın ele alınamayacağı yolunda önemli girişimlerde bulunmuştur. “Doğu-Batı” çelişkisi olarak özetlenebilecek davranışların, karşılıklı güvensizliklere dayalı toplumsal gerginlikleri beslediği ve bu karşıtlığı “yumuşak” karşılaşmalarla azaltmanın mümkün olacağı tezinden hareket ederek, AB üyelik çerçevesindeki faaliyetlerinde, Kıbrıs sorunu karşısındaki tutumunda, Filistin-İsrail sorununda, Afganistan ve hatta Irak’taki müdahale güçleri ile toplumsal kesimler arasındaki anlaşmazlıklarda “medeniyetler buluşması” esasını uygulamıştır.

b-    Uluslar arası alanda, farklı yaşam biçimleri, inanç ve etnik aidiyetleri olan toplumların bu yapılarını değiştirmeye zorlayacak uygulamalar reddedilmiş, dolayısıyla farklılıkların uyumu siyasetine geçilmiştir. Dış ilişkilerde güvenlik ve istikrar sağlayacağı düşünülen bu politikanın etkinliğinin ise, ancak iç istikrarı olan ülkede olabileceği gerçeği içeride de yeni bir döneme işaret etmiştir.

Kabaca bu üç ana başlıkta özetlenebilecek değişimler, birbiriyle uygulanmayı gerektirmektedir. Bu çerçevede Türkiye için temel değişim, güvenlik konularında “sert güç” olma anlayışından “yumuşak güç” olma anlayışına kaydırmasıdır. Yumuşak güç, askeri güç ve kapasitenin azaltılmasını değiş, askeri gücün ekonomik, siyasal ve sosyal etkileme kapasitesinin arkasında ve onu destekleyecek biçimde kullanılmasını ifade etmektedir. Bu çerçevede Afganistan’dan Şili’ye kadar uzanan geniş bir alanda askeri eğitim verme, teknoloji transferi sağlama, güvenlik birimlerinin modernizasyonuna katkı verme türünden faaliyetler yürütülmektedir.

“Yumuşak güç” kavramı, aynı zamanda güvenilir müttefik ve çekim merkezi olunması anlamına gelmektedir. Güvenilir olma ve çekim merkezi haline gelme, siyasal istikrarı olan, demokratik bir hukuk devletini ima ettiği gibi aynı zamanda ekonomik gelişme ve sürdürülebilir kalkınmayı ifade eder. Dolayısıyla Türkiye’nin yumuşak güç politikasının bir diğer ayağı, öncelikle yakın komşularıyla ekonomik ve ticari ilişkilerin, enerji ve ulaşım yollarına dayalı bağların geliştirilmesi oluşturmaktadır. Güvenilir müttefik ve ortak olma politikasının aynı zamanda toplumların güvenini kazanmaya dayanması, Türkiye’de güvenlik politikalarının farklı toplumsal grupları dikkate alarak yeniden düzenlenmesini gerektirmiştir.

B.    Güvenlik politikalarının yeni eksenleri

Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin güvenlik politikalarının ekseninde iki aşamalı değişim süreci yaşanmıştır. 

1.    İlk dönem Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrasında Türkiye’nin “Doğu” için ayrı,“Batı” için ayrı biçiminde tanımlanabilecek iki eksenli politikası, bazı değişikliklerle devam etmiştir. Buna göre Türkiye, tıpkı AB ve ABD gibi Doğu Bloğunda ortaya çıkan boşluktan kaynaklanan çatışmaları tehdit olarak kabul etmiş ve özellikle Doğu Avrupa’da istikrar misyonlarında AB ve NATO ile birlikte davranmıştır. Bu dönemde AB üyelik sürecine hız verilmiş olması da, büyük ölçüde bu bölgede ve oradan hızla Akdeniz ve hatta Karadeniz havzalarına kayacak istikrarsızlıklardan kendisini koruma endişesine dayanmıştır.

Öte yandan “Doğu” ekseni iki ayrı düzlemde gelişmiş, Orta Asya ile Ortadoğu iki ayrı açılım alanı olarak görülmüştür. Orta Asya ilişkilerinde bu ilk dönemde “Rusya’ya rağmen” bir yol izlenmesi denenmiş, stratejik olarak sonuç vermeyecek bu girişim ikinci dönemde terk edilmiştir. Öte yandan Ortadoğu’da ise ABD’nin yanında yer alma anlayışı seçilmiş, ancak ABD’nin tek taraflılık yaklaşımı bu anlayışın ilk dönemde yaşama geçmesinde etki yaratamamıştır.

Bununla birlikte, Körfez krizi ve Irak işgalinin başlangıç yılları olan bu ilk dönem, Türkiye’nin güvenlik politikaları çerçevesinde Rusya, ABD ve AB ile paralel süreçler sürdürmesi ve yakın coğrafyasındaki siyasi hareketleri daha yakından izlemesi gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Ancak, “Bush dönemi” ABD ile “Putin Rusya’sı”nın birbirlerini yeniden karşıt güçler haline getirmeyi tercih ettikleri bir dönem söz konusu olmuştur. Bu politika, her birinin askeri ve siyasal müdahale alanlarındaki faaliyetlerini meşrulaştıracak, AB ya da Çin’in de ayrı bir güç merkezi olarak ortaya çıkmasına engel olacak bir önlem olarak görülmüştür. Türkiye, bu türden bir yeniden kutuplaşma halinde, Rusya-ABD çelişkisinin tam ortasında yer alacağını ve kendi hareket alanlarının da bizzat bu rekabet nedeniyle daralacağını hesaplayarak bir anlamda bu kutuplaşmayı bozan oyunculardan biri olmaya çabalamıştır. 

2.    İkinci dönem Irak işgalinin başarısızlığı, Afganistan’da istikrarsızlığın sürmesi ve küresel mali kriz, Rusya-ABD dengesine dayalı bir ikili yapının kurulmasına izin vermemiş, tam tersine kararsız bir sistem dengesi ortaya çıkarmıştır. Bu sürecin ilk değişimi Bush iktidarının sonlarındaki politika değişimlerinde açığa çıksa da Obama yönetimiyle kimlik bulmuştur. Bu dönem, Rusya ile ABD’nin birlikte davranması esasına dayanmaktadır.


Türkiye’nin Karadeniz-Akdeniz-Hazar havzası çerçevesindeki enerji, ekonomi, güvenlik beklentilerine uygun bir zemin yaratan bu dönemde, temel sorun bu iki oyuncunun Gürcistan krizi gibi bir durumla karşılaşmadan hangi oyuncular üzerinden işbirliği kuracakları olmuştur. Türkiye, güvenlik ve beklenti kaygıları doğrultusunda bu çerçevedeki temel oyuncu olabileceğini ortaya koymuş ve girişimler listesiyle hem kendisi hem de diğer oyuncular açısından yeni bir dönemi başlatmıştır.

Örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin su-terör bağlamında savaş aşamasına geldiği Suriye açılımı, bir yandan kendi sınır güvenliği bakımından yararlı gözükürken, öte yandan Irak’ta bulunan ve İran ile gerilim yaşayan ABD ile müttefiki İsrail’e destek sağlamayı da içermiştir. Ermenistan açılımı ise, bu ülkedeki varlığı nedeniyle Azerbaycan ve Orta Asya’daki bazı ülkeler ile İran üzerindeki etkisini kaybetme riski bulunan Rusya’nın kısmen çıkmazdan kurtarılmasına hizmet etmektedir. Benzer biçimde Rusya’ya olan enerji bağımlılığını tehdit gören AB ile ABD baskısının, Ukrayna ve Belarusya gibi Rusya açısından vazgeçilmez alanlarda yarattığı olumsuz etkilerin bertaraf edilmesi için de Türkiye bir buluşma alanı olmuştur.

Kısacası Türkiye’nin yeni güvenlik politikasının ekseni, “doğu” ve “batı” ayrımına dayanmaksızın, işlevsel işbirliğine dayanmakta ve hatta tam da bu ayrımın kırılmasını teşvik etmektedir. 

C.    Yeni güvenlik politikasının düzenlenme biçimi ve olası sorunlar
Türkiye’nin söz konusu yeni politikalarını, üç ve birbirine bağlı yapıda düzenlediği söylenebilmektedir. En üst düzey, uluslar arası siyasal ve ekonomik örgütlerde daha ağırlıklı bir yer almaya ya da var olan yerini güçlendirmeye dayanmaktadır. NATO, IMF, Dünya Bankası, G-20, İslam konferansı Örgütü hatta UNESCO gibi kuruluşlar bu çerçevede ele alınmaktadır. Bunun hemen altındaki ikinci yapı, alt bölge işbirliği girişimleri olarak gözükmektedir. Kafkasya İstikrar Platformu, Ortadoğu Serbest Ticaret alanı, Enerji işbirliği ağları, Kara ve Demiryolu hatları gibi bir dizi bölgesel işbirliği projesi, bir tür 2. Dünya Savaşı sonrası istikrar adacıkları yaratma projesiyle benzerlik göstermektedir.

Üçüncüsü ise, birinci ve ikinci yapılarla uyumlu biçimde ikili ilişkilerin geliştirilmesidir. İkili ilişkiler, anlaşmalarla hukuki nitelik kazanırken ekonomik ve mali alanları kapsasalar bile, içlerinde mutlaka güvenliği ilgilendiren hükümler bulundurmaktadır.

Yeni güvenlik politikalarının hayata geçirilmesinde izlenen bu yol, Türkiye’ye geniş bir coğrafyanın istikrarında sorumluluk yüklerken bu sorumluluğun çok taraflı yapılarda paylaşılmasına da izin vermektedir. Dolayısıyla, barış projelerinde ön alan bir ülke olarak “yumuşak güç”, barış projelerinde oyunun kurallarının bozulmasına engel olacak ipleri elinde tutması bakımından “akıllı güç” olabilen bir süreç söz konusudur. Bununla birlikte, Türkiye’yi “bölgesel güç” haline getiren olgu, yukarıdaki sürecin işletilmesindeki katkısından kaynaklanmamaktadır, zira Türkiye’ni bu büyük alandaki yapıcı faaliyetleri, doğrudan kendisinin yönlendirebileceği olgulara işaret etmemektedir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye barış mimarisinde tek belirleyici güç değildir. Buna karşılık, barış projelerinin daha büyük çatışma alanlarına dönüşmesinde tek başına rol oynayabilecek bir oyuncudur ve bu Türkiye’yi bölgesel güç yapan temel paradigma olarak gözükmektedir.

Türkiye’nin güvenlik politikalarındaki bu değişimin devamı, İran krizi ile Türkiye-AB ilişkilerinin seyrine bağlı gözükmektedir. Her ne kadar günümüzde nükleer güç sahibi olmak o ülkeye için güç değil bir güçsüzlük ifadesi olsa da, İran ile ilgili çıkabilecek krizlerin Türkiye’nin izlediği politikalarda sapma yaşamasına yol açma ihtimali bulunmaktadır. İran, nükleer silah üretti andan itibaren, bölgede şimdikinden çok daha sınırlı bir biçimde etki yaratma olanakları bulacak gibidir, zira İsrail ve hatta Hindistan için böyle olduğu bile söylenebilir. Bu, İran’ı “sert güç” yapıp sistem dışına daha fazla iterken, Türkiye’yi “yumuşak güç” olarak buralara yerleştirebilir. Ancak bu ihtimal, ancak çatışmasız bir süreçte gerçekleşebilir.

AB süreci ise, Türkiye’nin çekim merkezi ve güvenilir ortak pozisyonu bakımından uluslar arası alanda bir tasdik niteliğindedir. Dolayısıyla AB, bu onayı Türkiye’ye vermeye ve yeni konjonktür avantajlarından Türkiye ile paylaşım içinde yaralanmaya karar verirse, öngörülen politikaların devamı kolay gözükmektedir. Aksi yöndeki gelişmelerin, bundan sonraki krizlere referans oluşturacağı söylenebilir.

(Beril Dedeoğlu, Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı )





SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya