Demokratik Açılım Süreci ve Sağduyu
Kimilerine göre terörün (dolayısıyla PKK’nın) bitirilmesi, kimilerine göre ‘Kürt sorunu’ adı verilen etnisite temelli bir takım sosyo-politik sorunların çözümlenmesi ve kimilerine göre ise daha demokratik bir Türkiye yaratma çabası olarak nitelendirilen bir süreci yaşıyoruz.
Bu sürecin başarı ve getirilerini elbette zaman gösterecek. Ama şu ana kadar gelişmelerin ve sürecin işleyişinin bize sağladığı yarar ve tecrübeler de var. Bunların bir kısmı eksik ve hatalarımızı gösterdiği gibi, bir kısmı pozitif katkı sağlayan hususlar. Sürecin şu ana kadar sağladığı en büyük yarar, bu konuda Türkiye’nin soruna ilişkin sahip olduğu çok boyutlu bir envanteri ortaya çıkartmasıdır.
Özellikle gerilla tipi siyasal şiddet ve terör hareketlerinin kaderini, kendilerinin ve devletin başvurduğu silahlı mücadele teknikleri değil; hep halkın tutumu tayin etmiştir. Bu nedenle gerilla tarzı yapılanmalarla mücadelede dikkate alınması gereken ve başarının anahtarı, bu tarz bir siyasal şiddet hareketinin aslında ‘askeri görünümlü bir politik bir savaş şekli’ olduğudur.
Yani bu tarz terör ya da siyasal hareketleriyle mücadelenin temeli ve araçları özünde siyasetle ilgilidir ve siyaset gerekli sonuçlara ulaşmak zorundadır. Gerekli sonuç ise, esasında halk desteğidir. Bu sebeple terörle mücadelenin ana amacı örgüte verilen halk desteğinin kesilmesi ve devletin halk desteğini kazanmasıdır. Zira terör örgütlerini de siyasi ve askeri anlamda güçlü yapan faaliyetlerini yürüttükleri ülke ya da bölge halkının desteğidir. Bu desteğin ortadan kalkması ise, terör örgütüyle içinde yaşadıkları toplumun birbirinden yabancılaşmasına ve ayrışmasına bağlıdır.
Nitekim geçmişten günümüze kadar PKK terörüyle olan mücadelede askeri ve polisiye anlamda önemli başarılar gösterilmesine rağmen nihai sonuca ulaşılamaması ve terör örgütüne halen fiilen ve potansiyel olarak katılımların devam etmesi bu gerçeklikle alakalıdır.
Bu noktada devlete düşen, terörle mücadelede sarf etmesi gereken çabayı sadece terör örgütünün kendisine değil; onu destekleyen ya da destekleme potansiyeli olan sivil halkı kazanmaya yöneltmektir. Terör hareketlerine maruz kalan devletlerin, halkının menfaatlerine hitap etmeyi ve halkı kendi tarafına çekmeği başardığı zaman üstünlük elde ettiği bir gerçektir. Bu da çözümü, büyük ölçüde siyasetin alanına bırakmaktadır. Siyaset başarısız olursa, diğer kurumların imkânları en mükemmel düzeyde olsa bile problem çözülemeyebilir.
O halde, gerek gerilla tarzı siyasal şiddet hareketlerinin ve gerekse bunlarla mücadele etmek durumunda olanların kaderi bir anlamda kamuoyuna bağlıdır.
Terörle mücadele siyasal, sosyal ve ekonomik bir stratejiye sahip olup, bu alanlarda hedefine ulaşamadığı takdirde; diğer alanlarda mükemmel bir yapılanmaya sahip olması nihai başarıya ulaştıramayabilir. Zira pratikten elde edilen teori şunu gösterir: Terörizm problemi; asli olarak sosyal, siyasal, ekonomik, sosyo-psikolojik ve sosyo-politik alanlarda görülür. Yön veren ise; o anki toplum yapısıdır.
Sonuç olarak; 25 – 30 yıllık bir terör sürecinde belki ilk defa devlet ve hükümet, bu çapta ve derinlikte sorunun gerçek anlamda farkına vararak, problemin temeline inen bir adım atma sürecine girdi.
‘Kimlik’ ve ‘etnik kimlik’ olgusu, modern dönemin ulus-devlet paradigmasının ve küreselleşme olgusunun benzeştiriciliğine karşı bir tepkinin ürettiği, kimilerine göre postmodern dönemin farklılıkları ön plana çıkaran bir bilincin sonucu olarak kendisini derinden hissettiren bir olgu ve süreçtir.
Etnik kimliğin bireysel ve sosyolojik boyutu zaman içerinde siyasal bir ivme kazanarak, bölgesel ve ulusal düzeyde çok önemli bir hareketlilik ve gündem oluşturdu. Etnik kimlik olgusu ve bundan kaynaklanan mikro ya da periferik milliyetçilik hareketleri, son 50 – 60 yıllık bir süreç içerisinde beraberinde ulus-devletler içerisinde gerilim ve çatışmalara kaynaklık etmeye başladı. Sonuçta devlet ve toplumlar kendilerine göre çözüm ve politika arayışı içerisine girdiler ve kendi modellerini oluşturmaya başladılar.
Kimi modellerde, dönemsel olarak etnik kimlikleri şiddet de dâhil olmak üzere değişik yöntemlerle bastırmak arayış ve uygulamalarını denendi. Fakat gelişen bölgesel ve uluslararası örgütlenmeler, evrensel insan hakları hukuku ve demokratik standartlar, bu tür uygulamaları ‘kabul edilemez’ kıldı. Uygulamada çifte standartlar ve farklı uygulamalar olsa da, bu tür sorunlarla karşılaşan devlet ve toplumlar belirli bir çerçeve içerisinde hareket etmek zorunda kalıyorlar. Örneğin son 20 yıllık bir süreç içerisinde Türkiye’de hukuk devleti anlayışı ve demokrasinin gelişimi yönünde kaydedilen gelişmelerde ‘Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci ve bu bağlamda onun Kopenhag Kriterleri’ne uyum sağlama çabalarının büyük bir rol oynadığını’ söylemek herhalde yadsınamaz.
Tartışılabilir olmakla birlikte, ülkemizde bir takım akademik ve entelektüel çevrelerde artık bir etnik sorun kategorisinde ele alınan Kürt kimliği tartışmaları ve bu bağlamda birer gündem olarak öne çıkan/çıkartılan konular, hükümetleri artık klasik yaklaşım ve geleneksel çözüm yöntemlerinin ötesinde yeni politika arayışlarına zorlamaktadır.
Etnik taleplerin siyasal bir nitelik kazanması, farklı şekillerde kendisini göstermektedir. Etnik taleplerin şiddete dayalı örgütlenme ve yöntemlerle siyasal talep haline getirilmesi, dünyanın değişik yer ve bölgelerinde farklı tecrübeleri doğurmuştur. Zaman içerisinde bu hareketler, uygulanan politika ya da karşı şiddet hareketleriyle tamamen ya da kısmen şiddet içermeyen siyasi hareket ve örgütlenmelere dönüşmüştür.
Tarihsel tecrübe baskıcı ve sadece karşı şiddete dayalı politikaların tepkisel olarak etnik milliyetçilik hareketlerini daha da radikalleştirerek güçlendirdiğini göstermektedir. Bu güçlenme etnik kimliğe yönelik siyasi ve kültürel bilinci nicel ve nitel anlamda artırıcı bir biçimde olmaktadır. Bunun illa ki şiddete yönelik bir eğilim yaratması da gerekmez.
Günümüzün ulus devletlerinin kaygısı, bu bilinci ortadan kaldırmak, baskılamaktan ziyade, ulus-devlet bütünlüğü içerisinde ortak bir ulusal/üst kimlik içerisinde birlikte yaşamı devam ettirmektir. Bunu gerçekleştirmek için farklı kimliklerin taleplerini demokratik araçlarla ifade etmesine imkân sağlayarak, radikalleşme ve aşırılıkların önüne geçmeye çalışmaktalar. Bu durumda, mevcut sorunları ve nesnel şartları bahane ederek, her şeye rağmen şiddeti bir araç ve hatta amaç haline getirmiş olan terör örgütleriyle ve aşırı unsurlarla mücadelenin hukuksal ve etik meşruluğu sağlanmış olmaktadır.
Örneğin Franko Dönemi’nin anti-demokratik ve baskıcı uygulamaları, İspanyanın ayrılıkçı ETA terör örgütüyle mücadelesinde Avrupa’da ciddi bir meşruiyet sorunuyla karşılaşmasına yol açmıştı. 1978 Anayasasıyla birlikte başlayan demokratikleşme süreci ve farklı etnik kimliklere olan yaklaşımda köklü değişiklikler; Bask sorunundan kaynaklanan ETA terörüyle mücadelede hem ulusal ve hem de uluslararası temelde İspanya’ya önemli bir meşruiyet ve destek kazandırdı. Türkiye’de gerçek anlamda olmasa da en azından siyasi anlamda suni bir Kürt sorunu oluşmasında yaşanan terör olaylarının önemli bir rol oynadığı söylenebilir.(1) Bunda terör örgütünün benimsediği yöntem, örgütlenme modeli ve bu modele bağlı olarak izlediği taktik ve strateji belirleyici olmuş olabilir. Bu hususa yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, kendi ideolojisi ve söylemine dayalı bir siyasi bilinç yaratmak, kitle hareketleri oluşturmak ve bunu şiddet – karşı şiddet dikotomisi içerisinde bir kartopu etkisiyle topyekûn bir savaşa dönüştürmek örgütün 1990’lı yılların sonlarına kadar izlediği bir yöntemdi. Halen de terör ve şiddeti bir siyaset aracı ve koz olarak kullanmaya devam ediyor.
Başlangıçta askeri ve güvenlik boyutu öne çıkan bu sorunda devlet soruna hep bu yönüyle eğildi. Kimi zaman Turgut Özal gibi farklı açılımlara kapı aralamaya çalışanlar olsa da, bu çok uzun soluklu olmadı. Dönemin iç ve dış siyasi konjonktürü, sosyo-ekonomik şartlar belki bunun ötesinde soruna farklı açılardan yaklaşım sağlayacak nitelikte değildi. Günümüze gelene kadar yaşanan tecrübeler, Türkiye’nin dünyadaki gelişmelere bağlı olarak geçirdiği siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel değişim ve dönüşüm, Avrupa Birliği süreci, kendi iç dinamiklerinde meydana gelen dönemsel olgular vb faktörlerin etkisiyle toplumsal ve kurumsal anlamda belirli bir olgunlaşma sürecinin yaşanmasını sağladı ve özeleştiri cesareti ortaya çıktı.
1990’lı yılların sonlarına kadar Batı’nın terörle mücadele konusunda Türkiye’ye olan yaklaşımı değişmeye başladı. Geçmişte meşruiyeti sorgulanan, hatta bu nedenle zırhlı araç ambargosu dahi uygulanmaya çalışılan terörle mücadelede bugün Türkiye, haklılığını büyük ölçüde kabul ettirmiş durumda ve daha da ötesinde terörü destekledikleri için savaşın eşiğine geldiğimiz ülkelerle dahi bugün çok dostane ilişkiler içerisine girme, terörle mücadelede destek alma noktasına geldi.
Bu nedenle, demokratik açılım sürecinin Türkiye’nin yararına başarılı bir şekilde sonuçlanması ya da en azından önemli sonuçların alınması, sürecin teröre taviz olarak algılanacak bir söylemden uzak durulmasına bağlıdır. Bu süreçte atılacak adımlar, paketlerde yer alacak açılımların her biri elbette ki ülke çıkarları açısından çok boyutlu olarak tartışılmayı gerektirir. Bu konuda herkesin ya da her kesimin kendine göre hassasiyetleri, tavır ve düşünceleri de olacaktır.
Demokratik açılım süreci, sadece Kürt sorunuyla alakalı olmayan, başka alanlarda da önemli adımların atılmasını gerektirebilir. Yine Türkiye’nin belirli alanlarda demokrasi açığı olduğu, yeni bir anayasaya ya da önemli anayasal reformlar gerektiği ileri sürülebilir. Demokratik açılımın bir Kürt açılımı olarak algılanmaması gerektiği de. Bu ayrı bir konudur. Ama atılacak adımların terör sorunuyla mücadelede önemli stratejik avantajlar sağlayabileceğini de sürekli göz önünde tutmak gerekir. Bu nedenle spekülatif bir biçimde niyetleri değil, atılacak somut adımları sosyal bilimlerin rehberliğinde, sağduyu ve tecrübenin ışığında değerlendirmek ve tartışmak gerekir.
Türkiye’de PKK terörünün neden olduğu 40.000’inin üzerinde can kaybı söz konusudur. 5.000 civarında şehidin varlığı ve ayrıca güvenlik kuvvetlerimizle girdikleri çatışmalar neticesinde öldürülen binlerce PKK’lının olması, bunların aile, aşiret vb sosyal çevreleri dikkate alındığında sorunu adeta bir kan davası haline getirmiştir.
Bu da sosyal ve siyasi refleksleri çok hassas bir noktaya getirmiş, en başta af uygulamaları ve çözüm sürecinde terör örgütünü temsilen kimin muhatap alınacağı konusu olmak üzere, sorunun çözümünde atılacak/atılabilecek bir takım adımlar açısından önemli bir siyasi risk alanı ve sorun yaratmıştır.
Demokratik açılım tartışmaları içerisinde karşı çıkışların önemli bir iddiası, başta ABD olmak üzere, dış baskıların ve şartların zorlamasıyla olduğuydu. Bunda bu açılımın Ermeni ve Alevi açılımları gibi diğer açılımlarla ve ABD Başkanı Barack Obama’nın Ankara ziyareti ile zamansal paralellikler arz etmesinden kaynaklanıyordu. Süreçte Amerikan etkisi, Amerika’nın özellikle Irak’tan askerlerini çekmeye hazırlandığı bir dönemde çekilme sonrası muhtemel hesaplarıyla ilişkilendiriliyordu. Bazı yorum ve analizlere göre ABD, Irak’tan çekildikten sonra bölgede ortaya çıkabilecek bir otorite boşluğu neticesinde bölgesel çıkarları ve özellikle İsrail’in güvenliği açısından bir takım olumsuz gelişmelerden kaygı duymaktaydı. Özellikle ortaya çıkabilecek bir Arap - Kürt çatışması, çok ciddi olumsuz gelişmelere sebep olabilirdi. Bu nedenle, Türkiye’nin PKK nedeniyle Irak’ın Kuzeyindeki yönetimle sorunlu olan ilişkileri düzeltilmeliydi. Aksi takdirde bölgede önemli bir güç olan Türkiye’nin bir Arap – Kürt çatışmasındaki sıcak müdahalesi dengeleri ciddi şekilde bozabilirdi. Bu nedenle de Türkiye’nin müdahalesine gerekçe oluşturacak bir PKK’nın, Kuzey Irak’ta mümkün olduğunca etkisiz kılınması gerekirdi.
Başkan Obama Ankara ziyaretinde Ermenistan’la sorunların çözülmesi, Kürt sorunun halledilmesi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması gibi hususlara değinmişti. Ermenistan açılımı, bir anlaşmayla sonuçlandı. Kürt sorunuyla ilgili zaman zaman sert olan söylem yumuşatıldı. Azınlık liderleriyle Büyükada’da bir araya gelindi. Cumhurbaşkanı’nın ‘tarihi fırsat’ söyleminin aslında iç siyaset şartlarından ziyade dış konjonktürle ilişkili olduğu zaman içerisinde şu an gelinen noktada daha iyi anlaşıldı. Zira gerçekten de PKK, bölgedeki mevcut ittifak ve desteğini büyük ölçüde kaybetme trendi içerisindeydi. Bölgede çıkarları olan Rusya, İran, Suriye ve Çin gibi aktörler, Türkiye ile iyi geçinmek durumunda oldukları bir dönemi yaşıyorlardı.
Neticede; özellikle Irak’taki durum ve İsrail, ABD, Suriye, İran, Rusya, Almanya gibi ülkelerin bölge üzerindeki politikaları ve Türkiye’yle ve bölgedeki diğer aktörlerle olan ilişkileri sorunun çözümünde temel belirleyici olarak karşımıza çıkıyor. Bu da sorunu içeride olduğu kadar, dışarısı açısından da çok aktörlü yapıyor.
Güneydoğu’ya özerklik tanınmasının PKK - DTP çizgisinin talepleri arasında yer alması, başlangıçtan bu yana PKK’nın kendi varlık nedenini bağımsız bir Kürdistan hedefiyle ifade etmesi, Türkiye’de bölünme kaygısının temel kaynağı oldu. DTP’nin son dönem söyleminde ve hatta PKK adına yapılan bir takım açıklamalarda bu tür bir talepten vaz geçtiğine dair ifadeler yer almakla birlikte, bu konudaki çelişkili açıklamalar güven ortamını yok etmekte; PKK’nın temsil ettiği ayrılıkçı hareketin, bu yöndeki çabalarını ve stratejisini sürdürmekten asla vazgeçmeyeceğinin işareti olarak algılanmaktadır. Ara çözümlere yönelik mesajların hep taktik amaçlı olduğu kuşkusunu haklı kılmaktadır. Örneğin 01 Eylül’de DTP’nin Diyarbakır mitingi öncesinde Aysel Tuğluk’un “Çözüm olmazsa, ayrılık da tartışılabilir” sözleri DTP’ye güvensizliği besledi. Hatta bu çıkış kendi partisi içerisinde dahi rahatsızlık yarattı.
Bu konuda Murat Karayılan’ın, PKK adına Hasan Cemal’e verdiği söyleşide artık bağımsız devlet veya federasyon istemediklerini, üniter devlet yapısını bozmayan bir çözümden yana olduklarını söyledi. Yine Abdullah Öcalan’ın yakalanması sonrasında 1999’dan bu yana söylemi, bağımsız devlet ve federasyon taleplerinden vazgeçtikleri, üniter devlet yapısını bozmak istemedikleri iddiasına dayanıyor.
Fakat telaffuz ettikleri ve atıfta bulundukları ‘demokratik özerk Kürdistan’, ‘demokratik cumhuriyet’ gibi kavramlara yükledikleri anlamlar, belki doğrudan ayrılma değil, ama zaman içerisinde böyle bir sonuca götürecek ölçüde özerkliği ve federatif yapıları çağrıştıran uygulamalara ilişkin olmaktadır. Bu niyet, Bask ve İskoçya modeli gibi benzer uygulamalara atıfta bulunularak da açıkça ifade edilmektedir. Bütün bu taleplerin Türkiye’nin üniter yapısıyla bağdaşmayacağı açıktır. Hâlbuki yapılan araştırmalar bölge insanının, ayrılıkçı düşünceleri reddettiğini gösteriyor. Buna rağmen ‘ayrılık’ tezlerinin o halkı temsil ettiğini iddia edenlerce seslendirilmesi, büyük bir çelişki yaratıyor.
Sürekli bir şekilde ‘silahlar sussun, barış olsun’ söylemi içerisinde bulunmalarına rağmen; bunun gerçekleşmesi için tüm dünyanın artık bir ‘terör örgütü’ olarak kabul ettiği bir yapıyı ve liderini devlete muhatap kılmaya çalışmak, aslında böyle bir niyetin olmadığını ispatlamaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.
Bugün İspanya ve İngiltere, şiddet ve teröre prim vermemek kaydıyla etnik kimlik siyasetine izin vermektedir. Bu tür partiler, İspanya ve İngiltere siyasetinde bu sayede belirli bir etkinliğe sahip olabilmektedir. Zaman içerisinde her türlü talep ve düşüncelerin demokratik bir ortamda açık yüreklilikle tartışılabildiği bir ortamda, terör ve şiddetin yarattığı kin ve nefret ortadan kalktıkça sağduyu her zaman galip gelecektir. Sağduyunun hâkim olması, sorunların daha gerçekçi bir şekilde ele alınmasıyla sonuçlanacak ve bölünme kaygılarını ortadan kaldıracaktır.
Bask milliyetçiliğinin doğuşundan günümüze kadar, Bask bölgesinin siyasi alandaki en önemli temsilcisi olan ve açıkça bağımsız bir devlet kurmak isteyen Milliyetçi Bask Partisi (PNV) bunu şiddetsiz gerçekleştirmek istemektedir. Bu nedenle Franko Dönemi haricinde yasaklanmamıştır. PNV bugüne kadar özerk toplulukta 2009 Martı’nda Bask Bölgesi’nde yapılan yerel seçimlere kadar hep iktidarda olmuştu. Fakat belirli dönemlerde cazip gelen fikirler, zaman içerisinde tartışılarak anlamsız hale gelebilmektedir.
PNV de 30 yıllık süreçten sonra ilk defa 1. parti olma konumunu sürdürmesine rağmen kendi önderliğinde diğer milliyetçi partilerle koalisyon kurmak için gerekli çoğunluğu sağlayamadı. Bu Bask milliyetçi hareketi içerisinde ciddi bir zemin kayması anlamına geliyor. Bunun muhtemel nedenlerinden birisi de özellikle 2005 yılından bu yana Bask Bölgesi’nin sahip olduğu bütün özerklik imkânlarına rağmen, ‘Özgür Ortaklık Modeli’ altında kısmi ayrılık talebini Zapatero hükümetine dayatmasıdır.
(Doç. Dr. Ertan BEŞE, Savunma - Güvenlik - Terör Masası, 24 Ekim 2009)
(1) Konunun tarihsel boyutu ise, meselenin sosyo-ekonomik ve siyasi boyutunun ötesinde geçmişte yaşanan olayların vuku buldukları dönemin siyasi tarih açısından analiziyle ilgili bir husustur.