Modern Çağda Primordial Kimliklerin Temsiliyeti
Modernleşme ile birlikte geleneksel kimliklerin yol olacağına inanan klâsik sosyolojinin öncüleri, cemaatin (gemeinschaft) yerini cemiyetin (gesellschaft) aldığı bir çağı muştuluyor; organik iradeye dayanan örgütlenmelerin yerini sözleşmeye dayalı, mekanik ve yazılı hukuk etrafında şekillenmiş yapılara bırakacağı kehanetinde bulunuyorlardı. Genel olarak modern öncesi toplumlar ortak soy, paylaşılan tarih, duygu ya da gelenek etrafında şekillenen cemaat tipi çerçevesinde değerlendiriliyordu. Ancak modernleşme ile birlikte etnik bağlar ve kimlikler çözülecek; mass production ile modernleşmenin tadına varanlar bir kimlik etrafında toplanacaklardı. Uluslararası şirketler, Birleşmiş Milletler, NATO, internet yerel kimliklerin çok üstünde kuruluşlardı ve giderek küresel bir köye dönüşen dünya, popüler kültür ile tekbiçimleşmekteydi. Ferdinand Tönnies, Karl Marks, Emile Durkheim ve Georg Simmel gibi klâsik sosyologların eserlerinde etnisite ve etnik kimlik kavramalarının yer almaması yahut da çok az yer verilmesi, tüm bu düşünürlerin modernleşme ile birlikte bir gün tüm öznel kimliklerin yok olacağına inanmalarından kaynaklanıyordu.
Ancak klâsik sosyologlar içinde Max Weber, etnisitenin rasyonalleşme süreci ile birlikte farklı bir işlev kazanacağını, siyasal ve sosyal organizasyonların bu süreçte şekilleneceğini ileri sürerek diğerlerinden ayrılmıştır. Weber’e göre etnisite ırktan farklı bir içeriğe sahiptir ve biyolojik köken varsayımı öznel bir biçimde şekillenmiştir. Etnisite dış görünüş, âdet, sömürgeleştirme ya da göç gibi nedenlerle bir araya gelen ve ortak kökenleri olduğuna inanan topluluktur. Ortak kökenin gerçek olup olmaması önemli değildir; belirli bir işlevi yerine getirmesi ve hissedilmesi önemlidir. Etnik aidiyet kendiliğinden bir grup oluşturmaz. Ancak herhangi bir grup oluşumunun (özellikle politik olanların) biçimlenmesine olanak sağlar. Bir başka ifadeyle politik topluluk her ne kadar sun’î olarak şekillenmiş olursa olsun ortak etnisite inancından esinlenmiştir. Bu inanç politik topluluk dağıldıktan sonra bile, eğer topluluğun üyeleri arasında gelenek, fiziksel tip ve en önemlisi dilde büyük farklılıklar yoksa devam edebilir.[1] Böylece ortak etnisiteye olan bu inanç sayesinde akılcı düzenlemelerin olmadığı hemen her kurum yüksek dereceli bir topluluk bilinci yaratabilir. Siyasal mobilizasyonu sağlayabilecek en önemli unsurlar arasında etnisite ve etnik kimlikler gelmektedir.
1960’lı yılların sonlarında Friedrich Barth editörlüğünde yayımlanan “Etnik Gruplar ve Sınırları” adı derleme eser, etnisite kavramında yeni bir bakış açısının habercisi olmuştur. Söz konusu çalışma getirdiği yeni yaklaşımla etnik ilişkiler disiplininin de başlangıcını teşkil etmiştir. Barth, esere yazdığı girişte klâsik antropolojik düşüncenin, kültürler arasındaki sınırların oluşumundan ziyade kültürler arasındaki farklılıklara ve bu kültürlerin oluşumlarına ağırlık verdiğini; bu bütüncül yaklaşım yüzünden, küçük grupların topluma feda edildiğini savunmuştur. Ona göre sınır kavramı, somut anlamda iki toprağı, bölgeyi ya da ülkeyi bölen bir kavram olmaktan ziyade soyut bir niteliğe sahiptir. Sosyal grupları birbirinden ayırdığı gibi, zihniyet kategorileri arasında da bir sınır çizmektedir. Barth’a göre, herhangi bir etnik grup, farklı çevresel faktörlerle karşılaştığında değişik yaşama biçimleri ve davranış kalıpları geliştirir. Farklı coğrafyalar üzerinde yaşayan ve aynı etnik gruba mensup sosyal aktörlerin oluşturdukları davranış kalıpları önemli farklılıklar sergiler. Bu nedenle etnik gruba aidiyeti belirleyen unsurlar nesnel değildir. Bunlar toplumsal süreçte oluşan farklılıklara dayanır. Eğer bir insan kendini akraba bir topluluk olan B grubuna değil de, A grubuna ait hissediyorsa bu tanımlamayı kimse engelleyemez. Söz konusu yaklaşım çok-etnili toplumları açıklamada önemli bir işleve sahiptir. Buna göre, etnik grupların oluşum sürecinde, farklı kültürlerden gelen insanlar arasında yapılan toplumsal sözleşmelerin önemli bir yeri vardır. Etnik grupların varlıkları, kültürel davranış açısından farklılıklarını sürdürebildikleri ölçüde mümkündür. Bu da ancak toplumda din ve diğer özel alanlarda kültürel çeşitlilik ve hoşgörü hâkim olduğu çok-etnili (multi-ethnic) sosyal sistemlerde mümkündür.[2]
İşte bu noktada farklılıkların ne olduğu tartışmalıdır. Etnik farklılıkları belirleyen emik ve etik tarifler yanında, belki de daha önemlisi etnik farklılıkların “öteki”ne göre tanımlanmasıdır. Osmanlı Devleti 19. yüzyıla kadar farklılıkları bir arada tutabilmeyi başarmıştır. Bu asırdan sonra ise gerek iç ve gerek dış etmenlere ve ulusçuluk siyasetine bağlı olarak Devlet parçalanmıştır. Ancak Cumhuriyet’in Osmanlı’dan sorunlu bir şekilde devraldığı toplum modeli ile temeli İttihat ve Terakkî’ye dayanan toplum mühendisliğinde farklılıklar hoş görülmeyerek tek tip bir kimlik dayatılmaya çalışılmış; bu kimliğin adı henüz o günlerde oluşmaya başlayan Türk kimliği olmuştur. Osmanlılarda Türk adı İslâm ile birlikte anılmasına rağmen bu iki kavramın giderek birbirinden ayrılması, toplum içinde kimi etnik grupların ötekileştirilmesini de beraberinde getirmiştir.
Devletlü bürokrasi tarafından dayatılan ve diğer kimlikleri inkâr eden siyasetin semeresiz sonuçlar vereceği son çeyrek asırdır anlaşılmaktadır. Söz konusu zihniyet, bireyin ilk ve en temel kimliklerini inkâr etmiştir. Oysa bireyin kimliğinde en önemli unsurlardan olan ilksel bağlar, varlığı ve doğruluğu sorgulanmaksızın kabul edilirler. Etnisiteyi oluşturan kan bağı, ırk, dil, bölge, din ve gelenek gibi unsurlar aslında duygularla ilgilidir. Bu bağlılıklar, geleneksel toplumlarda olduğu gibi modern devlet yapısında da gizli bir güç teşkil etmektedir. Bu nedenle ilksel bağlılıklar ile modern devletin vatandaşlığı arasında bir çatışma ortaya çıkmaktadır.
(Yahya Kemal TAŞTAN, Siyaset Sosyolojisi-Psikoloji ve Siyaset-Kamu Yönetimi-Hukuk-Eğitim Masası, Kıdemli Araştırmacı, 14.09.2009)
[1]Max Weber, Economy and Society. An Outline of Interpretive Sociology (ed. Guenther Roth-Claus Wittich), University of California Press, Berkeley 1978, p.389.
[2]Fredrik Barth (der.), Etnik Gruplar ve Sınırları. Kültürel Farklılığın Toplumsal Organizasyonu (çev. Ayhan Kaya-Seda Gürkan), Bağlam Yayınları, İstanbul 2001, s.14-17