ENGLISH
30.07.2010
Ana Sayfa » Siyaset Sosyolojisi ve PsikolojisiGeri Dön «

Oryantalizmin İslam’a Bakışı

10.11.2009 11:37:44

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Oryantalizm (Orientalism), doğu ile ilgili, doğuya ait, doğu anlamlarına gelen “orient” kelimesinden türetilmiş bir kavramdır.

 

ORYANTALİZMİN İSLAM’A BAKIŞI VE ILIMLI İSLAM SÖYLEMİ
 
Oryantalizm (Orientalism), doğu ile ilgili, doğuya ait, doğu anlamlarına gelen “orient” kelimesinden türetilmiş bir kavramdır. Kelimenin İslâm literatüründe karşılığı olan “istişrâk, şarkiyât” ve oryantalist anlamına gelen “müsteşrik” kelimeleri de benzer şekilde “şark” (doğu) kelimesinden türetilmiştir. Roma İmparatorluğu döneminde henüz uzak doğu kültürleri bilinmediği için bugün Orta-Doğu olarak bilinen bölge Doğu olarak bilinmekteydi. Günümüzde Doğu, coğrafi anlamda Türkiye’den başlayıp Japonya’ya kadar uzanır ve hatta Afrika’yı da içerisine alır. Orient (Doğu) tabiri, Doğu’yu Batılı öğrenim ve bilinç alanına taşımayı ifade eden bir kavramdır. Yani oryantalizm (şarkiyat çalışmaları), Uzak Doğu dahil Doğu toplumlarının dinî, kültürel, sosyal ve diğer yönlerden Batı merkezli bir zihniyet ve stratejiyle bağlantılı olarak incelenmesini ifade eder. Kavramın ortaya çıkması Batı kültür ve medeniyetinin, daha özel anlamda Hıristiyanlığın İslâm kültür ve medeniyeti ile karşılaşmasının bir sonucudur. Oryantalizme tepki olarak Doğu’lu bakışı merkeze alan oksidentalizm kavramı türetilmiştir.

Batı’da Doğu’yu konu alan bilim amaçlı, objektif ve müspet çalışmaların varlığı yanında, Arapça ve İslam araştırmaları Ortaçağ İspanya’sında ve Batı merkezlerinde çoğunlukla misyonerlik faaliyetlerinden bağımsız olmamıştır. Ortaçağda Kilise, Avrupa’nın önde gelen üniversitelerini Doğu kültürünün araştırılması ve Doğu dillerinin öğretilmesi noktasında teşvik etmiştir. 1709’da College de France’da Arapça hocası olan Galland’ın 1704 yılındaki Kur’an tercümesinin dışında 1001 Gece Masalları’nı da tercüme etmesiyle Doğu’ya olan ilgi fazlalaşmıştır.[1] Mısır’ın 1798 yılında Fransa tarafından işgal edilmesi oryantalizm açısından bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Ardından 1830 yılında başlayan Cezair’i işgal faaliyeti, Afrika kıtasının birçok noktasında genişleyen sömürgeler şarkiyât alanına olan ilgiyi gittikçe artırmıştır. Fas, Tunus gibi yerlerde de benzer durumlar ortaya çıkmış, böylece sömürgecilik Fransız oryantalizmine yeni bir boyut kazandırmıştır.[2] Şarkiyât çalışmaları alanında yapılanların hepsinin ortak bir isim altında ifade edilmesi 19. yüzyılın ilk yarısına rastlamaktadır. Fransa’da “orientaliste” kelimesi ilk defa 1799 yılında kullanılmışsa da, Fransız Dil Akademisi bu kelimeyi 1835 yılında bugünkü anlamıyla kabul etmiştir. Misyonerlik faaliyetleri ve sömürü hedefleriyle bağlantılı olarak gündeme gelen oryantalist çalışmalar on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısından itibaren yirminci yüzyılın ilk yarısında zirveye ulaşmıştır. Oryantalizm, sanayi kapitalizminin gelişme dönemi zihniyeti tarafından şekillendirilmiş, Amerikalı ve Avrupalıların Doğu araştırmalarını tanımlamalarında kullanılmıştır. Bu anlamda oryantalizm kavramı, Aydınlanma Çağı sonrası Batı Avrupalı beyaz adamın Doğu toplumları ve kültürüne yönelik ötekileştirici, aşağılayıcı ve ön yargılarla dolu yaklaşım ve yorumlarına işaret etmektedir.

Kavramı bu bakış açısıyla bağlantılı olarak olumsuz manada eserlerinde, özellikle “Orientalism” kitabında (1978)[3] kullanan kişi Edward Said olmuştur. Bernard Lewis gibi bazı Batılı akademisyenler Edward Said tarafından kavrama yüklenen olumsuz anlamı eleştirmiş olsalar da, birçok sosyal bilimci Edward Said’in görüşlerine katılmaktadır. Said oryantalizmi bir akademik disiplin, bir düşünce üslubu ve tüzel bir kurum olarak üç farklı düzeyde tanımlamıştır. O, doğulu toplumlar ve kültürlere ait bilgiyle sömürgeci güçler arasındaki kurumsal ve tarihsel ilişkiye dikkat çeker. Oryantalizm, söylem olarak Batı karşısında bir “Öteki” yi, yani Doğu’yu üretir. Bu ayrışmada Doğu sadece İslâm dünyasından ibaret olmayıp Çin, Hindistan ve Japonya gibi ülkeler dahil Batı’nın ötekileştirdiği homojen olarak düşünülen bütün kültür ve ulusların yer aldığı ortak bir düzlemi ifade eder. Batı, bu karşıtlığın imtiyazlı ve hâkim kutbu olarak konumlandırılır.[4] Bu kutuplaştırmada Batı, ilericiliği, Doğu ise geriliği/gericiliği temsil eder.[5]

Son iki yüz yılın Doğu-Batı ilişkilerinde misyonerlik ve sömürge hareketlerinin önemli düzeyde etkin olduğu söylenebilir. Oryantalizm, sömürge ve misyonerlik faaliyetlerine önemli malzemeler sağlamıştır. Batı’nın işgal ve sömürge politikası uyguladığı yerlerde bir taraftan yerli insanlar Hıristiyanlaştırılmaya çalışılırken, diğer taraftan o bölgelerin dinî, kültürel, etnik ve sosyal yapıları üzerinde onları tanımaya yönelik önemli çalışmalar yapılmıştır. Söz konusu bölgelerde oryantalizm-kilise ilişkisi gelişme göstermiştir. Çünkü misyonerlik faaliyetleri sömürgeci güçlerden gelecek desteğe ihtiyaç duyarken, diğer taraftan oryantalistlerden gelecek bilgi ve desteğe ihtiyaç duymuştur. İran Devrimi, Arap-İsrail çatışması ve Filistin meselesi, Lübnan’daki iç savaş, Çeçenistan, Balkanlar, Filipinler, Doğu Türkistan’daki hadiseler, Amerika’nın Afganistan ve Irak’ı işgali, Sudan, Somali ve Nijerya gibi ülkelerdeki sıcak gelişmeler üzerine günümüz şarkiyatçılığının ilgi alanları değişmiş, zikredilen konular üzerine Batı’da çok sayıda eser yayınlanmıştır. Çoğunlukla bu eserlerde gerçekler ters-yüz edilerek İslâm ve Müslümanlar hakkında bir sürü yalan ve iftiralar üretilmekte, medyada İslâm’ın kutsal değerlerini alaya alan hakaret içerikli yayınlara yer verilmekte, tarihte Haçlı Seferlerinde yapıldığı gibi, şeytanlaştırılmaya çalışılan İslâm ve Müslümanlar üzerinden bir İslâm fobisi oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Oryantalizm, özelde Batı ve İslâm dünyası arasındaki uygarlık mücadelesinin ortaya çıkardığı bir akım olmuştur. Bu anlamda oryantalizm, Hıristiyan Batı dünyasıyla Müslüman Doğu arasındaki dinî ve ideolojik çatışmanın tarihi olarak da değerlendirilebilir. Oryantalizmle İslâm’ın ve Müslümanların Batı dünyası için bir tehdit (tehlike) olmaktan çıkarılması amaçlanmıştır. Batı’lı insanın Doğu dünyası ile ilgili düşüncelerinin şekillenmesinde, zihinlerde İslâm ve Müslümanlarla ilgili imajların yaratılmasında Oryantalistler önemli etkilere sahip olmuşlardır. Oryantalist söylemlerde İslâmiyet ilimle bağdaşmayan, terakkiye mani gerici bir din olarak, Müslümanlar da barbar olarak resmedilmeye çalışılmıştır. Fransız Akademisi azasından Ernest Renan’ın 1883’te “İslam ve Bilim” başlıklı sunmuş olduğu konferansta İslâm’ın bilime ve ilerlemeye engel bir din olduğu şeklindeki iddialarına karşı, Namık Kemal meşhur Renan Müdafaası’nı yazarak (1884) Renan’ın iddialarına cevap vermiştir.[6] Oryantalistlerin gayret ve propagandaları, Hz. Muhammed’in peygamberliğini reddetmek, Kur’an’ın otantikliğine şüphe düşürerek onun vahiy olduğu konusundaki inancı çürütmek, Kur’an’dan sonra İslâm’ın ikinci ana kaynağını oluşturan sünnet ve hadisleri, bin yılın üzerinde oluşan İslâmî bilim ve disiplinleri değersiz bir konuma indirgemektir. Hz. Muhammed’in Kur’an dışında geriye hiçbir sünnet veya hadis bırakmadığını, Hz. Muhammed’den sonra ilk İslâm toplumunun uyguladığı sünnetin Hz. Peygamber’in sünneti olmayıp Kur’an vasıtasıyla tadile uğrayan İslâm öncesi Arap örfü olduğunu yaymaya çalışmışlardır. Yine son zamanlarda İslâm’ı Protestanlaştırma ve seküler bir İslam oluşturma amacına matuf olarak Kur’an’ın tarihsel olduğu, günümüzün toplumlarına ve çağa hitap etmediği, Kur’an’daki ahkâm (hüküm) âyetlerinin artık uygulama zemini olmayıp bunların dinin özüne dahil olmadığı ve mensuh kabul edilebileceği iddiaları da aynı çevrelerden kaynaklanmaktadır. Bütün bunlarla amaçlanan şey, sömürgeci politikaların doğrultusunda İslâm kültür ve medeniyetinin temellerinin ortadan kaldırılması, Müslüman toplumların medeniyet tasavvurlarının yok edilmesidir.

Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren ne yazık ki bu söylemler bir kısım Osmanlı ve Müslüman aydınlar üzerinde etkilerini göstermiştir. Batı karşısındaki mağlubiyetlerin de yarattığı psikoloji ile toplumdan, tarih ve kültürden koparak batılılaşmayı ve modernliği hedefleyen İttihat Terakki’nin ve onun takipçisi hareketlerin ideoloji ve söylemlerinde “irtica” (gericilik) ve “mürteci” (gerici) gibi söylemler önemli yer tutmuştur. Bu söylemlerle ima yollu da olsa İslâm ve Müslümanlar damgalanıp töhmet altında tutulmaya çalışılmış, darbe çığırtkanlığı yapılmıştır.[7] Bu tip anlayış, politika ve uygulamalarla Batı’ya şöyle bir mesaj verilmek istenmiştir: “Biz Türkiye’yi sizin adınıza yönetiyoruz. Sizin gerçek müttefikiniz biziz. Sizin asıl düşmanınızın, içerideki asıl düşmanınızın düşmanı biziz. Sizin asıl düşmanınız İslâm’dır. Bu iktidar İslâmcı, sizin gerçek müttefikiniz olamaz.”[8] Bu, bir anlamda bir milletin kendi aydınları tarafından sömürgeleştirilmesi anlamına gelir.

Elbette ki bir dinin insan ve toplum tarafından inanılıp anlaşılmasında, pratik hayata uygulanmasında, gelenek ve kurumların oluşmasında tashih ve yenilenmeyi gerektiren durumların olması normaldir. Çünkü Allah’ın tarih boyunca peygamberler aracılığı ile insanlığa gönderdiği vahyi mesajların, bu bağlamda Kur’an’ın kendisiyle vahye iman eden, anlayan ve yaşayan toplum özdeş değildir; yani İslâm’la Müslüman aynı şey değildir. Allah’ın kelamının tabiatında bir bozukluk, fıtrata uygunsuzluk olmadığı, Kur’an’ın önünden ve arkasından batıl gelmediği halde, Müslüman fert ve toplumun din anlayışında, zaman içerisinde oluşan gelenek ve kurumlarda birtakım faktörlerin devreye girmesiyle tashihi gerektiren, düzeltilmesi icap eden bazı noktalar ortaya çıkabilir. Tashihi gerektiren bu noktaların dinin temellerine, özüne ve ruhuna zarar vermeden ele alınıp düzeltilmesi, yanlışlıkların izale edilmesi mümkündür. İslâm, tabiatı icabı böyle bir esnekliğe ve dinamizme, onu yerine getirecek mekanizmalara sahiptir. Bu bağlamda İslâm’ın birtakım oryantalist ve misyoner çevrelerin söylemlerinde yer bulduğu şekliyle dinde reforma ihtiyacı yoktur, ancak dinî anlayış ve zihniyette yenilenmeler ve tashih durumu olabilir ve olması da gerekir. Kur’an, muhkem ve mu´ciz olmasıyla, otantik yapısıyla, evrensel anlamda fıtrata uygun olarak insan ve toplumu her boyuttan kavrayıp insanlığı hidayete yönlendirmesiyle onu mensuh veya tarihsel konuma indirgemeyi hedefleyen bütün yaklaşım ve yorumları boşa çıkarıp aşacak mahiyettedir. Nitekim indirildiği dönemden itibaren üzerinde düşünülüp konuşulan, hedef alınan, tartışma konusu haline getirilen Kur’an, bugün de üzerinde en çok tartışmaların, yorum ve değerlendirmelerin yapılmakta olduğu bir konu olarak dünya gündemine oturmaktadır. Oryantalizmin “Kur’an İslâm’ı” adı altında bir kavram üreterek dinin Kur’an’dan sonra ikinci derecede aslî kaynağını oluşturan sünnet ve hadisler üzerinde şüpheler yaratmayı hedeflemesi, Kur’an’ın ve dinin anlaşılıp yorumlanmasında onları devre dışı bırakma gayretleri, Hindistan’da ve İslâm dünyasının münferit yerlerinde bir tip modernist anlayışı ortaya çıkarmış olsa da, bu oluşumların uzun vadeli olamadığına, oryantalist etki altında oluşan anlayış ve yorumların zamanla  aslî mecrasına intikal ettiğine şahit olmaktayız. Aslında vahyin nüzulünden itibaren İslâm’ın tebliğ edilip öğrenilmesi ve hayata intikal ettirilmesinde, kesintisiz bir şekilde tefsir, fıkıh, kelam, tasavvuf gibi bilim ve disiplinlerin, İslâmî gelenek ve kurumların oluşumunda Kur’an-Sünnet ve hadisler arasındaki beden ve ruh gibi parçalanamaz bir bağ ve bütünlük mevcuttur. Bu bağ ve tevhidi bütünlük, onları birbirinden koparmayı amaçlayan bütün tasarrufları başarısız kılacak bir mahiyettedir. Bunun böyle olması, sünnetin sözlü formu olan hadislerin, zaman içerisinde birtakım tarihi, kültürel, sosyal vb. şartların içerisinde oluşan İslâmî disiplinlerin, gelenek ve kurumların gözden geçirilmeyeceği, bir daha üzerlerinde değerlendirmeler yapılmayacağı, kritikçi yaklaşım ve yorumlarla, zenginleştirmelere konu olmayacağı anlamına gelmez. Hikmet arayışı içerisinde olması gereken Müslümanların insanlığın bütün bilgi birikimine ve evrensel tecrübesine açık olmaları aslında dinin teşvik ettiği bir durumdur. Ancak bu açılım, farklı tecrübeleri kendi medeniyet çerçevesi içerisinde kalıp özümseyerek, temellere sahip çıkarak mümkün olabilir. Nitekim bir zamanlar Endülüs’ten, İstanbul’dan ve Bağdat’tan etkilenen Batılılar bunu yapmışlar, Müslümanların ilim ve kültür zenginliğinden istifade ederken kendi medeniyet çerçeveleri içerisinde kalarak dönüşüm sağlamışlardır. Ne yazık ki Batı kültür ve medeniyeti ile karşılaşan Osmanlı aydını, mağlubiyet psikolojisinin de etkisiyle böyle bir dönüşümü sağlayamamış, aslî kaynaklarından koparak önemli ölçüde tarih ve medeniyet bilincini kaybetmiştir.

İnsan kavramlarla düşünen bir varlıktır. Dolayısı ile herhangi bir kültür çevresine mensup insan ve toplumun dönüştürülmesi, yeni kavramların üretilmesi veya da mevcut kavramların içeriklerinin belirli bir amaca göre yeniden doldurulup dizayn edilmesiyle mümkün olmaktadır. Müslüman toplumları kendi hedef ve politikaları doğrultusunda dönüştürmeyi amaçlayan oryantalizm ve benzeri akımların, birtakım merkezlerin de yapmak istedikleri budur. İslâm tekdir ve kaynağı da herkesin malumudur. Kur’an İslâm’ı, Arap İslâm’ı, Türk İslâm’ı, Alevi İslâm, Sünnî İslâm’ı gibi kavramlar Müslüman toplumun bilincine hükmetmeyi, kavramları aslî mecrasından saptırarak onu dönüştürmeyi amaçlayan üretilmiş kavramlardır. Hele iman, ibadet, ahlak, muamelat ve hukuk alanlarında koyduğu prensip ve hükümlerle insan ve toplum hayatını tevhidi bütünlükle her boyuttan kavrayan, Müslümanların teferruatta üzerinde ihtilaf ettikleri noktalar olsa bile bin yılın üzerinde ittifak halinde ve kesintisiz bir şekilde  yaşamaya çalıştıkları İslâm’ı “Arap İslâm”ı, hatta daha özelde “Emevî İslâmı” olarak isimlendirmeye çalışmak, söz konusu merkezlerin etkileriyle oluşan bir durumdur. Bu tip yaklaşımların, milletin ve kültürün oluşumunda din yerine etnik yapıyı ve dili merkeze alan, dini töreye ve folklorik unsurlara indirgemeye çalışan, İslâm’ın medeniyet tasavvurunu, ümmet ruhunu neredeyse yitirmiş milliyetçi ve ulusalcı çevrelerde zemin bulduğuna şahit olmaktayız.

“Ilımlı İslâm” söylemi de oryantalist çevreler ve birtakım tink-tenk merkezleri aracılığı ile üretilmiş kavramlar silsilesi içerisinde yer almaktadır. İslâm tabiatı gereği zaten aşırılıkları reddetmekte, ifrat ve tefritten kaçınılmasını istemekte, Müslümanları orta (mutedil/dengeli) ve hayırlı bir ümmet/millet olma noktasında teşvik etmektedir. İslâm’ın doğası esas alındığında, kavramın ne kadar uyduruk olduğunu ve politik amaçlı üretildiğini anlamak zor değildir. Ilımlı İslâm projesinin, 1990’lardan sonra özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra dünyanın yeniden şekillendirilmesine matuf çalışmalara kadar uzandığı söylense bile, aslında söz konusu projenin adı konulmamış şekilde çok daha eskilere uzandığı kabul edilmelidir. Müslümanların medeniyet tasavvurlarının ve geleceğe matuf iddialarının yok edilmesi, zulüm ve haksızlıkların (fitnenin) engellenmesi noktasında sahip oldukları evrensel bakış açısının ve ideallerinin tüketilmesi ılımlı İslam projesiyle bağlantılıdır. Müslüman toplumlar arasında dayanışmanın zeminini oluşturan ümmet ruhunun kaybedilmesi, İslâm’ın etnik yapıyı ve dili merkeze alan ulusçu ve seküler/pagan bir mantık zemininde dünyadan ve sosyal hayattan kopuk bir şekilde anlaşılıp yaşanmasını hedefleyen laikçi bir zihniyetin egemen olması Batı’nın ve oryantalist merkezlerin ılımlı İslâm projesinin hedeflediği şeydir.  Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezinden ve 11 Eylül hadisesi ve sonrasındaki olaylardan hareketle bir İslâm terörü yaratılmak istenmiş, dünyanın yeniden şekillendirilmesinde Müslümanlar terörizmle damgalanarak hedef tahtasına oturtulmuştur. Bir zamanlar Saddam Hüseyin’i ve Afganistan’da Rusya’ya karşı mücadele veren güçleri destekleyen Amerika ve Batı, politika ve hedefleri doğrultusunda desteklediği bu kesimleri suçlu ilan edip hedef tahtasına oturtarak işgallerini gerçekleştirmiştir. Provokasyon, saldırı ve işgallerle Bir taraftan terörize edilip şeytanlaştırılmaya çalışılan bir İslâm, diğer taraftan Türkiye ve Malezya gibi ülkeler üzerinden güya radikal İslâm’a karşı oluşturulmaya çalışılan ılımlı bir İslâm projesi(!) Bütün bu sıkıntılı dönemde Türkiye’de AKP gibi İslâm’a duyarlı bir partinin halkın çoğunluğu ile iktidar olması, söz konusu kavramın -analiz edildiğinde AKP ve seçmenlerini (ılımlı Müslümanlar olarak) tanımlama noktasında spekülatif olarak kullanımı yerine oturmasa bile- zamanın ABD Dışişleri Bakanı tarafından kullanımını ve tedavüle sokulmasını kolaylaştırmış olmalıdır. Amaçlanan şey ise, Türkiye başta olmak üzere diğer İslâm ülkelerinin Batı’nın çıkar ve politikalarını merkeze alan yeni dünya düzenine entegre edilmesi olmalıdır. Durum böyle iken Ilımlı İslam konusunun AKP ve Türkiye Müslümanları üzerinden tartışılmaya çalışılması, günlük politikaya, kısır çekişmelere ve haksız suçlamalara alet edilmesi konunun gerçek mihverinden saptırılması anlamına gelebilir. Herkesin bir hesabı varsa, şüphesiz Allah’ın da bir hesabı vardır.
 
(Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ, 11 Ağustos 2009)

--------------------------------------------------------------------------------

[1] bk. Ahmet Kavas, “Geçmişten Günümüze Fransız Şarkiyatçılığı ve Kurumları”, Oryantalizmi Yeniden Okumak-Batı’da İslâm Çalışmaları Sempozyumu, 11-12 Mayıs 2002 Adapazarı, D.İ.B. Yayınları, Ankara 2003, s. 111.

[2] bk. Ahmet Kavas, “Geçmişten Günümüze Fransız Şarkiyatçılığı ve Kurumları, s. 112-113.

[3] Eser için bk. Edward Said, Oryantalizm, çev. Nezih Uzel, İrfan Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1995.

[4] bk. Mahmut Mutman, “Oryantalizmin Gölgesi Altında: Batı’ya Karşı İslâm”, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, Derleyen: F. Keyman ve arkadaşları, İletişim Yayınları, İstanbul 1996, s. 28-31.

[5] Geniş bilgi ve değerlendirme için bk. Recep Şentürk, “Oryantalizm ve Sosyal Teori”, Oryantalizmi Yeniden Okumak-Batı’da İslâm Çalışmaları Sempozyumu, 11-12 Mayıs 2002 Adapazarı, D.İ.B. Yayınları, Ankara 2003, s. 45-47.

[6] Konu ile ilgili eser için bk. Namık Kemal, Renan Müdafaanâmesi, Yayınlayan: M. Fuad Köprülü, Milli Kültür Yayınları, Ankara 1962.

[7] Geniş bilgi ve değerlendirme için bk. Mehmed Said Hatiboğlu, “İrtica Nerede?”, İslâmiyât, C. X, Sayı: 2, nisan-haziran 2007, s. 9-23

[8] Mehmet Doğan, “Batılılaşma: Mağlubiyet İdeolojisi”, EskiYeni, Sayı:8, Kış 2008, s. 58.
 

 




SİYASET SOSYOLOJİSİ VE PSİKOLOJİSİ KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



SDE, “Türkiye’de İletişimin Denetlenmesi” analizi yayınlandı...
19.07.2010 11:06:02

SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay’ın yeni kitabı “Korku ve İktidar” kitapçılarda...
09.07.2010 09:38:27

SDE "Yeni Rusya" Çalışması Yayınladı...
07.07.2010 11:11:11

"Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi" 10-12 Aralık 2010 tarihinde gerçekleştirilecektir...
28.06.2010 16:15:43


<Temmuz 2010>
PtSaÇaPeCuCtPz
2829301234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930311
2345678

Anayasa Paketinin oylanacağı referandumda ne yönde oy kullanırsınız?

Evet
Hayır


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya