BAŞLARKEN…
Türkiye’de stratejik düşünce ve bu amaçla faaliyet gösteren kamu ve özel kuruluşların modern anlamda evriminde önemli yer tutacak olan ‘Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün bu web sitesindeki ilk yazımızda, ‘stratejik düşünce’ anlayışına ilişkin bir şeyler yazmak istedim.
Bu alanda çalışan farklı disiplinler ya da meslek gruplarından gelen akademisyenler, araştırmacılar, bilim adamları, askerler ve bürokratlar bulunmaktadır. Bunlar genellikle çalışmalarını ya tamamen bireysel çabalarla ya da ülkemizde özellikle son 20 yıl içerisinde oluşmaya başlamış henüz onlu rakamlarla ifade edebileceğimiz değişik stratejik araştırma merkezi bünyesinde sürdürmektedirler. Bu çabalar ülkemizde bir ‘stratejik düşünce’ anlayışının gelişmesinde kuşkusuz önemli katkılar sağlamaktadır.
Fakat bugün ülkemizde ‘stratejik düşünce’ anlayışı konusundaki gelişim trendinin bir takım temel eksikleri olduğunu da vurgulamak gerekiyor. Zira ‘stratejik düşünce ve analiz’ sadece uluslararası ya da bölgesel temelde olmakta ve temelde dış politika yapımına yönelik kalmaktadır.
Toplumsal sorunlarla sosyal ve siyasal hayata ilişkin konularda önemli araştırma ve çalışmaları bulunan az sayıda resmi ya da sivil kuruluşu bunun dışında tuttuğumuzda, özellikle ülke içi gelişme ve sorunlara ilişkin çok boyutlu stratejik plan ve analizlerin yapılmasına katkıda bulunacak bir stratejik düşünce anlayış ve yapılanmasının çok da yerleşik olmadığını iddia edebiliriz.
Ülke olarak, en derin ve uzun süreli sosyal ve siyasi sorunlarımızın çözümünde bir politika arayışına girdiğimizde dahi, çoğu zaman el yordamı ile ya da bireysel, dar kapsamlı ve kısa vadeli çalışmaların rehberliğine sığınmak zorunda kaldığımızı görüyoruz. Bu ise, temel sorunlarımıza ilişkin uzun vadeli kalıcı çözümler için tutarlı politikaların üretilmesini mümkün kılmamaktadır.
Geçmişten mevcut olan bir stratejik düşünce anlayışının yoksunluğu, neticede ülkemiz sorunlarına yönelik günlük ya da geçici uygulama ya da politikalara yöneltmiş, mevcut problemler zaman içerisinde derinleşerek ve büyüyerek günümüzdeki halini almıştır.
‘Stratejik düşünce’, kuşkusuz buna imkân sağlayacak değişik alanlardaki bilimsel çalışmaların olmadığı anlamına gelmemektedir. Bilimsel çalışmalar, ilgi alanlarına göre (bilimsel) bilgiyi üretmekte, bundan yararlanmak ise daha farklı ve ileri düzey çabaları gerekli kılmaktadır. Yani bilgi, bir anlamda stratejik düşünce yoluyla kullanıma girmekte, stratejik aklı gerektirmektedir.
Stratejik akıl ise, konuyu ya da sorunu önce doğru anlamayı gerektirir. Doğru anlamak ise soruna ya da konuya nüfuz etmeyi zorunlu kılar. Nüfuz ise, bir vizyon, perspektif ve derinlik gerektirir. Nüfuz etmeden soruna çözüm aramak, çoğu zaman sadece aldatıcı görüntüye kapılmakla sonuçlanır. Örneğin terörizm olgusunu bir bütün olarak sadece ekonomik, geri kalmışlık, eğitimsizlik ve demokrasi eksikliği gibi nesnel şartlarla açıklayan yaklaşımların yanıldıkları daha sonraları anlaşılmıştır.
Bu nedenle bu tür kuruluşların bünyesindeki uzman envanteri, bilgiyi üreten ve üretilmiş bilgiden düşünceyi üreten nitelikte olmalıdır. Stratejik düşünce, dayandığı bilginin sağlıklı olduğu ölçüde sağlam temellere dayanır. Bu nedenle stratejik düşünce, aslında sadece entelektüel bir faaliyet değil, aynı zamanda ve büyük ölçüde bilimsel bir faaliyet alanıdır.
Stratejik düşünce kuruluşlarının yarattığı katma değer ve toplumsal temeldeki platformdaki etkisi, kuşkusuz bu kurum ya da kuruluşların özel ve siyasi kurumlarla olan ilişkilerine ve tabii ki toplumla olan yakınlığına bağlıdır. Bu nedenle stratejik araştırma ve düşünce kuruluşlarının kamusal, sivil, askeri ve siyasi kurumlarla bilgi paylaşımı ve ortak çalışma alanları oluşturmaları, ayrıca kamuoyu ve topluma yol gösterici ve aydınlatıcı bir misyon üstlenmeleri gerekir.
Stratejik araştırma ve düşünce kuruluşları, neticede bir ülke ya da toplum için bir entelektüel birikim yaratır. Bu entelektüel birikim, o toplumun geleceğine yön verir. Milli ya da yerel olduğu ölçüde kendi geleceğine yön vermek isteyen harici unsurlara karşı bir denge, savunma alanı oluşturur. Toplumsal hastalıklara, yıkıcı unsur ve tehditlere karşı adeta bir alarm ve bağışıklık sistemi yaratır.
Fakat bu fonksiyonların ifası, büyük ölçüde bu kuruluşlarda faaliyet gösteren uzman ve stratejistlerin entelektüel formasyonlarına ve insani vasıflarına bağlıdır. Stratejist, içinde yaşadığı toplumu ve çevresini çok iyi tanımak zorundadır. Çünkü stratejik düşünce etiksel ve pratik anlamda bir takım tuzakları da bünyesinde barındırır. Zira sadece zekâ ve maddi gücü esas alan bir stratejik akıl, sadece o maddi güce hizmet eder ve onu ‘ötekine karşı’ yenilmez kılmayı amaçlar. Dolayısıyla her şey maddi gerçek ve hedeflere göre şekillenir.
Bu nedenle Batı merkezli geleneksel stratejik düşünce, hep ‘ötekileştirici’ ve ‘kendi-merkezci’ olmuştur. Ötekileştirme, aynı zamanda her zaman kontrol edilebilir bir düşman yaratmaktır. Her şey, kendisi ve çoğu zaman suni bir düşman olan öteki arasındaki ilişki çerçevesinde anlam kazanır ve sadece bir satranç oyunundan ibaret gibidir.
Onlar için strateji her zaman güçlü ve hâkim olmak; araçlar ise güç ve taktiktir. Politikaları realizme ve gerektiğinde toplum mühendisliğine dayanır. Üzerine strateji geliştirmek istedikleri toplumların zayıf yanlarını, bir halk tabiriyle yumuşak karınlarını ya da güçlü yanları ve direnç noktalarını araştırmak için etütler yapmak, onları izlemek bunların tipik karakteridir. Oryantalizm (Şarkiyatçılık, müsteşriklik), böyle bir şeydir ve nitekim Batı literatürü, bizden önce bizimle ilgili yapılan çalışmalarla doludur.
Onlar için idealizme esasta asla yer yoktur, ama görünüş itibarıyla da aslında hep kendi merkezli söz de evrensel değerlere dayalı bir idealizm vardır. O halde stratejik düşüncede farklı olmak neyi gerektirir? Bilimsel bilgi üretip aklımızla yorumlarken, aynı zamanda kalbimizle de bütün insani, milli ve manevi değer ve kaynaklarımızla hissetmeyi.
Stratejik düşüncede farklı olmak başarılı olanı taklit etmeyi değil, farklı ve daha doğru olanı üretmeyi; geleceğe dönük tahminlerde bulunmayı değil, gerçekçi verilere dayalı sağlıklı öngörüler doğrultusunda geleceği inşa ve ona liderlik etmeyi gerektirir.
Stratejik düşüncede farklı olmak, diğerlerinden farklı bir şeyler üretmek ya da onlardan farklı şeylere sahip olmak da değildir. Önemli olan kendi değerlerimiz, özümüz, vizyon ve misyonumuza uygun bir ilkeler bütünü içinde geleceğe rehberlik etmektir. Unutulmamalıdır ki kendisine ait bir strateji geliştiremeyenler, başkalarının stratejik planlarının hedefi ve bir parçası haline gelecektir.
Strateji geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bir köprü ve mevcut olanla gelecekte olması beklenen ve istenen arasındaki bağdır. Bu yönüyle stratejik düşünme, bulunduğumuz yerden hareketle gelecekteki yer ve konumumuzu belirlemeyi ve bunu gerçekleştirmemizi sağlayacak alternatif yol ve araçları keşfetmeyi sağlar. Bu nedenle önce kendi konumumuzu tanımlamak ve misyon ve vizyonumuzu iyi ortaya koymak zorundayız. Tabii ki bunu kendimizi başkalarıyla birlikte alarak, ama ötekileştirici olmadan, diğerini de önemseyerek yapmak zorundayız.
Her şeyden önce farklılık yaratacak ‘stratejik düşünce’ arayışında olmak gerekmektedir. Bu nedenle ‘bilgi sahibi olmadan (doğru, adil ve gerçekçi) fikir sahibi olunamayacağı’ düsturunun yanında; sorumlu konuşmanın kurallarının gerektirdiği bir şekilde ‘sağduyulu’ olma gayretimiz de temel ilkemiz olacaktır. Çünkü stratejik düşünce, aynı zamanda bir sezgi işidir.
Günümüzde artık stratejik düşünce, tarihin belirli dönemlerinde zaman zaman görüldüğü gibi sadece mekânın (coğrafyanın - jeopolitiğin) ve maddi gücün (askeri, ekonomik, politik vs.) sağladığı güç ve imkânlara bağlı olarak değil; aynı zamanda inanç, değer, kültür ve farklı sosyal sermaye unsurlarını birer güç unsuru haline getirme arayışı içersinde gelişmektedir.
Bu anlayışın bir parçası olarak, güç mücadelesi sadece maddi unsurlar çerçevesinde değil, aynı zamanda gerçekte birer güç unsuru olan kültür ve inanç havzalarının değişik toplum mühendisliği araçlarıyla etkilenmesi ve dönüştürülmesi noktasında olmaktadır. Kadife devrimler, İran’daki son olaylar ve yeni süreç ve dünyanın değişik yerlerindeki benzeri konjonktürel gelişmeler de nitekim bunu doğrulamaktadır.
Bir toplumun sahip olduğu inanç ve değerler sistemi, o toplumdaki her türlü insan etkinlik ve örgütlenmesinin niteliğini de belirler, o topluma kimliğini verir ve daha da ötesinde bir zihniyet ve algılama biçimi oluşturur.
Dolayısıyla bir ülkenin ya da toplumun gerek kendi yakın coğrafyası içerisinde ve gerekse uluslararası ve küresel eksende güçlü olması ve hedeflerine ulaşması, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sadece sahip olduğu maddi güç imkânları ve mekânsal konumuna bağlı değil, aynı zamanda bütün sosyal sermaye unsurlarını değerlendirme, güce dönüştürme ve bu çerçeve içerisinde zihinsel ürünleri ve günlük sosyal hayatın yaşantı biçimlerini etkilemesine bağlıdır.
Bu noktada en etkili strateji; bireysel farklılıkları göz ardı etmeden toplumu ortak değerler etrafında birleştirme olmalıdır. Bütün sosyal problemler ve yarattıkları tehditlere karşı en önemli güvence budur.
Bu nedenle öncelikle amacımız sosyal bilimlerin rehberliğinde stratejik anlamda doğru düşünmek, sosyal olay ve olguları doğru anlamak ve bu çerçevede stratejik bir akıl üretmek olacaktır.
(Ertan Beşe, Savunma-Güvenlik-Terör Masası, 18 Ağustos 2009)