Sıradanlığa Övgü: Yoksa Siz Bizim Hâlâ Küreselleştiremediklerimizden Misiniz?
Başlığın Türkçedeki en uzun kelimeyi barındıran “Yoksa siz bizim hâlâ Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” tekerlemesine nispet eder gibi durduğunun farkındayım. Siyasî tarihçiler için önemli milatlardan biri olan Berlin Duvarı’nın yıkılması ile başlayan Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üzerinden yaklaşık bir kuşak geçti. Sovyetlerin dağılması başka ayrılıkları da tetiklerken Yugoslavya’daki çözülmede birçok insanlık trajedisi -“soykırım” kavramını tembellikle karışık bir hoyratlıkla kullanmayı sevmediğimden- yaşansa da 1 Ocak 1993’te Çekoslovakya tek bir kurşun dahi atılmadan Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak sulh-ü-salâh ile ikiye bölündü. II. Dünya Savaşı’ndaki Alman işgali ve kısmî ilhakını saymazsak, yetmiş yıldan fazla ömrüne rağmen Çekoslovakya başarılı bir isim tamlaması ama fazlasıyla iğreti bir siyasal birliktelikti. Bundan dolayı, yaş itibariyle benim gibi orta kuşak ve üstüne merdiven dayamışlar hariç, gitmesek de gelmesek de uzakta bir ülke olan Çekoslovakya artık ne zihinlerimizi ne de tekerlemelerimizi meşgul etmektedir. Berlin Duvarı’nın yıkılması ile yaşanan travmayı idrak edemeyenler için, başta 2004 Altın Küre ödülü olmak üzere birçok ödül toplayan ve Türkçeye “Elveda Lenin!” olarak çevrilen Good Bye Lenin! (2003) filmini izlemelerini hararetle tavsiye ederim.
Dilimize pelesenk olan ve en kısa yazı ve/veya söyleşide hatta olur olmaz her yerde bile iflah olmaz tiryakiler gibi kullanmadan rahat edemediğimiz “küreselleşme” kavramı sanki Sovyetler dağılıp Soğuk Savaş sona erdi de öyle sahnede yerini almış gibi bir tat bırakmaktadır dimağlarımızda. Zaten önce ekmekler bozulduğu için bu sürecin de ancak tüfeğin icat olup mertliğin bozulması gibi etkileri olmuştur. Kıyamet imgesine perçinli “Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.” olasılığıyla katmerleşmiş Pavlov’un köpeği misali pek muhtemel bir nükleer savaşa şartlanmış bir dünya, güvenlik endişeleriyle halının altına süpürdüğü her şeyle beklemediği bir anda karşılaşınca Pandora’nın kutusu açıldığındaki şaşkınlığa dûçar oldu. I. Körfez Savaşı öncesinde baba George Bush’un ağzından “Yeni Dünya Düzeni” belki de hal-i-pür mealimizi en iyi anlatan ifade olduğundan hafızalarımıza sebatkâr bir hat ustasının divitinden bir nakış zarafetiyle kazındı. Aslında devrimciliğinden çok evrimciliğiyle hatta statükoculuğuyla bilinen Milli Şef’in “Yeni bir dünya kurulur biz de orada yerimizi alırız” düsturuna ziyadesiyle bağlı kraldan çok kralcılar, “Kral öldü yaşasın yeni kral” borazancılığına sapmakta beis görmediler. Madem ki; küreselleşecektik ve bu bir anlamda -ama en banal kullanımıyla- Yeni Dünya Düzeni idi, onu da en iyi devletimiz bilirdi. Yoksa öyle değil miydi? El-cevap: Başlıkta belirttiğim üzere biz sıradan faniler de bir şeyler bilebiliyorduk artık ve bu bilgiyle bir şeyler de yapabildiğimizden dünya iktidarından daha fazlasını ister olduk.
“Küreselleşme” kavramına haksızlık edip enikonu yirmi yıllık yeni bir süreç, hadi cümle içinde ilk kullanımıyla elli yıllık bir geçmişi olduğunu iddia etmek yerine, insanlık tarihinin bizatihi kendisi olduğunu varsaymak meseleyi kanaatimce daha yerli yerine oturtacaktır. İnsanın içinde yaşadığı gezegeni geometrik anlamda küre olarak fark etmesi oldukça uzun bir zaman aldığı doğrudur. Ama insanın coğrafî ve diğer bütün hareketlilikleri, küreselleşme dediğimiz bu süreci -tespit edebildiğimiz ve edemediğimiz haliyle- ilmik ilmik örerek tarihin kendisi olarak karşımıza çıkarmıştır. Elbette bugün küreselleşme kavramıyla en çok vurgulananın finansal boyutu olması, sıradan insanların yabancı döviz (foreign exchange-forex) piyasaları aracılığıyla daha önceleri dünya ekonomisinin edilgen faktörleri yerine daha etkin aktörleri haline gelmesi iledir. Bunu söylerken elbette ulusal merkez bankalarının ve haşmetlû maliye bürokrasilerinin yok olduğunu iddia edecek kadar safdilli değilim, ama parlaklıklarını yağmurla oksitlenerek kaybeden gotik heykellere benzediklerini rahatlıkla dillendirebilirim. Hatta Avrupa Merkez Bankası örneği meramımı anlatmakta oldukça mahirdir. Siyasal anlamda da demokratikleşmeyi daha fazla tetikleyen bu süreç, totaliter ve/ya otoriter yönetim sevdalılarının dillerinden düşürmediği “iktidarın sokağa düşmesi”ni ya da “ayakların baş olması”nı daha fazla pekiştirmektedir. Bunu söylerken de “oligarşinin tunç kuralı”nın da farkındayım ama hem oligarşinin, hem tuncun hem de bu kuralın artan metal yorgunluyla gün geçtikçe daha çok ergidiğinin de bilincindeyim.
İşte küreselleşme, sıradan insanların bütün süreçlere daha fazla müdahil olabilmelerini ve şekillendirmelerini mümkün kılmaktadır. Sıradan insanlar sadece süreçleri değil yapıları hatta topyekûn sistemi bile kurucularından ve geliştiricilerinden daha fazla etkilemektedir. Aslında küreselleşme ile yaşadığımız sıradanlığa övgüden başka bir şey değildir. Mesela, bu yazarın Microsoft ofis programlarını vasat düzeyde kullanabilmek hariç bilgisayar konusunda bir becerisi yoktur. Yani; bilgisayar konusunda fevkaladenin fevkinde sıradan biriyim. İlginç olan da benim bu zafiyet düzeyindeki sıradanlığımın Bill Gates başta olmak üzere bu programı icat eden ve geliştirenlerin en çok itibar etmeleri gereken cihet olmasıdır. Nasıl ki; ben bu teorik yazının daha fazla kişi tarafından anlaşılmasını temenni ettiğim gibi. Sadece bir bilgisayar programı veya bir yazı değil, bir ekonomik ve/ya siyasal programın başarısı da sıradan insanlara ne kadar hitap ettiğine bağlıdır. Belki de sosyal Darwinizmin en çok çuvalladığı nokta burasıdır. Çünkü bir sistem varlığını, sistemi oluşturan parçaların ona ne kadar uyum sağlayıp hayatta kalmalarından çok onlara tanıdığı hayat hakkıyla devam ettirebilir. Yoksa sadece sisteme uyum sağlayamayanlar değil sistemin kendisi yok olup gidecektir. Bundan dolayı her sistem ile sistemi oluşturan parçalar arasında interaktif bir ilişki mevcuttur. Bir sistemin tasarlayıcılarının bunu göz ardı etmesi düşünülemeyeceği gibi sistemi çalıştıranlar da bundan saptıkça sistem S.O.S vermektedir. Küreselleşme yaşadığımız dünyayı demokratikleştirdikçe sıradan insanların etkisine açık kılıp onları sisteme entegre etmektedir. Burada demokratikleşmeden kastettiğimin seçme-seçilme ilişki çerçevesinde basit bir marangozluk eseri olan oy sandığından daha fazlası olduğu zaten izahtan varestedir. Bunda da finansal küreselleşmenin başrolü oynaması şaşırtıcı değildir çünkü para akıcılığı ile sistemin katılığına akılcılık (rasyonalite) yükler.
Küreselleşme seçkinliğin sınırlarını bilgiye kolay ulaşım olanakları ile de zorlamaktadır. Şöyle temel bir soruyla başlayalım: seçkinleri seçkin kılan nedir? Belki genetik faktörleri de listemize ekleyebiliriz ama benim asıl bahsetmek istediğim bilginin zorlukla üretildiği ve dağıtımın daha da sınırlandığı bir dünyadan yaşadığımız ontolojik ve epistemik kopuştan kaynaklanmaktadır. Artık bilgi, Umberto Eco’nun Gülün Adı romanında betimlediği haliyle manastır kütüphanelerinde zehirli sayfalarda saklanan bir şey değildir, bir “tık” uzağımızdadır. İnternet, cep telefonu hatta 3G gibi iletişim teknolojilerindeki dönüşümlere ulaşım alanında da yaşanan paralel devrimler ile uzaklar yakın olmuş ve insanların hareketliliği artmıştır. Bütün bu gelişmeler insana, küresel sorunların yerel ve/ya ulusal meselelerinden daha başat olduğunun farkına varmasına icbar etmektedir. Yoksa domuz gribi bir meselemizin olmaması gerekirdi.
Türkiye’de son günlerde iktidarın biraz da darbeseverlere karşı taktiksel sebeplerle “demokratikleşme” olarak adlandırdığı ve koordinatörlüğünü üstlenen İçişleri Bakanının toplantı üzerine toplantı ile taçlandırdığı süreç, acaba Myanmar’daki muhalefet lideri Aung San Suu Çii’nin ev hapsinden kurtarılması için dünyanın seferber olmasından bağımsız mıdır? Ya da ABD Başkanı Barack Obama’nın Harvard profesörü Henry Louis Gates ile onu tutuklayan polis memuru James Crowley’i Beyaz Saray’da ağırlamasından muaf mıdır? Türkiye’de veya başka bir ülkede memur ve/ya işçi sendikalarının istedikleri zam ve alacakları muhtemel cevap, IMF ile pazarlıklardan ve küresel malî krizden ilintisiz midir? Bütün bunlar bu yazıyı bilgisayarınızda veya cep telefonunuzda bir internet sayfası üzerinden okuyabilmenizden arî midir? Zannetmiyorum. Küçük parçaları bir araya getirdiğimizde algı dünyamıza daha fazla bilginin sağanak halinde yağdığını görebilir ve böylece biz sıradan Liliputların Güliver’i yakalayıp bağlayabilmesinin daha mümkün olduğu bir dünyanın ortaya çıktığını fark edebiliriz. Nasıl ki Kürt sorunu Kürtlere bırakılamayacak kadar mühimse, Türkiye’nin de yaptığı açılımları herkesin yekdiğerinin himmetine muhtaç olduğu bir ortamda “kerameti kendinden menkul şeyh” edasıyla yapması söz konusu değildir. Hepimizin artan bir şekilde kelebek etkisinin sarmalında olduğumuzu akılda tuttuğumuzda sıradanlığa dair övgümüz anlam kazanacaktır.
(Doç. Dr. Murat ÇEMREK, Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, 19.08.2009)