Devletlü Bürokrasi
“Devletlü bürokrasi”, Türkiye’nin siyasî geleneğine Tanzimat’tan miras kalan yapının adıdır. Genelde aydın despotizmi yahut kameralizm olarak da adlandırılan bu yapı, devletin varlığı ile kendini özdeşleştirmiş ve onun güçlenmesiyle kendinin de palazlanacağına inanmıştır. Hâkimiyetini baltalayan her unsura şüpheyle bakan devletlü bürokrasi, devletin hikmet-i vücûdu olduğuna inandığı unsurları da dayatmaktan çekinmemiştir. Böylece devleti meydana getiren bütün unsurları birbirine eşit kılarak merkezî bir sistem yaratmak istemiştir. Fransız ihtilâli söz konusu düşüncenin en önemli etkenlerinden biri olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda ulus-devlet anlayışının egemen olmasıyla kameralist düşünceyi savunanlar, devletin görevinin uyruklarını eğitmek, onları birey haline getirmek ve merkezî yönetim sayesinde vergilerin kolayca tahsilini sağlayarak devletin bütün kurumlarını güçlendirmek istemiştir.
Türkiye’nin modernleşme hamleleriyle birlikte işlerlik kazanan siyasal otoriterlik, bu uğraşısında halkı dışlamış ve yine Jakoben zihniyetin “halka rağmen halk için” düstûrundan etkilenen aydınlar eliyle devletin bekâsı adına kimlik inşâ etme çabası içine girmiştir. Böylece devletlü bürokrasi, uzun yıllar toplumsal hafıza ve bireyin zihniyet dünyasını biçimlendirerek varlığını sürdürmüştür.
Günümüz Türkiye’sinde siyasî yapıyı anlayabilmek için on dokuzuncu yüzyılın başlarında ortaya çıkan bu devletlü bürokrasi’nin bilinmesi gerekmektedir. Türk demokrasisinin önündeki en büyük sorun da bu zihniyettir. Bugün hâlâ belirli siyasî görüşlerin ve ideolojilerin gerçekleşmesi uğruna devleti mücbir bir siyasî araç hâline getirmek isteyen devletlü bürokratlar bulunmaktadır. Kendi görüşlerinin mutlak doğruluğunu kanıtlamak için muhayyel düşmanlar yaratmak; ritüelleri, sembolleri ve bireysel özgürlükleri devletin bekâsı karşısında en önemli tehlikeler olarak göstermek, bu zihniyetin olmazsa olmaz metotlarından biridir. Bu hem mensup olduğu sınıfın ve hem de devletlü bürokrasi zihniyetinin yaşaması için gereklidir. Devlet kurumlarını idare eden veya etkileyen kimseler, bir sosyal grup oluşturarak benimsedikleri ideolojiyi gerçekleştirmeyi ve kendilerince tehlikeli buldukları şeylerin önünü almayı vatanî bir görev kabul ederler.
Devletlü bürokrasinin en önemli sorunlarından biri, halkı tanıyamaması ve halka yeterince nüfuz edememesidir. Aslında bu onun için pek de önemli değildir. Zira o, devleti bir araç olarak kullanarak tepeden inmeci bir metot benimsemiş ve bu sayede halkı şekillendireceğini düşünmüştür. Toplumun kendi içinde ve kendi iç dinamikleriyle yaşadığı değişim onun için pek önemli değildir. O kimliği inşâ eder; bu kimliğin ritüellerini, simgelerini belirler; halka bu kimlik etrafında rahatça hareket edebileceği bir manej alanı yaratır ve söz konusu alanı demokrasi ve özgürlükler alanı olarak tanımlar. Bazen “halka doğru” popülist söylemleri ile halkı kazanmaya çalışırsa da, asıl amacı onun etrafından şöyle bir dolaşmaktır. Halk kadîm zamanlardan beri hâla sürüdür ve kendileri de bu sürüyü güdecek çoban.
Tanzimat’tan günümüze değin, devletlü bürokrasinin biçimlendirdiği siyasî ve toplumsal yapının günümüzde açılımlar adı ile sorgulanmaya başlaması esasında tarihin, halk ile devletlü bürokratik yapının, demokrasi ve militan demokrasinin hesaplaşmasıdır. Bu kökleşmiş yapı karşısında Cumhuriyet Türkiye’sinde halk ve devleti birlikte kucaklayan ender siyasî yapılanmalardan biri olan AK Parti rüzgârının, kayadan ne aparacağını zaman gösterecektir. Açılımlar konusunda başarılı olduğu takdirde siyaset sahnesinde uzun süre başarılı olabilecek yeni bürokratik geleneğin, hüsrana uğramasını dört gözle bekleyen ve bilenen devletlü bürokrasinin gelecekte nelere mal olabileceği ise meçhuldür.
(Yahya Kemal Taştan, Siyaset Sosyolojisi-Psikoloji ve Siyaset-Kamu Yönetimi-Hukuk-Eğitim Masası, Kıdemli Araştırmacı, 11.09.2009)