Devlet Politikası ve Düşünce Merkezlerinin Önemi
Dünyada olaylar hızla gelişiyor ve bazan bir yerde patlak veren olay tüm dünyayı etkileyebiliyor. Bazı devletler hazırlıksız yakalanınca o olayların girdabından kurtulamıyor.
Dünyada etkili devletler, her olayla ilgilenirler ve çıkarlarına göre davranırlar. Dünyadaki olaylarla ilgilenmek, büyük ve geniş uzmanlık alanları gerektirir. Her konuda uzman kadrolar, araştırmalar ve analizler ister.
Devlet kadroları genellikle, bürokratik işlemlerle meşgul oldukları için , büyük sayıda uzman tutmaya müsait değildirler. Dolayısıyla, araştırma, analiz ve çözüm arama çalışmalarını düşünce merkezlerine havale ederler.
Herhangi bir olay veya konu hakkında, düşünce merkezlerine, devlet tarafından, araştırma, analiz ve çözüm öneri projeleri iletilir. Gelen sonuçlar, devletin ilgili makamları tarafından incelenir ve devlet politikasına en uygunları seçilir ve uygulamaya konur.
Amerika Birleşik Devletlerinde birçok düşünce merkezi vardır. Bunların çoğu Washington DC’de bulunmaktadır. Her düşünce merkezi belirli bir düşünceye ağırlık verir ve ona göre çalışmalarını yapar, kendi düşüncesine göre politikalar önerir. Sonuçta devlet kendi kararını verir.
Başkan Bush döneminde, devlet politikasını etkileyen düşünce merkezlerinden en önemlileri şüphesiz ki Neo-Con’ların toplandığı American Enterprise Institute ve İsrail lobisinin toplandığı Washington Institute ve merkezi Newyorkta bulunan Council on Foreign Relations.
Bu ve bunlar gibi daha bir çok merkez, Amerikan devlet politikacılarına çok önemli bilgiler, fikirler, stratejiler ve taktikler vermişlerdir. Onyılın, elliyılın ve yüzyılın öngörüleri verilmiştir. Bu çalışmalara göre, yüzyıla kadar uzanan Amerikan politikaları çizilmiştir.
Türkiye artık günden güne kendi bölgesi olan Orta Doğuda gittikçe önemli roller ve açılımlar yapmaktadır. Bu hareket tarzı çok iddialı ve cesurcadır. Ancak, çok dikkatlice ve hesaplıca yapılmalıdır. Zira, geçmişi bilmeden geleceğe gidilmez.
Türkiye, Orta Doğuda bin yıllık hakimiyyet kurmuştur. Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları o zamanların süper devletleriydi. Değişik ırklardan ve dinlerden birçok halkı yönetmişlerdir. Kurdukları düzenler ve edindikleri bilgiler, binlerce belgeler halinde bugün devlet ve genel kurmay arşivlerinde açılmadan durmaktadır.
Unutulmaması gereken bir gerçektir ki Türkiye Cumhuriyeti, Musulu 1926’da kaybettiğinden beri doğu ve güney coğrafyasını bırakmış, yüzünü hep batıya çevirmiştir. Bölge politikalarından altmış beş yıllık uzaklaşma, ister istemez, Türkiyenin bin yıllık imparatorluk hafızasını yitirmesine sebep olmuştur.
1991 Körfez savaşına kadar Türkiye ciddi biçimde Orta Doğuyla ve özellikle Irakla ilgilenmemiştir. Bu tarihten sonra bile, istemeyerek, bölge politikalarına sürüklenmiştir.
Hem imparatorluk hafızasının kaybı hemde bölgeyle ilgilenen makamların ve kadroların acemiliği, ister istemez, bağışlanmaz hataların işlenmesine sebep olmuştur ve bugünkü zor şartlar oluşmuştur.
Bu zor durumu gösteren en güncel konu kuşkusuz ki Musul Türkleri (Türkmenler) ve Irakın durumudur.
Türkiye, şimdiye kadar, Irakla ilgili makamı üç defa değiştirdi. Türkiyenin, az da olsa, desteklediği Irak Türkmen Cephesi, 14 yılda, yedi başkan değiştirdi. Ama Musul Türkleri hala kendilerini koruyacak bir silahlı güçten ve kendi kendilerini yönetmekten mahrumdurlar. Irak politikalarına etkileri ise, sıfıra yakındır.
Son zamanlarda, Türkiye, madem ki bölgede aktif rol oynamak istiyor, o zaman bu işi ciddiyetle ele almalı ve bölgeye profesyonelce yaklaşmalıdır.
Hepimizce malumdur ki Türk Dış İşleri Bakanlığı bir devlet kurumudur. Bu bakanlık içindeki Orta Doğu Dairesinin kadroları ve bütçesi sınırlıdır ve devlet düzenine göre bir yıl önceden kararlaştırılmalıdır. Dolayısıyla, hareket mekanizması ağırdır. Bölgedeki ani değişimlere göre politika üretmek için, sınırlı kadrosu zorlanmaktadır ve her gereksinmeye cevap verememektedir.
Kaldı ki, herhangi bir bölgeyle ilgilenmek üzere atanan memurun, konusu hakkında uzmanlaşması bir yılı bulmaktadır. Ama bakanlık sistemine göre atamalar başlayınca, bu memur başka bir göreve atanmakta ve yerine konuyu bilmeyen başka bir memur getirilmektedir.
Dış İşleri Bakanlığı, tabiatı icabı, her konuda gerekli araştırmacı ve analizci uzman kadrolarını kendi bünyesinde barındıramayacağına göre, bu işi, uzman kadrolara sahip veya sahip olabilecek, düşünce merkezlerine havale etmek zorundadır.
Düşünce merkezleri, projelere göre uzman kadrolar oluşturur ve gerekli araştırmaları ve analizleri yapar ve sonuçta, çözüm önerilerini bakanlığa sunar.
Bu çalışmalar ve öneriler devlet arşivine girdikten sonra, Dış İşlerinde, bölgeyle ilgili hangi görevli olursa olsun, uzman olsun veya olmasın, bu çalışmalardan faydalanabilir.
Türkiyenin Selçuku ve Osmanlı imparatorluk coğrafyalarında (Orta Doğu, Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar ve Kuzey Afrika) etkin olabilmesi için aşağıdaki şartlar gerçekleştirilmelidir:
1- Devlet ve Genel Kurmay arşivlerinde yatan binlerce belgenin bir an önce güncel Türkçeye çevirilmesi için bir uzman kadrosunun kurulması gereklidir.
2- Bu belgelerin verdiği bilgilere göre ve geleceğe ışık tutması bakımından bu coğrafyalarda bulunan halkların geçmişi hakkında detaylı araştırmalar ve sunumlar hazırlanmalıdır.
3- Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Arap (Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir), Fars ve Afgan coğrafyalarında yerleşen, Türkçelerini yitirmiş ama bilinçlerini yitirmemiş yüzlerce Türk oymaklarının, bulundukları ülkelerle dostça ilişkilerin kurulmasında etkin olmaları bakımından, tesbiti gerekmektedir.
4- Irak, Suriye, İran ve Afganistanda Türklüklerini halen koruyan toplulukların, bulundukları ülkelerin, Türkiyeyle dostça ilişkilerin kurulmasında daha etkin hale gelmeleri için gerekli araştırmaların yapılması gereklidir.
(Orhan Ketene)