Dış Politikada Din
Avrupa Birliği (AB) bayrağındaki 12 yıldızın, gerçekten Hıristiyanlık’ın peygamberi olan Hazreti İsa’nın 12 havarisini temsil edip etmediğini bilmiyoruz. Fakat AB’nin Türkiye’ye yönelik politikalarında, Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasının etkisinin olmadığını söylemek oldukça zordur.
ABD’nin Irak’ı işgal etmesinde ve bu durumu ısrarla sürdürmesinde, Başkan George Bush’un bir Evangelist Hıristiyan olarak hareket etmesinin etkisi de, herhalde az değildir. En azından, Başkan Bush, uluslararası ortamda böyle algılamaya neden olacak bir söylem sahibidir.
Her ne kadar başka nedenleri olsa da Filistin-İsrail anlaşmazlığının ve çatışmasının temelinde iki farklı dinin olduğunu görmezden gelebilir miyiz? Özellikle de, her iki tarafta radikallerin işbaşında oldukları zaman çatışmaların yoğunlaştığı düşünülecek olursa, bu saptama daha da sabitlenmektedir. HAMAS’ın iktidarda olduğu ya da Hizbullah’ın etkili olduğu bir Filistin, İslam’dan ne kadar bağımsızdır?
Eğer İran Müslüman bir ülke, dahası bir İslam devleti olmasaydı, sahip olduğu nükleer güç, uluslararası ortam açısından yine bu kadar kayda değer olacak mıydı acaba? Hıristiyan bir İran, Ortadoğu’da, Batı için çok güvenilir bir ülke olmaz mıydı?
Hıristiyanlığın merkezi olarak Vatikan’ın uluslararası ilişkilerdeki etkisine ya da Vatikan’ın potansiyel gücüne karşı geliştirilen politikalara da çok çeşitli örnekler vardır. Örneğin, Vatikan’ın Güney Amerika üzerindeki etkisinden rahatsız olan devletlerden, yine Vatikan’ın, örneğin doğum kontrolü konusundaki görüşlerinden rahatsız olan çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren çok uluslu şirketlere kadar çeşitli uluslararası aktörler, farklı politikalara sahiptirler. 1980’lerde, sosyalist sistemin çözülmesinde ve rejimin değişmesinde, Papa’nın memleketi olması dolayısıyla da, ABD’nin, daha doğrusu CIA’nin Vatikan aracılığıyla Polonya’ya para aktarması çok da bilinmeyen bir durum değildir.
11 Eylül 2001’deki terör saldırıları sonrasında, dünyada “İslamî terör” kavramı yerleşmiş ve devletlerin dış politikalarında bir unsur olmuştur. Bu tarihten itibaren sürdürülen uluslararası terörle mücadele faaliyetlerinde, Müslüman ve Müslüman olmayan ülkeler ayırımın yapıldığı bir gerçektir. Hatta NATO gibi uluslararası örgütler düzeyinde sürdürülen mücadelelerde, ne kadar üstü örtülmeye çalışılsa da, uluslararası toplumda, özellikle de Müslümanlarda, algılama, düşmanın, komünistlerin yerine kendilerinin olduğu biçimindedir. Bu, NATO’nun varlık nedenidir, zira Doğu Bloku yıkılmıştır, yeni düşman İslam’dır; tehdit artık “kızıl” değil “yeşil”dirler.
Din, toplumsal kimliğinin önemli belirleyicilerinden birisidir. Dolayısıyla din, ulusal gücün unsurlarından olan ulusal karakterin ve ulusal moralin de bir motifidir. Bu nedenle, uluslararası ilişkilerde, göz ardı edilemeyecek bir olgudur. Bir devletin dış politikası, ne kadar “laik” olursa olsun, bir devletin toplumunun dinsel akideleri ne kadar zayıf olursa olsun, dinin dış politikada belirli bir etkisi vardır.
Dinin uluslararası ilişkilerdeki rolü, tarihsel süreçte değişiklikler göstermiştir. Ulus devlet öncesi dönemde, toplumsal kimliklerin temel belirleyicisi din idi. Ulus devletlerin ortaya çıkışı konusunda milat kabul edilen Westphalia Barış Antlaşması (1648) öncesi dönemde, kimlik din üzerinden tanımlanıyordu, Avrupalı ya da Batılı, Hıristiyan demekti. Haçlı Seferleri, bu kimliğin ne kadar etkili olduğunun en önemli kanıtı olduğu kadar, din temelinde ortaya çıkabilecek savaşların boyutunu görmek açısından da önemli bir örnektir.
Ulus devletlerin ortaya çıkmasından sonra, din bütünüyle uluslararası sistemi terk etmemiştir. Böyle bir beklentiye sahip olmak da, zaten eşyanın tabiatına aykırıdır. Özellikle Fransız Devrimi sonrasında ve 19. yüzyılda, din, devletlerin dış politikalarında kullandıkları bir araç haline gelmiştir.
20 yüzyılın son çeyreğinde, Soğuk Savaş’ın sona ermesi sürecinde, artık, ideolojinin de sonunun geldiği ve dinin uluslararası ilişkilerin önemli bir belirleyicisi olacağı görüşleri ortaya çıkmıştır. Bu anlamda, Samuel P. Huntington’un, 1980’lerin sonunda ortaya koyduğu “Medeniyetler Çatışması” tezi, bu konudaki en popüler görüş olmuştur. Ancak, Huntington’un tezinin geçerliliğinin olmadığı, yaşanan süreçle görülmüştür. Örneğin 11 Eylül’ün, Türkiye'nin ulusal güvenlik algılaması ve ulusal güvenlik politikası açısından önemli bir etki ve değişim yarattığını söylemek zordur. 11 Eylül, terör konusunda oldukça deneyimli bir ülke olan Türkiye’nin safını değiştirmesine neden olmamış, tersine Batı safındaki yerini güçlendirmiştir. 11 Eylül sonrasında Türkiye, Müslüman kimliğini terk etmemiş, bununla birlikte, Afganistan’a asker göndermek suretiyle uluslararası ortamda kendini daha da net olarak ifade etmiş ve Medeniyetler Çatışması tuzağına düşmemiştir. Din temeline dayanan medeniyetlerin, gelecekteki uluslararası çatışmaların tarafları olacağı savunan Huntington, özellikle de Batı-İslam çatışmasının büyük bir potansiyele sahip olduğuna inanıyordu. Fakat bunu görmeye ömrü yetmedi ya da dünya, onun sandığından daha akl-ı selîm sahibi! Kim bilir belki de bir çatışma var ve biz farkında değiliz. Ancak en azından, “Medeniyetler Buluşması” gibi oluşumlar, eleştirilecek yönleri bir yana, Huntington’ı yalanlamanın da ötesine geçmişlerdir.
Hangi din olursa olsun, toplumsal kimliğe katkısı vardır. Bunun ibadet derecesiyle ilgisi de çok fazla yoktur. Örneğin, ABD’de kiliseye gitme oranı, Avrupa ülkelerine göre çok daha yüksek olmasına ya da Avrupa ülkelerindeki ateist oranının çok yüksek olmasına karşın, Avrupa, Avrupalı olmayan herkes için Hıristiyan’dır. Avrupalılar için de Hıristiyanlık, Hıristiyan olmayan herkesin, özellikle de Müslümanların karşısında kuşanılan koruyucu bir zırhtır.
Genel olarak din ile toplumsal yaşam, özel olarak da din ile siyaset ve dolayısıyla da din ile dış politika arasındaki ilişkiyi sağlıklı değerlendirmek için, öncelikle, dinin toplumsal yaşamı, dolayısıyla siyaseti, farklı toplumlarda değişen derecelerde etkilediğini kabul etmek gerekir. Nitekim bu etki, Müslüman toplumlarda, diğer toplumlara oranla çok daha belirgindir. Bunun nedenini İslam’ın niteliğine bağlayan yaklaşıma göre, İslam’da din ve siyaset birbirlerinden ayrılamaz; bu bağlamda da laiklik, yalnızca Batılı (Hıristiyan) toplumlar için geçerlidir, Müslüman toplumlara uygulanamaz. Buna karşılık, bu görüş “oryantalist” bir görüş olarak nitelendirilmekte ve din ile toplumsal düzen anlayışı arasındaki sıkı bağımlılığın yalnızca İslam değil, Hıristiyanlık ve Musevilik dahil tüm dinler için geçerli olduğu ifade edilmektedir.
Din ile dış politika ilişkisi söz konusu olunca, Türkiye çok özel bir örnek oluşturmaktadır. Türkiye, tek laik Müslüman ülke olmak özelliğine sahiptir. Hatta Müslüman olmayan ülkelerde laikleştirme politikası olmadığı hesaba katıldığında, Türkiye’nin tüm dünyada laikleştirme politikası uygulayan tek devlet olduğu dahi söylenebilir. Türkiye’nin kimi zaman bir zenginlik, kimi zaman da bir ikilem olarak görülen kimliğinin bu sui generis niteliğine, iki özellik daha eklenebilir. Birincisi, Türkiye, tek Batılı Müslüman ülkedir; en azından Türkiye’nin kendi iddiası ve dahası tercihi budur. İkincisi, Türkiye çok özgün bir laiklik deneyimine sahiptir. Hiçbir Müslüman ülke, din-devlet ilişkileri konusunda, Türkiye’nin gerçekleştirdiği köklü dönüşümü başaramamıştır. Bu anlamda Türkiye, genellikle demokrasiyle yönetilen tek Müslüman ülke olarak tanımlanmaktadır ve bu yönüyle de, Müslüman dünyasında biriciktir.
Emekli Büyükelçi Semih Günver, 1974’de Lahor’da (Pakistan) yapılan İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Zirvesi’ne birlikte katıldığı CHP’li Dışişleri Bakanı Turan Güneş’i, “Lahor’da samimi bir Müslüman, Ankara’da laik devlet adamı, New York’ta Batılı olabilen” bir kişi olarak tanımlamıştı. Günver’in Güneş’e yakıştırdığı bu kimlik, aslında Türkiye’de, Cumhuriyet’in tasarladığı ve yaratmaya çalıştığı “yurttaş” prototipidir. Zira Türkiye de, nüfusunun çoğunluğu itibarıyla “Müslüman” bir ülke ve “laik” sistemiyle de “Batılı” bir devlettir.
Türkiye’deki laikliğin ayırıcı özelliği, Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesine ulaşmak olarak telaffuz ettiği Cumhuriyet’in modernleşme olgusuyla iç içe girmiş olmasıdır. Aslında, Cumhuriyet’in bizatihi kendisi bir “modernleşme projesidir’’. Durum böyle olunca, laiklik, bir boyutuyla da sekülarizmin bir uygulaması olarak ortaya çıkmaktadır. Batılılaşmak, Türkiye için yalnızca günlük toplumsal yaşam düzeyinde bir dönüşümü ifade etmemektedir. Türkiye, Batılılaşmayı aynı zamanda temel dış politika düsturu olarak kabul etmiştir. Cumhuriyet Dönemi’nde “muasırlaşmak” olarak ifade edilen şey, aslında, Türkiye’nin en azından yüz elli yıllık ideali olan Batılılaşmaktır ve bu süreçte de laiklik, bir amaç olmaktan çok, Batılılaşmak için bir araçtır.
Türkiye’de din ile dış politika ilişkisi açısından en belirgin ve çarpıcı olan durum, dinin, yani İslam’ın devlet tarafından “kullanılması”dır. Türkiye’de devlet, dine karşı hemen her zaman mesafeli olmasına karşın, dini gerekli gördüğünde “devlet amaçları” için harekete geçirilebilecek yararlı bir kaynak olarak görmüştür ve bugün de görmeye devam etmektedir. Bu yaklaşım, Osmanlı’dan beri süregelen bir olgudur. Örneğin, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikasında ana ekseni oluşturan Pan-İslamizm (İslamcılık), aslında, devletin kurtuluşunu sağlamak için denenen yöntemlerden biridir. Dolayısıyla Pan-İslamizm, “gerici” bir düşünce olmaktan çok, ortaya çıkan bazı sorunlara karşı bulunmuş pragmatik bir yanıttır. Ancak, Abdülhamit’in İmparatorluğu kurtarmak için bir siyasal formül olarak devreye soktuğu İslamcılık, milliyetçiliğin gücü karşısında duramamıştır.
Bu anlamda güncel bir örnek ise İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) üyeliğidir. Türkiye’nin resmi (de jure) üyesi olmadığı, fiili (de facto) üyesi olduğu İKÖ’de, bugün genel sekreterliği yürütmesi gerçekten ilginç bir durumdur. Bu, ancak pragmatizmle açıklanabilir. Türkiye’nin İKÖ’ye olan ilgisinin iki temel nedeni vardır. Birincisi, Türkiye’nin, 1960’lı yılların ortalarından itibaren dış politikasının çok yönlü bir nitelik kazanması, 1974’deki Kıbrıs Barış Harekatı sonrasındaki uluslararası destek arayışları, 1980 sonrasında uluslararası alanda yalnızlığını giderme çabaları gibi siyasal nedenlerdir. İkincisi ise, 1973 petrol krizinin yansımalarını giderme endişesiyle, hemen hepsi İKÖ üyesi olan petrol üreticisi konumdaki Orta Doğulu İslam ülkelerine yönelmek biçimindeki ekonomik nedenlerdir. Gerçekte, Türk dış politikasında, Avrupa Konseyi’ne, NATO’ya üyeliği gerçekleştiren, AB’ye üyelik başvurusu yapan “irade” ile İKÖ’yle ilişki kuran, D-8’e öncülük eden “irade” aynıdır. Atatürk döneminde İslam Kongreleri’ni boykot eden 1920’li-1930’lu yılların Türkiye’si ile devletin laik karakteri nedeniyle, İKÖ üyeliğini 1969’dan beri fiili biçimde yürüten 2000’li yılların Türkiye’si arasında bir fark yoktur. Yine, “İslamcı” bir tasarı(m) olarak görünen D-8’in bile, aslında Atatürk’ün Balkan Paktı ve Sadabat Paktı’ndan, Menderes’in CENTO’sundan, Özal’ın ECO ile KEİB’inden farkı yoktur. Türkiye, hiçbir zaman, İslam’ı ve Batı’yı birbirinin alternatifi olarak görmediği gibi, tersine birbirlerini dengeleyen bir yaklaşım içinde değerlendirmektedir.
Bugün iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni, kimliği tartışmalı iken, kesin ve keskin bir ifadeyle “İslamcı” olarak tanımlamak çok kolay değildir. Öte yandan, böyle olsa bile, tarihsel süreçte olduğu gibi, Ak Parti iktidarı döneminde de, İslam’ın Türk dış politikasında belirleyiciliği söz konusu olmamıştır. Ak Parti kurulduğu andan itibaren, örneğin, Türkiye’nin AB üyeliği yönünde bir yaklaşıma sahip olmuştur. Dahası, Ak Parti Hükümeti, Cumhuriyet tarihinin en AB yanlısı hükümeti olarak tarihe geçecek bir performans göstermiştir.
Türk dış politikasının, Cumhuriyet’in kurulmasından beri var olan temel belirleyicileri, nitelikleri ve ilkeleri, Ak Parti iktidarı döneminde de varlıklarını korumuştur. Ak Parti iktidarı döneminde Türk dış politikasının, aslında klasik-geleneksel çizgisinden sapmadığı ve dahası, gitgide Ak Parti’nin dış politika anlayışının da bu çizgiye oturduğu söylenebilir. Dolayısıyla, Ak Parti’nin dış politika alanındaki farklı söylemine ve açılımlarına karşın, Türk dış politikasının Ak Parti iktidarı öncesine göre daha değişik bir konumda bulunduğunu söylemek zordur.
İslam, Türk -toplumunun- kimliğini belirleyen unsurlardan biridir. Ya da tersten ifade etmek gerekirse, Türk olmak Müslüman olmayı da içermektedir. Türk ulusal kimliği ve bu kimliğin harcı olan kültür dinle, yani İslam’la biçimlenmiştir. İslam, Türk toplumunun günlük yaşam davranış kalıplarını, dolayısıyla Türk siyasetini ve dolayısıyla dış politikasını etkileyen unsurlardan biridir. Ancak dış politikada, devletsel kimlik, toplumsal kimlikten daha önemli ve önceliklidir. Bu nedenle, devletsel kimliği laik olan Türkiye’nin dış politikasında, İslam referansı kabul görmemektedir. Özetle ifade etmek gerekirse, Türk dış politikası, hiçbir zaman, dinsel görüşle biçimlenmemiş ya da yürütülmemiştir. Görünür gelecekte de böyle bir etkiden söz etmek zordur; İslam, Türk dış politikasında bugüne kadar ne kadar etkili olmuşsa, gelecekte de en fazla o kadar etkili olabilecektir.
(Gökhan Koçer
, Karadeniz Teknik Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü,
urangok@hotmail.com)