Zonguldak’taki Katliam ve Vietnam Sendromu
22 Temmuz 2009 tarihinde Zonguldak’ın Çaycuma ilçesine bağlı Çayır köyünde korkunç bir aile vahşeti yaşandı. 22 yaşındaki Şafak Köksal, 1,5 yıl önce severek ve kaçarak evlendiği ancak bir süredir sorunlar yaşadığı eşinin çocuklarını da alarak babasının evine gitmesi ve çocuğunu kendisine göstermemesi üzerine plan yapmak suretiyle eşini ve eşinin ailesinden 5 kişiyi (kayınpederini, kayınvalidesini, iki baldızını ve kayınbiraderini) acımasız bir şekilde öldürdü. Olay çok kısa bir sürede bütün boyutlarıyla kamuoyuna yansıdı. Şafak Köksal’ın, 21 Ekim 2007’de 12 askerin şehit edildiği 8 askerin de esir alındığı Dağlıca baskını sırasında bölgede askerliğini yaptığı, PKK’lılarla silahlı çatışmada bulunduğu ve bu baskından fiziksel yara almadan kurtulduğu ortaya çıktı. Ancak görülen o ki, fiziksel yara almayan ve gerek kendi gerekse arkadaşlarının hayatını korumak için canı pahasına savaşan Şafak Köksal, çok derin ve kalıcı ruhsal yaralar almıştı. Arkadaşları ve kendi yaşamı için çarpışan genç ruh gitmiş yerine kendi eşini ve onun ailesini ortadan kaldıracak kadar psikolojisi bozulan yeni bir kişi gelmişti. Herkesi şoke eden bu katliam bir aile dramını gözler önüne sermenin yanı sıra yaklaşık 25 yıldır var olan ancak pek fazla üzerinde konuşulmayan ve çalışma yapılmayan bir konuyu da gündeme getirdi: Vietnam sendromu.
Bu sendrom psikoloji literatüründe travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) olarak bilinmektedir. Travma sonrası stres bozukluğu sadece Vietnam savaşı veya herhangi bir savaş sonrası ortaya çıkan bir psikolojik rahatsızlıkla sınırlı değildir. Bu rahatsızlık, ağır trafik kazası mağdurlarında, deprem mağdurlarında, sıcak çatışmaya giren polislerde, suç mağdurlarında ve aile içi şiddet mağdurları ile bu tür olay ve durumlara tanık olanlarda da görülebilmektedir. Vietnam savaşından sonra ülkelerine dönen yarım milyon Amerikan askeri arasında son derece yaygın ve yüksek seviyede olması ve ilk defa bu şekilde ortaya çıktığının gözlemlenmesi nedeniyle hastalığa Vietnam sendromu denmiştir. Topluma uyum sağlamada sorunlar yaşama, devamlı olarak savaş anılarıyla yaşama, savaşta yanlarında ölen, kolları bacakları kopan, acıdan kıvranan arkadaşlarının seslerinin ve görüntülerinin gözlerinin önünden gitmemesi, kâbus görme, uyuyamama, silahla dolaşma ihtiyacını hissetme ve savaşın şokundan kurtulamama şeklinde belirtiler göstermektedir. Amerikan askerlerine yönelik çalışmalar bu konuda önemli veriler ve buna bağlı geniş çaplı rehabilitasyon çalışmalarının varlığını ortaya koyarken maalesef ülkemizde yaklaşık 25 yıldır süregelen çatışmaların mağdurlarına ilişkin sağlıklı ve planlı projelerin hayata geçirildiğini söylemek çok zor.
PKK sorununun başladığı 1984 yılından günümüze kadar Güneydoğu’da askerlik hizmetini yapan, PKK ile girdiği silahlı çatışmalarda ağır yaralanan, gözünü, kolunu veya bacağını kaybeden gaziler ile Güneydoğu’daki askerliğini bitirerek memleketlerine dönen askerlerin bir kısmında yeni toplumsal yaşama ve çevreye uyum sağlayamama, yaşadıkları çatışmayı tek rar tekrar hatırlama ve rüyalarında görme, özel yaşamlarında mutlu ve huzurlu olamama, aşırı sinirli olma, şiddetli baş ağrısı, uykusuzluk ve ölüm korkusu yaşama şikâyet ve sorunları görülmüştür. Bu sorunların bir kısmı intihar, cinnet geçirme, en yakınlarındaki kişileri, aile bireylerini öldürme şeklinde kendini göstermiştir. Bu tür psikolojik rahatsızlıklar Vietnam savaşı sonrası Amerikan askerlerinin yaşadığı sorunlarla benzerlik göstermesi nedeniyle konu Güneydoğu sendromu olarak ifade edilmeye ve tanımlanmaya başlanmıştır. Tabii, bu tür olayların Vietnam sendromu kadar yaygın ve yoğun olduğu söylenemez ancak son yıllarda bu rahatsızlık belirtileri nedeniyle askeri hastanelere başvuran asker sayısında ciddi artış olduğu bilinmekte ve son bir yılda meydana gelen benzeri acı olaylar ve ortaya çıkan tablo bu konunun çok ciddi derecede ihmal edildiğini, resmi kayıtlara geçmemekle birlikte bu sendromun yol açtığı bireysel ve ailevi huzursuzlukların ileri boyutta olduğunu göstermektedir.
Güneydoğu sendromunun yol açtığı çok acı olaylardan bir tanesinin hem aktörü hem de mağdurudur Şafak Köksal. Şafak, eşini ve ailesini öldürme planını yaparken ve uygularken de askerlik anılarının etkisi ve kendisine kazandırdığı deneyimle hareket etmiş ve katliamı tam bir pusu ve baskın mantığı içerisinde gerçekleştirmiştir. Köksal, kendilerine ait kömür ocağında çalışmaya giden eşi ve ailesinin içinde bulunduğu kamyonetin geçeceği yola kütük parçası koyup, ağaçların arasına gizlenmiş, yoldaki kütük parçası nedeniyle yoluna devam edemeyen aile araçtan inip kütüğü kenara çekmeye çalışırken sahneye çıkmış ve savunmasız bir şekilde yakaladığı aileyi tamamen katletmiştir.
Askerlik öncesi gayet normal ve etrafında uyumlu bir insan olarak tanınan Şafak Köksal askerlik sonrası çevresindeki herkesin dikkatini çekecek kadar saldırgan, sinirli, stresli, çabuk kızan ve çevresindekilerin deyimiyle “tuhaf davranan” bir kişiliğe bürünmüştü. Öyle ki, severek kaçırdığı ve evlendiği eşine sık sık şiddet uygulamasına ve hatta eşi hamileyken dahi şiddete acımasızca devam etmesine rağmen yakınında bulunan hiç kimsenin Şafak’ın içinde bulunduğu durumun psikolojik bir rahatsızlık olabileceğini ve bu nedenle bir tedaviye ihtiyaç duyabileceğini düşünmemiş ve bu konuda gerekli girişimde bulunmamış olması önemli bir eksiklik ve ihmal olarak göze çarpmaktadır.
Şafak, askerlik anılarından kopamamış, doğan minik yavrusuna da askerlik anılarının bir parçası olarak hafızasında derin iz bırakan “doğu ve kan” olgularını hatırlatacak “Doğukan” ismini koymak istemiş, ailesinin itirazı ve artık o günleri geride bırakıp unutması gerektiği yönündeki telkinleri ile kısmen ikna olmuş ve “kan”’ı bırakarak “Doğu” ismini koymakta ısrarlı olmuştur. Bu bile başlı başına o kişinin içinde bulunduğu psikolojik durumun boyutu hakkında insana bir bilgi vermekte iken maalesef genelde “zamanla her şey düzelir, kolay değil ama geçer, idare eldim, alttan alalım” şeklindeki çok iyi niyetli, masumane ancak bir o kadar da amatörce olan yaklaşımlar nedeniyle konu gittikçe derinleşmiş, çözümsüz hale gelmiş ve maalesef o kanı donduran hadise meydana gelmiştir.
Bugüne kadar bilinmeyen, araştırılmayan çok sayıda olayların yanı sıra en son Zonguldak Çaycuma’da yaşanan olay bir kez daha, terörün yoğun olarak yaşandığı bölgede görev yapan askerlerin görevleri sonrası memleketlerine döndüklerinde yeni ve farklı bir toplumsal yaşama uyum sağlamada çok ciddi sorunlar yaşadıklarını ve bu nedenle de yakın psikolojik desteğe, rehabilitasyona ihtiyaç duyduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Demokratik açılım projesi yıllardır özlenen toplumsal barışın sağlanmasına yönelik umutları ateşlemiştir. Böyle bir proje mutlaka terörden doğrudan etkilenen mağdurlar başta olmak üzere psikolojik anlamda sorunlar yaşayan bütün mağdurları içine alacak açılımları da içermelidir.
Peki, bu konuda çözüm önerileri neler olabilir? Bizce bu konuya önleyici, zamanında tepkisel, tedavi edici ve en önemlisi proaktif olmak üzere dört aşamalı bir yaklaşım sergilemekte yarar bulunmaktadır. Böyle bir konunun ciddi bir sorun olarak algılanması ve sorunun giderilmesine yönelik kapsamlı çalışmaların yapılması konusunda Silahlı Kuvvetlerin ve Devletin üst yönetiminde inanç, düşünce ve eylem birliğinin olması bütün yaklaşımların temelinde yer alması gereken en öncelikli husustur.
Önleyici tedbirler paketinin bir parçası olarak şunlar söylenebilir; Çoğu ailesinden ilk defa ayrılmış, eline silah alalı daha birkaç ay olmuş, dağlık arazi ve gerilla savaş teknikleri konusunda çok yetersiz genç ve toy askerler özgüvene sahip olmayarak zaten daha işin başında psikolojik açıdan dezavantajlı olarak göreve başlamaktadırlar. Bu yüzden Güneydoğu’daki mücadele tamamen bu konularda özel eğitim almış, istekli ve eğitimli profesyonel özel birlikler eliyle yürütülmeli, bir sonraki aşama olarak da “profesyonel ordu” modeline geçilmelidir. Bu konuda Genelkurmay Başkanı Sayın İlker Başbuğ’un Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminden itibaren oldukça önemli mesafe alınmış olmakla birlikte gelinen noktanın halen çok yetersiz olduğu görülmektedir. 25 yıldır devam eden bu önemli mücadelede şimdiye kadar böyle bir sorunun çoktan çözümlenmiş olması gerekirken halen bu konuların konuşuluyor olması herkesi derinden üzen bir konu olarak gündemdeki yerini korumaktadır.
Diğer taraftan, her kademedeki komutan mesleki bilgi, deneyim ve profesyonelliğin getirdiği yönetim anlayışının yanı sıra aynı zamanda adeta bir psikolog gibi vasıflı, donanımlı ve istekli olmalıdır. Her komutan emrindeki askerlerin yaşını, içinde bulunduğu koşulları, ailesinden uzak olmasını ve karşı karşıya bulunulan belirsizliğin yol açtığı yüksek riskleri dikkate almak suretiyle mesleki ve insani değerler eksenli tutum ve davranış sergilemelidir. Bu anlamda, katı disipline dayalı yönetim anlayışı yerine karşısındakinin ruh halini, psikolojisini ve içinde bulunulan çevresel koşulların ağırlığına dikkate alan insan odaklı yönetim modelinin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Eline, pimi çekilmiş el bombası vererek emrindeki askeri disipline etmeye ve cezalandırmaya çalışan bir komutanlık ve idarecilik yaklaşımının ne kadar hatalı olduğunu ve kurumsal anlamda Silahlı Kuvvetleri ne kadar ciddi bir sıkıntıya soktuğunu burada vurgulamakta yarar bulunmaktadır.
Zamanında tepkisel yaklaşım sergilemek açısından, askeri birimlerde yeterli sayıda psikolog ve psikiyatr görev yapmalı, askerlerdeki davranış bozukluklarını yakından takip edip tedbirler almalıdır. Askerlerdeki normal dışı eğilimleri ilk önce fark etmesi gereken kişiler olmaları nedeniyle bu konuda ilk kademe komutanlara büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Yeri ve zamanı geldiğinde omuz omuza ölüme koşan, birbirlerine canlarını emanet eden askerler ve komutanlar birbirlerine mesleki profesyonelliğin yanı sıra sevgi, hürmet ve şefkat dolu hislerle bağlı olmalı, birbirlerinin duygu, düşünce ve psikolojik yönleri konusunda hassasiyet göstermelidirler.
Bu sorunları ileri seviyede yaşayan ve tedavi edilmesi gereken askerler ve askerliğini bitirmiş kişiler ile gaziler için mutlaka kapsamlı rehabilitasyon programları hayata geçirilmelidir. Bu çalışmalar Silahlı Kuvvetler bünyesinde faaliyet gösteren özel donanımlı rehabilitasyon merkezlerinde yapılabileceği gibi Valilik, Belediye, Sağlık Bakanlığı ve Silahlı Kuvvetler koordinesiyle kişilerin kendi memleketlerinde de yapılabilmelidir.
Bu tür rahatsızlıklara ilişkin olarak toplumsal duyarlılık oluşturulmalıdır. Askerlik hizmeti esnasında benzer sorunlar yaşayan veya belirtilerini taşıyan kişilerin aileleri ile temas kurularak duyarlılık kazandırılmalı ve ileriye dönük yaklaşım ve tedavi konusunda işbirliği yapılmalıdır. Bunlar yapılırken terörle mücadelede zafiyete uğranılmış ve ileri seviyede bir sorun varmış şeklinde bir hava oluşturmaktan kaçınılmalıdır.
Proaktif bir yaklaşım olarak, teröre ve Güneydoğu sorununa yol açan unsurlar ortadan kaldırılmak suretiyle toplumsal birlik, barış ve huzur ortamı sağlanmalıdır. Sonuca ulaşmayı sağlayacak adımlar desteklenmeli, üzerinde uzlaşma sağlanabilecek makul ortak noktaları içeren projeler üretilmelidir.
(Doç. Dr. Aytekin GELERİ, 3 Eylül 2009)