İstanbul Etiler’de, 3 Mart 2009 Salı günü bir çöp konteyneri içerisinde kafası kesilmiş bir genç kız cesedi bulundu. Cesedin 18 yaşında lise öğrencisi Münevver Karabulut’a ait olduğu belirlendi. Cinayet, Türkiye’de bugüne kadar en fazla medya ve kamuoyu dikkatini çeken suç olma özelliğini taşımaktadır. Google arama motorundan Münevver Karabulutla ilgili olarak yaklaşık 3.200.000 adet arama yapılmış olması bu olaya duyulan yakın kamuoyu ilgisinin en çarpıcı göstergelerinden biridir.
Bu olay sonrası kamuoyunda polis başta olmak üzere farklı kurumlar üzerinde çok çeşitli spekülasyonlar, suçlamalar ve eleştiriler yapıldı. Tabii, cinayetin çok vahşice işlenmesi, zanlının ülkede tanınmış bir ailenin oğlu olması ve yaklaşık 7 ay gibi uzun bir süre yakalanamaması, olayın arkasındaki sis perdesinin halen kalkmamış ve gerçeklerin de ortaya çıkmamış olması nedeniyle bu tür algılamalar ve değerlendirmeler her geçen gün artmıştır. Bu sürece bağlı olarak, Münevver Karabulut cinayeti sonrası polis, adli tıp kurumu ve medya’nın izlediği yol ile yaklaşımının kurumsal etik parametreleri çerçevesinde ele alınıp incelenmesi önem taşımaktadır.
Polis
3 Mart 2009 Salı akşamı saat 20:00 civarında gelen bir ihbar üzerine polis Etiler’deki olay yerine gider. Cinayet Büro elemanları cesedin 18 yaşındaki Münevver Karabulut’a ait olduğunu belirler. Bunun üzerine polis, çok hızlı bir araştırma sürecine girerek Münevver Karabulut’un ev adresini tespit ederek eve gider ve Karabulut ailesi Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne getirilir. Öldürülen genç kızın ailesi cesedi teşhis eder.
Münevver Karabulut’un ailesi, kızlarının Hayyam Garipoğlu’nun yeğeni Cem Garipoğlu ile sevgili olduğunu ve bugün de kendisiyle görüşmüş olabileceği bilgisini polise verir. Bunun üzerine polis Cem Garipoğlu’nun Bahçeşehir’deki evini tespit eder ve burada arama yapabilmek için mahkemeden karar çıkartır. Mahkeme kararını alan polis, Bahçeşehir’deki evin Jandarma bölgesinde olması nedeniyle önce Jandarma Karakolu’ndan aldıkları görevlilerle birlikte arama yapmak üzere söz konusu eve gider. Bütün bu araştırma ve işlemlerin 3 saat gibi kısa bir zaman içerisinde gerçekleştirilmiş olması başlı başına büyük bir azim, kararlılık ve başarı göstergesidir.
Evde arama yapan polis Cem’in yatak odası başta olmak üzere ev genelinde silinmiş kan izleri belirlenir, bunun üzerine ‘luminol’ sistemiyle yapılan incelemede çıplak gözle görülmeyen kan leke ve izleri tamamen ortaya çıkarılır, Cem’in yatağının altında, üzerinde saç ve kan damlaları olan testere bulunur. Araştırmalar ile elde edilen iz ve deliller sonucu cinayetin Cem tarafından, evde işlendiği tespit edilir.
Buraya kadar her şey normal seyrinde gitmiş; hunharca işlenmiş olan bu cinayet aynı gün, çok kısa bir sürede büyük ölçüde aydınlatılmış, cinayetin faili tespit edilmiştir. Bu yönüyle polis araştırmayı gerçekten de çok kısa bir sürede ve büyük bir başarı ile yürütmüştür. Bundan sonra sıra konunun tam olarak aydınlatılmasına gelmiştir.
Bundan sonra, başta polis olmak üzere medya, Karabulut ailesi ve toplumun her kesimi olayın çözülmesi ve katil zanlısının yakalanması için adeta seferber olur. Ancak baba Süreyya Karabulut sık olarak İstanbul eski Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın Garipoğlu ailesi ile çok yakın ve kirli bir ilişki içinde bulunduğunu, be nedenle de zanlı Cem Garipoğlu’nun yakalanamadığı iddialarını gündeme getirir. Baba Karabulut ayrıca, polisin olay gecesi Cem Garipoğlu'nun evinde bulduğu 700 bin Euro’yu aldığını ve tutanağa geçirmediğini ileri sürer. Bu iddiaları ihbar kabul eden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı adli İçişleri Bakanlığı da idari soruşturma başlatır.
Bu gelişmeler üzerine, eski İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah’ın avukatları, Süreyya Karabulutun, Cerrah'ı hedef alan iftira niteliğinde beyanlarda bulunduğunu, ailenin acısının büyüklüğü nedeniyle bu güne kadar kendisine hoşgörü ile yaklaşıldığını ancak bu beyanlarına devam etmesi halinde hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulacağını açıkladı.
Durum, Karabulut ailesinin iddialarının hem adli hem de idari soruşturma açılmak suretiyle çok ciddi bir şekilde incelendiğini göstermektedir. Burada şunu ifade etmekte ve açıklığa kavuşturmakta yarar var: Görevin ihmali kavramı güvenlik hizmetlerinde karşılaşılabilen en esnek ve soyut kavramlardan biridir. Suçla mücadele hizmetinin doğası gereği hiçbir konuda tek bir doğru bulunmamaktadır. İşin içine suç, suçlular, çevre, mağdur, ilişkiler, kişilik, o anki koşullar ve benzeri sosyal, değişken ve bir o kadar da kontrol dışı unsurlar girdiği için, istenildiği takdirde her zaman, her türlü görev sonrası mutlaka ‘görevin ihmal edildiğine’ dair bir neden, eksiklik ve kusur bulunur. Üstelik konu karmaşıklık gösteren ağır bir suç, toplumsal yönü olan bir olay ise o zaman her şey ‘görevin ihmal’ edildiğini ispatlamak için elverişlidir, demektir. Sonuçta mutlaka birileri suçlu olacak, başı ağrıyacak, huzurundan veya görevinden olacaktır. Çünkü bu tür inceleme ve soruşturmalarda hep işin en ideal ve kusursuz tarafından bakılır. Ancak, genel anlamda sosyal bilimlerde, sosyo-psikolojik konularda özelde ise, yukarıda izah edildiği üzere, karmaşık suçla mücadele yaklaşımlarının pratik uygulamalarında kusursuzluk diye bir şey yoktur.
Aslında ileri sürülen suçlamaların somut ve makul bir dayanağı pek yok. Cinayetin haber alınmasından sonra polis çok seri ve profesyonel hareket etti. Çok kısa sürede Cem Garipoğlu’nun evine ulaşılarak arama yapıldı. Polis aramayı jandarma eşliğinde yaptı. Arama esnasında evde aynı zamanda zanlının annesi ve kardeşi ile siteden bazı sakinler de vardı. Böyle bir ortamda, vahşice işlenmiş bir cinayet zanlısı olan Cem Garipoğlu’nun evde yakalanması ve sonradan serbest bırakılması, evde 700 bin Euro gibi yüksek miktarda paranın nakit olarak saklanması ve polislerce bulunması ve kayıtlara geçmeden gizlice götürülmesi ve Celalettin Cerrah’a verilmesi hem normal vicdani ölçüler hem de pratik olarak mümkün değil. O kadar insanın, farklı mesleğe mensup kişilerin böyle bir usulsüzlük, yolsuzluk ve vicdansızlık konusunda hemen anlaşmış olması, ortaya çıkan kazancı paylaşması ve herkesin sessiz kalma, konuşmama yemini edercesine kenara çekilmesi ne kadar mümkün olabilir? Zaten Cerrah da bu konuda benzer açıklamalar yapmış ve iddiaların gerçeklerle bağdaşamayacağını ifade etmeye çalışmıştı. Kendisi bu konuda haklıdır. Göründüğü kadarıyla, baba Süreyya Karabulut, evlat acısının verdiği derin üzüntü ve psikolojik çöküntü ile zanlının yakalanamamış olmasının vermiş olduğu kızgınlık ve çaresizlik içerisinde bilinmeyen denklemleri çözme noktasında kişisel anlamda duygusal davranmış, bazı söylemleri ve zihinlerin zorlanmasıyla ortaya çıkan değerlendirmeleri gerçek gibi algılayarak hareket etmiştir. Zanlının yakalanması ve adalet önüne çıkarılması geciktikçe bu yönlü suçlayıcı yaklaşımlarda da artış gözlemlenmiştir.
Medya
Yazılı ve görsel medya cinayetin başından itibaren her gün adeta canlı yayın yaparcasına konuyla ilgili ve genelde de öldürülen genç kızın babası Süreyya Karabulut üzerinden yayın yaptı. Olayı bazen doğrudan haber değeri olan, aydınlatılamamış bir cinayet, bazen de reyting değeri yüksek, magazin yönü de bulunan bir olay olarak ele alıp işledi.
Baba Süreyya Karabulut, kızının öldürülmesinden sonra hemen her gün bir medya programında veya gazetede olayla ilgili görüşlerini açıklıyordu. Medyanın yakın ilgisi ile durum öyle bir seviyeye geldi ki, baba Karabulut’un adeta elinde çok sağlam bilgiler olduğu ve yetkililerin bir şeyler sakladığı ancak kısa zamanda konu çözülmezse ortalığın çok karışacağı ve birçok polis ve diğer ilgili kişilerin suçlu konuma düşeceği izlenimi oluşturuldu. Bu tür algılamalar tabii kamuoyu nezdinde, ‘ortada bir kayırma, yolsuzluk mu var? Bu yüzden mi, Cem Garipoğlu hala yakalanamıyor? Ülkede güçlü ve zengin olanlar ne yaparsa yapsın korunuyor, onlara hiçbir şey yapılmıyor, olan yoksul ve sahipsizlere oluyor. 17 yaşında genç ve toy bir suçlunun bu kadar uzun bir süre yakalanamamasının, yerinin tespit edilememesinin mümkün olmadığı, bunun arkasında mutlaka başka gizli kapaklı nedenlerin ve ilişkilerin olduğu’ şeklinde algılanmaya ve konuşulmaya başlandı. Polis, Savcılık ve diğer ilgili kurumlarla ilgili ‘güvenilirlik’ sorunu yaşanmaya başlandı. Bu kurumlar toplum vicdanında adeta suçlu ilan edildiler, çok ciddi anlamda prestij kaybettiler. Bütün bu süreçte medyanın önemli bir yönlendirici rol oynadığını söyleyebiliriz.
Bunun yanı sıra bazı medya organları da Süreyya Karabulut’u, kızının ölümü üzerinden ticaret yapmakla, paragöz davranmakla suçladı. Yani medya, tabir caizse ‘hem sağdan hem de soldan vurdu’. Gündemi canlı ve sıcak tutmak, reyting yapabilmek için söylemler, davranışlar, duygular ve gelişmeler alabildiğince geniş ve esnek ölçüler içerisinde yorumlandı. Değerlendirmeler Münevver Karabulut’un ve ailesinin özel hayatı, hassasiyetleri, psikolojisi, sosyal çevresi ve itibarı dikkate alınmadan çok rahat yaklaşımlar içerisinde yapıldı. Sonunda, her gün medyanın karşısına geçip öldürülen kızının katilinin yakalanması için bütün enerji ve zamanını harcayan baba Süreyya Karabulut psikolojik dengesini kaybedecek, çok büyük hatalar işleyecek, kendine veya başkasına zarar verecek duruma geldi.
Medya konuyu hep gündemde tuttu. Bu yaklaşımın hem olumlu hem de olumsuz yönü bulunmaktadır. Olumlu yönü şudur: Savcılık, polis ve diğer devlet yetkilileri meydana gelen bu kamuoyu ilgisi ve baskısı nedeniyle olayın peşini hiç bırakmadılar, bütün güçleriyle çözmeye çalıştılar. Aradan geçen yaklaşık 7 ay gibi uzun bir zamana rağmen ilk günkü azim ve kararlılıkla işin üzerine gittiler ve sonuçta olayı çözdüler, zanlıyı elde edip adalete teslim ettiler.Başbakan Erdoğan da Cem Garipoğlu'nun teslim olması ile ilgili olarak yaptığı açıklamada medyanın ve toplumun ilgi ve duyarlılığının önemine vurgu yaparak; "Artık yargı sürecini takip edeceğiz. Toplumumuzun duyarlılığı bu sürece ciddi katkıda bulundu" demek suretiyle kamuoyu ilgisi ve duyarlılığının olayın çözümüne yaptığı katkıya vurgu yapmıştır.
İşin olumsuz yönü ise iki farklı şekilde izah edilebilir. Birincisi; Aşırı medya ilgisi nedeniyle Karabulut ailesi kendi özel yaşamlarını kuramadılar, psikolojik anlamda her gün kamuoyu önüne çıkma, bir şeyler söyleme ve yapma ihtiyacını ve zorunluluğunu hissettiler. Bu durum, başta baba Süreyya Karabulut olmak üzere ailenin ve öldürülen kızlarının çok özel yönlerinin herkes tarafından bilinmesine, konuşulmasına ve psikolojilerinin ciddi anlamda bozulmasına yol açtı. Öyle ki, baba Karabulut bir ara ne söylediğini ve ne yaptığını bilemez, adeta cinnet geçirecek hale geldi. İkinci olarak, olay üzerindeki bu çok yönlü ve yoğun ilgi zanlı Cem Karabulut’un, ailesinin ve onlara yardım edenlerin gereğinden çok daha fazla dikkatli olmalarını sağladı. Hata yapma oranlarını en düşük seviyeye çekme konusunda maksimum çaba gösterdiler. Bu da polisin olayı aydınlatma ve zanlıyı yakalama çabalarına zarar verdi, dolayısıyla süreç uzadı. Eğer bu kadar yoğun ilgi ve gündem olmasaydı, konu biraz kendi haline, sessiz ve sakin bir mecraya bırakılsaydı Cem Garipoğlu’nun çok daha kısa sürede yakalanması mümkün olabilirdi.
Adli Tıp Kurumu
Bu soruşturma süreci içerisinde en çok eleştiri oklarına maruz kalan kurumların başında İstanbul Adli Tıp Kurumu (ATK) gelmektedir. ATK, Münevver Karabulut’un öldürülmesiyle ilgili vermiş olduğu raporda maktulün iç çamaşırında sperm kalıntısının bulunduğunu belirtmişti. Bunun üzerine hemen herkes cinayet öncesi bir cinsel ilişki olduğu düşüncesine kapılmış, maktulün ailesi çok ciddi anlamda psikolojik çöküntüye uğramış, bu durumu kendileri için çok utanç verici bir gelişme olarak değerlendirmiş ve cinayet sonrası adeta ikinci bir şok yaşamışlardır. Ancak daha sonra raporda ileri sürülen bu tespitin hatalı olduğu, ATK’da gerekli temizlik koşullarının yeterince sağlanamaması nedeniyle spermin yanlışlık sonucu başka bir otopsiden Münevver Karabulut’un iç çamaşırına bulaştığı ortaya çıkmıştır. Bu ciddi hata kamuoyunun her kesiminde büyük bir şok etkisi meydana getirmiş, Türkiye’de adli soruşturmalarda en çok güvenilmesi gereken kurumların başında yer alan Adli Tıp Kurumu’nun yapısı, işleyişi ve sorumlulukları çok ciddi anlamda sorgulanır hale gelmiştir.
Bu kadar önemli ve kamuoyuna mal olmuş bir olayda dahi böyle ciddi bir hata yapılabiliyor ise acaba diğer olaylarda açığa çıkmamış ne kadar hatalar yapılmış, nice insanlar suçsuz yere ceza almış veya suçlular ceza almadan (veya az ceza alarak) dışarı çıkmıştır şeklinde kanaatler oluşmuştur. Bütün bunlar ceza yargılamalarında çok önemli bir yere ve role sahip ATK’nın toplum ve hukuk önündeki güvenilirliği için çok önemli soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
ATK bundan önce de kamuoyuna mal olmuş birçok önemli olayda oldukça tartışmalı ve güvenilirliğini zedeleyici kararlar almıştı. Hüseyin Üzmez davası, Pippa Bacca cinayeti, Güler Zere raporu ve İbrahim Şahin raporu ile İsmail Ağa Camii imamı Bayram Ali Öztürk cinayeti bunlardan birkaçıdır. Adli Tıp Kurumu’nun verdiği tartışmalı raporlar ve ortaya çıkan güven sorunu üzerine Cumhurbaşkanı Gül, Devlet Denetleme Kurulu’na Adli Tıp Kurumu'nun 2007, 2008 ve 2009 faaliyet ve işlemlerinin mevzuata uygun biçimde yerine getirilip getirilmediğinin denetlenmesi talimatı vermiştir. Bu görevlendirme, ortadaki sorunun büyüklüğünü ve ciddiyetini göstermektedir.
Sonuç
Münevver Karabulut cinayeti son yılların en korkunç şekilde işlenmiş cinayetidir. Cinayetin vahşice işlenmiş olması, öldürülen genç kızın orta sınıf cinayet zanlısının ise çok zengin ve tanınmış bir aileye mensup olması, medyanın olayın üzerine normalin çok üstünde ve Karabulut ailesinin psikolojik yapısını bozacak şekilde gitmesi, zanlının 197 gün gibi çok uzun bir süre yakalanamaması ve sonuçta kendisinin teslim olması, zanlının vermiş olduğu ifadelerin önceden hazırlanmış ve çok kapsamlı hukuki destek almış olduğunu göstermesi adaletin tesis edilmesi konusunda en çok güvenilmesi gereken kurumlar hakkında kamuoyunda tereddütlerin oluşmasına yol açmıştır. Toplum adeta, kanunların, kurumların ve yetkililerin güçlüleri ve zenginleri koruduğu yönünde bir genel algılama içine girmiştir. Bu yanlış ve bir o kadar da sakıncalı yargının ortadan kaldırılması için yoğun çaba harcamak gerekmektedir. Polis, Adli Tıp Kurumu ve medya bu konuda üzerine düşen sorumluluğun bilincinde olarak özeleştiri yapmalı, aksaklıkları ve hataları tespit ederek daha sağlıklı bir yapılanma, işleyiş ve bakış açısı içerisine girmenin yollarını harekete geçirmelidir.
(Doç. Dr. Aytekin Geleri, Savunma - Güvenlik - Terör Masası)