Uluslararası Politikada Nükleer Güç Etkisi ve Güncel Sorunlar
Giriş
Dünyamız, tüm insanlığı ilgilendiren ve hiçbir ülkenin kendini emin ve korunaklı göremeyeceği terörizm, sınır aşan organize suçlar, silahlı çatışmalar, salgın hastalıklar ve küresel ısınma gibi sınır tanımayan sorunlarla yüzyüzedir. Nükleer silahların yayılması ve kullanılması tehlikesi de bu sorunlardan birisi hatta en ciddi risk taşıyanı olarak kabul edilmektedir.
Son dönemde dünya genelinde artan askeri harcamalar ve yaygınlaşan silahlı çatışma ve savaşlar, küresel barışı ve güvenliği korumakla görevli Birleşmiş Milletleri ve 15 üyeli Güvenlik Konseyi’ni tartışılır hale getirmiştir. II. Dünya Savaşından sonra kurulan yeni dünya düzeninin en kritik organlarından birisi olan Güvenlik Konseyi’nin üzerine düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirmediği, üye ülke sayısının çok sınırlı tutulduğu, sadece daimi üye ülkelerin savunuculuğunu yaptığı, kıtaların eşit ve adil oranda yeterince temsil edilmediği artık birçok ülke tarafından yüksek sesle ifade edilmeye başlanmıştır. Küresel güvenliği çok yakından ilgilendiren nükleer silahlanma meselesinde de BM’nin ve Güvenlik Konseyi’nin sınıfta kaldığı ileri sürülmektedir. Küresel silah sektörünü elinde bulunduran beş daimi ülkenin (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere) öncülüğünde kurulan ve kendilerinin dışında kaldığı ‘nükleer silahların engellenmesi rejiminin’ de, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail örneklerinde olduğu gibi bazı ülkelerce delindiği ya da bu yönde çaba sarfedildiği görülmektedir.
Önümüzde böyle olumsuz ve karamsar bir tablo varken, bu yıl yapılan 65. BM Genel Kurulu Toplantısı esnasında, 24 Eylül 2009 tarihinde Güvenlik Konseyi’nce nükleer silahlara karşı alınan tarihi karar, bir anda ibreyi nükleer silahlanmanın sona erdirilmesini destekleyenlere doğru çevirmiştir. Dünya barışı konusunda iyimserlerin de seslerinin duyulmasını sağlayan bu karar, nükleer silahların yayılmasına son verilmesini ve mevcut silah stoklarının azaltılarak ileride nükleer silahsız bir dünyaya kavuşulmasını öngörmektedir. Bu kararın alınmasında, dünyadaki nükleer silah stoklarının büyük bir kısmını elinde bulunduran ABD’nin etkin ve öncü rol oynaması, önümüzdeki dönemde bu alanda gerçekçi ve kapsayıcı adımların atılma ihtimalini güçlendirmiştir. Halen Güvenlik Konseyi geçici üyelik görevini sürdüren Türkiye’nin de bu kararın altında imzası bulunmaktadır.
Ancak iyi niyetin ortaya koyulduğu bu noktada cevap bulması gereken iki önemli soru vardır. Birincisi, dünyanın 1945 yılında acı bir şekilde tecrübe ettiği atom bombası gerçeğinden vazgeçerek 1945 öncesindeki nükleer silahsız evreye dönmek mümkün müdür? İkincisi, her ülkenin doğal hakkı olarak kabul edilen barışçıl amaçlı nükleer enerjinin suiistimal edilmeyeceğini garanti edecek etkili bir küresel kontrol sistemi kurulabilir mi?
1945’te ABD’nin açtığı nükleer silahlanma yolundan Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’in ardından Hindistan, Pakistan Kuzey Kore ve İsrail de geçmiş bulunmaktadır.
[1] Enerji ihtiyacını karşılamada cazip bir alternatif olan ticari nükleer reaktörler ise yaklaşık 31 ülkede faaldir.
[2] Son dönemde enerjide dışa bağımlılığı azaltmak ya da enerji arzını çeşitlendirmek isteyen ülkelerin nükleer enerjiye yöneldikleri görülmektedir. Dolayısıyla nükleer sorun, ülkelerin, atomun parçalanmasıyla açığa çıkan bu büyük enerjiyi, hangi amacın hizmetine vereceğiyle doğrudan ilgilidir.
Nükleer gücün suistimali konusunda yaşanan tartışmalar, kitle imha silahlarının istenmeyen ülkelerin eline geçmesini engellemeye ya da Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi bazı ülkeleri bu silahlardan vazgeçirmeye odaklanmış gözükmektedir. 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından daha da güçlenen bu argümana, devlet dışı aktörlerin de nükleer güce ulaşmak isteyebilecekleri ihtimali eklenmiştir.
Bulunamayan kitle imha silahları, ABD’nin Irak işgalinin görünen gerekçesi olurken, İran’ın uzun süredir izlediği nükleer program ise, sadece Orta Doğu’nun değil tüm dünyanın en hassas meselelerinden birisi olmaya devam etmektedir. İsrail’in askeri silah stoklarında nükleer başlıklı füzelere de yer vermesi, bu sorunu daha da derinleştirmektedir.
Makalede, nükleer güç meselesinde yukarıda belirttiğimiz sorunlar ekseninde dünyanın geldiği aşama incelenmekte ve ardından küresel barış ve güvenliğin tesisine katkı sağlayabilecek öneriler ortaya konulmaktadır.
[3]
Silahlı Nükleerleşme
Savaş teknolojilerinde belli başlı kırılma noktaları vardır. Barutun, topun ve tüfeğin icadı bunlardan birkaçıdır. Bilindiği gibi, klasik bir savaşta muharip taraflar, ellerindeki askeri kabiliyetleri savaş meydanında kullanarak zafere ulaşmayı hedeflerler. Daha çok askeri personel arasındaki çarpışmalara sahne olan Birinci Dünya savaşı, bu geleneksel mantığı yansıtmaktadır. Ancak İkinci Dünya savaşıyla birlikte savaş mantığı yeni bir döneme girmiştir. Ortalama 60 milyon kişinin yaşamını yitirdiği ve iki kez atom bombasının kullanıldığı bu savaşta sivil kayıpların %50’yi aştığı tahmin edilmektedir.
[4]
2. Dünya savaşıyla birlikte savaş teknolojisi, sivil-asker ayırımı yapmaksızın kitle imhasına yönelmiştir. II. Dünya savaşında ABD’nin Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine attığı ve yüzbinlerce insanın ölüm ve yaralanmasına sebep olan nükleer bombalar bunun en somut örneğidir.
[5] Japonya’ya düzenlenen bu saldırının ardından ABD Başkanı Truman’ın yaptığı ilk konuşmada, atılan bu bombaların her birinin 20 bin ton TNT’nin patlama gücüne denk olduğunu söyleyerek, artık hem modern dünyanın teşekkülünde hem de karşı tarafın yok edilmesinde nükleer gücün kullanılabileceği yeni bir çağa girildiğini dünyaya ilan etmiştir.
[6] Aslında bu mesaj sadece Japonya’ya değil başta Sovyet Birliği olmak üzere dünyanın geri kalanına verilmekteydi.
ABD’li karar vericiler Japonya’nın buna karşılık verecek kategoride bir silaha sahip olmadığı nı bilmekteydi. Bu noktada önemli bir soru akla gelmektedir. Acaba Japonya’da da atom bombası olsaydı bu durumda ne olurdu? Net bir cevabı olmamakla birlikte öyle bir durumda, ya bu iki bomba hiç kullanılamayacaktı ya da gerçekten büyük bir nükleer savaş patlak verecekti.
Atom çekirdeğini parçalayarak elde edilen bu gücün silah olarak kullanması, karşı tarafı topluca yok etmeyi hedeflemek anlamına gelmektedir. Küçük bir bombanın nasıl oluyor da böyle büyük bir yıkıma sebebiyet verebildiğini anlamak için ise öncelikle atom fiziğine bakmak gerekir. Nükleer enerji, atomun çekirdeğiyle ilgili bir olay olup iki şekilde elde edilmektedir. Bunlardan birincisi, büyük bir çekirdeğin parçalanması, yani fisyon; ikincisi ise iki küçük çekirdeğin birleştirilmesi, yani füzyondur. Atom bombası denilen fisyona dayalı patlayıcılarda, uranyum ya da plutonyum çekirdeklerinin zincirleme reaksiyonu söz konusudur. Bu reaksiyon saniyenin milyonda biri kadar kısa bir sürede fisil çekirdeklerin tümünün parçalanmasını ve yüzlerce kiloton TNT değerinde bir enerjinin açığa çıkmasını sağlamaktadır.
[7]Hidrojen bombası ise nükleer füzyon reaksiyonuna dayanmakta; hidrojen atomlarının birleşerek helyum atomlarına dönüştüğü tepkimeden doğmaktadır. Ancak hidrojen bombasının patlatılması için gerekli olan yüksek derecedeki ısıyı da hemen öncesinde patlatılan atom bombası sağlamaktadır. Hidrojen bombasının gücü ise aynı ağırlıktaki atom bombasının yaklaşık 1000 katıdır.
[8]
Nükleer silah sadece kullanıldığı andaki kayıplarla yetinmemekte; devasa bir mantar biçimindeki radyasyon bulutunun yol açtığı radyoaktif serpinti yüzünden senelerce sonra bile ölümlere, sakatlıklara ve ölümcül hastalıklara sebebiyet vermektedir. İleri teknoloji sayesinde bugünün nükleer silahları, Hiroşima’ya atılan atom bombasının çok üstünde bir güce sahiptir. Yapılan hesaplamalar sadece ABD’nin ya da sadece Rusya’nın elindeki nükleer silah stokunun, tüm insanlığı yok edecek bir patlamanın çok üzerinde bir güce sahip olduğunu göstermektedir.
[9]1945’ten günümüze, birçok sağlık riskini beraberinde getiren 2000’i aşkın nükleer bomba denemesinin başta ABD ve Rusya olmak üzere nükler silahlı ülkelerce yapılmış olduğunu da not etmemiz gerekir.
[10] Bu denemelerin duracağına dair de bir işaret yoktur.
Bu silahların, ülkelere güç, itibar, caydırıcılık ve göreceli bir güvenlik satın aldığı varsayılırken, dünya barışına ve toplumların yaşam hakkına tehlikeli bir maliyet yüklediği görmezden gelinmektedir. Günümüzde, nükleer silahlar kullanılmaktan çok, kullanma tehdidini elinde bulundurmak amacıyla vardırlar. Ancak, bu asimetrik tehdidin ciddiye alınmaması ise yukarıda kısaca değindiğimiz tahrip gücü hesaba katıldığında mümkün değildir.
Nükleer silaha sahip olmak, bu silahları güvenli bir şekilde muhafaza etme, sürekli geliştirme, nükleer saldırı olması halinde karşı tarafa mukabelede bulunabilecek imkânlara sahip olma ihtiyacını her an düşünmek anlamına gelmektedir. Bu kapsamında, ilgili ülkeler, uzun menzilli ve kıtalararası füze programlarını, savaş uçakları, savaş gemileri, nükleer denizaltılar ya da her türlü savunma sistemini bu ihtiyacı uygun geliştirmek durumdadırlar. Bu da önemli bir maliyeti ve bütçe yükünü de baraberinde getirmektedir.
Nükleer Silahlanmada İlk Beş Ülke
II. Dünya savaşının ardından ABD bütçesine önemli maliyetler yükleyen nükleer silah programı, bombaların imha ve vuruş kabiliyetini artırmak üzere devam ettirilmiştir. Askeri açıdan nükleer fizikçilerin gözde olduğu bu dönemde 1949 yılında ilk atom bombası denemesini yapan Sovyetler Birliği de ABD’nin hemen ardından nükleer yarışa dâhil olmuştur. 1952 yılında ilk nükleer denemesini yapan İngiltere’yi 1960 yılında Fransa takip etmiştir.
[11] 1964 yılında komünist Çin’in, Sovyetlerin de teknik desteğiyle nükleer silah geliştirmesi ise, Çin’in ulusal güvenlik doktrininde olduğu gibi uluslararası güç dengesinde de ciddi etkiler meydana getirmiştir.
[12]
İlk Beşin Ardından Yayılan Nükleer Silahlar
Ne gariptir ki, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (NSYÖ) Antlaşması’yla birlikte yürürlüğe giren uluslararası nükleer kontrol rejiminin koruyucusu ve savunucusu durumunda olan ilk beş ülke, nükleerleşme yoluna giren diğer ülkelere teknik, tecrübe ve malzeme yardımlarını esirgemeyerek bir anlamda küresel denetim sisteminin delinmesine adeta zemin hazırlamışlardır.
İlk beşi takip eden ülkelere baktığımızda, Hindistan’ın nükleer kontrol rejimini ilk ihlal eden ülke olduğunu görmekteyiz. Hindistan’ın Pakistan ve özellikle Çin ile ilişkilerinin gergin olması nükleer bir devlet olma amacının temel gerekçesi olmuştur. Çin’in Sovyet desteğine karşın Hindistan da, başlangıçta ABD’nin teknik ve teknoloji desteğini alarak nükleer programını uygulamış ve 1974 yılında ilk silah denemesini gerçekleştirmiştir.
[13] Ancak bu deneme, Çin’in üzerinde Hindistan’ın beklediği etkiyi meyada getirmemiştir.
[14]
1974’deki bu patlama asıl etkiyi Pakistan üzerinde yapmıştır. Keşmir meselesi yüzünden sürekli gerginliğe ve bazen de silahlı çatışmalara sahne olan Pakistan-Hindistan ilişkileri, Hindistan’ın atom bombasını elde etmesiyle daha da kötüleşmiş, bu durumu yaşamsal bir tehdit olarak algılayan Pakistan, 1972’de başlattığı nükleer silah programını hızlandırmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin teknoloji ve malzeme desteğini alan Pakistan, 1998 yılında ilk nükleer silah denemesini gerçekleştirmiştir.
[15]
Kuzey Kore’nin nükleer silaha yönelmesinde, ABD ile Doğu Bloğunu (Sovyetler Birliği ve Çin) karşı karşıya getiren 1950-1953 Kore savaşının önemli bir etkisi vardır. Savaş esnasında Kuzey Kore’ye yönelik nükleer silah kullanma tehdidinde de bulunan ABD’nin aklında II. Dünya savaşında Japonya’yı teslimiyete zorlayan atom bombalarının ikna edici gücü vardı. Dış tehditler karşısında kendi varlığının devamı için bu teknolojiye sahip olmayı gerekli gören Kuzey Kore de, savaşı bitiren ateşkesin hemen ardından Kim İl Sun’un liderliğinde nükleerleşme yoluna girmiştir. Bu amaçla Sovyetler Birliği ile işbirliği anlaşmaları imzalanmış ve nükleer teknolojinin alt yapısı ülkeye transfer edilmiştir. Kuzey Kore’nin bu alandaki çabalarına, sonraki dönemde Çin’den finans ve eğitim desteği de gelmiştir.
[16] Bu çabaların neticesinde Kuzey Kore ilk nükleer denemesini 2006’da gerçekleştirerek nükleer silahlı güç olduğunu dünyaya ilan etmiştir. Kuzey Kore’nin nükleer silah programını sona erdirmesi için 2003 yılında başlatılan ABD, Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Japonya ve Rusya’nın katıldığı ‘6 taraflı’ müzakere süreci 2009 Nisan’ında Kuzey Kore’nin masadan ayrılmasıyla kesintiye uğramış durumdadır. Kuzey Kore 2009 Mayıs ayında müzakere masasına dönebileceği sinyalini vermiş ancak henüz somut bir adım atılmış değildir.
[17]
İsrail’in nükleer silah programı ise halen ‘bilinen bir sır’ olmaya devam etmektedir. Zira, İsrail, ne nükleer silah sahibi olduğunu resmi olarak kabul etmiş ne de tespit edilen nükleer bir denemeye imza atmıştır. 1947 yılında, BM Genel Kurulu’nun oy çokluğuyla kabul edilmesi/kurulmasının ardından, Arap-İsrail çatışması ve savaşları aralıklarla devam etmiştir. Bu süreç içerisinde İsrail, yaşamsal gereklik olarak gördüğü nükleer silah teknolojisini geliştirmek için yoğun gayret sarfetmiştir.
[18] Bu çabalarında İsrail’e, Fransa ve Güney Afrika’nın teknoloji, malzeme ve uzmanlık desteği sözkonusu olmuştur.
[19] Ayrıca İngiltere’nin de 1958 yılında, plutonyum zenginleştirmede hayati önemi olan bir malzemeyi gizlice İsrail’e sattığı ortaya çıkmıştır.
[20] Tam olarak bilinmese de İsrail’in 1967’den itibaren nükleer silaha sahip olduğu tahmin edilmektedir.
[21] İsrail’in elindeki nükleer silahlarla ilgili uluslararası camia yaptırım gücü olmayan BM Genel Kurul kararlarının dışında bugüne kadar herhangi bir girişimde bulunmuş değildir.
İlk beş ülkenin dışında, nükleer silah geliştiren ya da geliştirmeye çalışan ülkeler bu dört ülkeyle sınırlı kalmamıştır. Bu dönem içerisinde Arjantin, Brezilya, İsveç, İsviçre, Irak, Güney Kore, Tayvan, Libya ve Cezayir de nükleer silaha yönelmişler ancak gönüllü ya da gönülsüz olarak nükleer silah programlarından vazgeçmişlerdir.
[22] Nükleer silaha yönelmekle kalmayıp üretim kabiliyetine de ulaşan Güney Afrika ise gönüllü olarak nükleer silahlarını imha eden ilk ve tek ülke olmuştur.
[23]
Yukarıda değinilen ülkelerin şu aşamada dışında değerlendirilen İran, son dönemde kontrol dışı nükleer güç tartışmalarında dünya gündemini en fazla meşgul eden ülke olmuş ve olmaya devam etmektedir. 1970'te NSYÖ Antaşmasını imzalamış olan İran, giderek büyüyen enerji ihtiyacını karşılamak üzere NSYÖ Antlaşmasında her ülkenin doğal hakkı olarak garanti altına alınan barışçıl amaçlı nükleer enerji elde etmek istediğini belirtmektedir. Ancak NSYÖ Antlaşması gereklerini tam olarak yerine getirmediği ortaya çıkan İran’ın asıl nihai hedefinin nükleer silah olduğu şüphesi henüz giderilmiş değildir.
[24] Aslında İran’ın nükleer programını 1979 öncesi ve sonrası olarak incelemek gerekir. 1979 öncesinde ABD ile ilişkileri üst düzeyde olan İran, nükleer enerji teknolojisinde ABD’nin yardım ve desteğini almaktaydı. 1979’dan sonra ise, İran’ın nükleer güç olma hedefinde herhangi bir değişiklik olmazken, yardım alınan ülke ise Rusya ve Çin olarak değişmiştir.
[25]
İran’ın nükleer silah ürettiği konusunda elde somut bir kanıt bulunmamakla birlikte, bu ihtimalin varlığı bile İsrail açısından yaşamsal bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bunun nedeni İran’ın İsrail’e atacağı iki atom bombasının bütün İsrail'i yok edebileceği gerçeğidir. Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda ise, İran, olası bir ABD ya da İsrail saldırısını ya da tehdidini etkisiz kılmak için birkaç nükleer silaha sahip olmayı muhtemelen yeterli görmektedir. Diğer taraftan, nükleer silahlanmayı, bölgesel liderlik mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak gören İran’ın bu anlamda eli güçlenmiş olacaktır.
[26] Bu durum, ABD, İsrail, AB, Türkiye, Rusya, Çin ve Arap ülkeleri de dâhil olmak üzere bölgeyi ve bölgede çıkarları olan tüm ülkeleri etkileyen ve ilgilendiren bir konu olmaya devam etmektedir. Sadece uluslararası yönü değil İran için iç politik yönü de olan ‘İran nükleer denkleminin’ nasıl çözüleceği ise henüz net değildir.
Nükleer Tekonolojinin Sivil Sınırları Ne Kadar Korunaklı?
Yukarıdaki örnekler aslında bu sivil sınırların çok da korunaklı olmadığını; nükleer kontrol rejiminin, ülkeleri askeri amaçlı nükleer teknolojiden vazgeçiremediğini göstermektedir. Ancak, sivil kullanımını garanti altına alan uluslararası kontrol ve denetim sisteminin tamamen başarısız olduğunu söylemek de yanlış olacaktır.
Nükleer kontrol rejiminin merkezinde, nükleer enerjinin barışçıl amaçların dışında kullanılmasını önlemek üzere ortaya koyulan ‘1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (NSYÖ) Antlaşması’ bulunmaktadır.
Nükleer silahlı güce ulaşan ve aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri olan ilk beş ülke, nükleer silah elde etmek için kolları sıvayan diğer ülkelerin varlığından endişe duyarak bu Antlaşmayı ortaya koymuşlardır. İlk beş ülkenin yasal olarak nükleer silaha sahip olduğunu garanti altına alan Antlaşma, 1970 yılında yürürlüğe girmiştir. Antlaşmanın üç temel hedefi vardır. Bunlar; nükleer silahların yayılmasını önlenmek, barışçıl amaçlarla nükleer enerjiden yararlanma hakkını garanti altına almak ve nükleer silahsızlanmadır. Bu amaçla üye ülkeleri Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetim ve takibine açan Antlaşmayı bugüne kadar 187 ülke onaylamıştır. NSYÖ Antlaşması’nın, nükleer silahların yayılmasının önlenmesinde kısmen başarılı olduğu kabul edilmektedir.
[27] Ancak kendi ulusal güvenlik doktrinlerinde gizli nükleer silah programlarına yer veren ülkeleri bu amaçlarından caydırmakta çok etkili olduğunu söylemek mümkün değildir.
[28]
Nükleer enerji ile nükleer silah arasındaki çizgi çok belirgin değildir. Sivil amaçla yani enerji elde etmek için uranyum zenginleştirilmesi, nükleer bomba üretmenin sadece birkaç adım öncesidir. Çünkü nükleer enerji elde etmekte kullanılan yakıt, aynı zamanda atom bombasının da ham maddesidir. İşte UAEA’nın temel görevi NSYÖ Antlaşması’nın verdiği yetkilerle ülkelerin nükleer enerji elde etmek için geliştirdikleri teknolojinin askeri amaçlara kaymasını engellemektir.
[29]
Ancak NSYÖ Antlaşmasına Hindistan, Pakistan ve İsrail gibi hiç taraf olmayan ülkeler olduğu gibi Kuzey Kore gibi taraf olup da sonradan çekilen ülkeler de olabilmektedir. Antlaşmanın en önemli eksikliği burada yatmaktadır. Antlaşma, tüm ülkelerin taraf olmasını gerektirecek zorlayıcı bir müeyyide gücünden yoksundur. Ayrıca, Antlaşmada ayrılacıklı konumda olan ilk beş nükleer ülkenin aynı zamanda Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olmaları, Antlaşmanın bu ülkelere karşı hiçbir baskı gücüne ve bağlayıcılığa sahip olmaması anlamına gelmektedir.
UAEA Genel Müdürü Mohamed Elbaradei
[30], geçen ay BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, küresel nükleer kontrol rejiminin çok kırılgan ve yetersiz olduğunu ifade etmiştir. Bu konuda en önemli icra organı olmakla birlikte 90’ın üstünde ülkeyle resmi ilişkilerinin henüz olmadığını ya da çok yetersiz olduğunu söyleyerek, bu durumun küresel düzeyde ülkelerin nükleer teknoloji ve malzeme durumlarını izlemelerinin önünde önemli bir engel oluşturduğunu açıklamıştır.
[31]
1997 yılında Antlaşmaya eklenen Protokolün kabulüne kadar UAEA, deklare edilmeyen nükleer tesisleri inceleme yetkisine dahi sahip bulunmamaktaydı. Ek Protokol UAEA’nın yetkisini genişletse de Eylül 2009 itibariyle sadece 92 ülke bu Protokole taraf olmuştur.
[32]
Kontrol rejiminin diğer önemli öğesi olan ‘Nükleer Denemeyi Yasaklayan Kapsamlı Antlaşma’ 1996 yılından itibaren imzaya açıktır. İsminden de anlaşılacağı gibi bu Antlaşma hangi amaçla olursa olsun tüm nükleer denemeleri yasaklamaktadır.
[33] Antlaşma 1999’da ABD’de tartışma konusu olmuş, nihayetinde ABD bu Antlaşmaya taraf olmayacağını açıklamıştır. Antlaşma, tüm nükleer teknolojiye sahip ülkeler onaylamadan yürürlüğe girmeyecektir. ABD’nin dışında, Çin, Kuzey Kore, Hindistan Pakistan, İsrail ve İran da Antlaşmayı henüz onaylamamış ülkeler arasındadır.
[34]
Sivil Nükleer Enerjiden Vazgeçmek Mümkün mü?
1950’lerin başında itibaren, atom enerjisi elektrik elde etmek amacıyla kullanılmaktadır. Günümüzde fizyon enerjisi, doğal gaz, kömür ve petrol gibi sınırlı doğal enerji kaynaklarının önemli ve cazip bir alternatifi haline gelmiş durumdadır. Yeryüzündeki elektrik enerjisi üretiminin %17’si nükleer reaktörler tarafından karşılanmaktadır. Avrupa’da bu oran %27 civarındadır.
[35]
Halen 31 ülkede 436 nükleer enerji santrali faal durumdadır. 15 ülkede ise 53 santralin inşa çalışmaları devam etmektedir.
[36] Kalkınmış ülkelerin çoğu nükleer enerjiye sahiptir. Başlangıçta oldukça maliyetli olan nükleer enerji teknolojisi ileriki aşamada ekonomik ve güvenilir bir enerji kaynağına dönüşmektedir. Ülkeler yoğun çalışmalar yaparak nükleer enerjiden istifade etme olanaklarını giderek artırmaktadır.
UAEA’nın 2007 yılında yaptığı ‘2030 Yılı Nükleer Enerji İhtiyaç Projeksiyonu’na göre, nükleer santraller, ülkeler için en önemli enerji kaynaklarından birisi olmaya devam edecektir.
[37]
Küresel ekonomi içinde güçlü ve belirleyici konuma sahip ülkelere baktığımızda, bunların büyük bir kısmının nükleer enerjiyi uzun yıllardan beri kullandığını görmekteyiz. Örneğin dünyanın ilk on büyük ekonomisi
[38] nükleer enerjiden azami ölçüde istifade etmektedir. Bunun tek istisnası olan İtalya da, daha önce sahip olduğu ancak 1987 referandumu ile vazgeçtiği nükleer enerji üretimine yeniden başlama kararı almıştır. İtalyan Ekonomik Kalkınma Bakanı, ülkesinin 1987’de nükleer enerjiye sırtını dönmesiyle yaklaşık 50 milyar Avro ekonomik kayba uğradığını açıklamıştır. İtalya, elektrik faturasına Avrupa ortalamasına göre %30, Fransa’ya göre ise %60 daha fazla ödemektedir. Nükleer santrallerin tekrar kurulması amacıyla 2008 yılında kabul edilen yasayla, 2030 yılına kadar ülkenin elektrik ihtiyacının %25’inin nükleer güçten elde edilmesi planlanmıştır.
[39]
Konuya Türkiye açısından bakacak olursak, 2023'te dünyanın ilk 10 ekonomisinin arasına girmeyi hedefleyen Ülkemizin bunu başarabilmesi için enerji üretim kapasitesini geliştirmesi şarttır. Bunun için de en kısa zamanda, örneğin ilk 10 yılda elektrik ihtiyacının en az %10-15’ini nükleer santrallerden elde ediyor hale gelmesi kaçınılmazdır. Türkiye aslında nükleer gücün önemini çok önce fark etmiş ve 1956 yılında Atom Enerjisi Ajansı’nı kurmuştur. Ancak bir türlü nükleer santralini kuramamıştır. Son yapılan ve Rusya’nın teklif verdiği santral ihalesinin de akıbeti henüz belli değildir.
Sonuç ve tavsiyeler
Nükleer reaktörlere sahip 31 ülkenin 9’unda nükleer silah bulunması, dünya barışı ve güvenliği için ciddi bir tehlike oluşturduğu muhakkaktır. Diğer taraftan, artan nükleer enerji ihtiyacının, mutlaka nükleer silahlanmayı tetikleyeceğini de söylemek doğru değildir. Ancak fizyon teknolojisinin, sivil kullanımdan askeri alana kaymasının engellenmesi için, her türlü tedbirin alınmış olması gerekmektedir. 1945’ten günümüze nükleer silahlardan arınma ve kaçınma konusunda ciddi mesafe alınamaması, bu konuda ülkelere belirli bir hareket alanı verilmiş olmasından kaynaklanmıştır. UAEA’nın tüm ülkeler nezdinde yetkili olması ve nükleer yakıtın UAEA’nın kontrolünde uluslararası bir ortaklık kanalıyla tek bir elden sağlanması, hem ülkeleri uluslararası normlara uymaya zorlayacak, hem de ülkelerin kendi yakıt zincirini kurma gerekçelerini ortadan kaldıracaktır. Bunun için de, nükleer enerjiyi sivil amaçlarla kullanma hakkını garanti altına alan NSYÖ Antlaşmasına, zorunlu olarak ve istisnasız tüm ülkelerin taraf olmasını sağlayacak etkili bir mekanizma geliştirilmelidir.
Karşılıklı güvensizlik ve çatışmalar, nükleer silahlanma arzusunu beslemektedir. Silahlanmaya ayrılan bütçenin ya da beyin gücünün küçük bir kısmı, barış ve güven artırıcı projelere ayrılmış olsa, ülkeler arasındaki düşmanlıkların bir kısmının giderilmesi mümkün olacaktır. Bu da, nükleer silahların sağladığı varsayılan göreceli güvenliğin, gerçekte hakettiği uzlaşı ve barış zeminine taşınmasına katkı sağlayacaktır. Dünyadaki nükleer savaş başlıklarının %95’ini elinde bulunduran ABD ve Rusya, bu noktada ciddi bir sorumluluk taşımaktadır.
Nükleer silahların yayılmasının önlenmesinin, silahsızlanma olmaksızın gerçekleştirilemesi çok zordur. Dolayısıyla, nükleer güç olarak kabul edilen ilk beş ülkeden birisinin ya da bir kaçının nükleer silahsızlanmanın öncülüğünü yapması ve bu konuda diğer tüm ülkelere örnek olması dünyada silahsızlanmaya karşı önemli bir sinerjinin doğmasına yol açabilecektir.
24 Eylül 2009 tarihinde BM Güvenlik Konseyi’nde önemli ve iddialı bir konuşma yapan ABD Başkanı Obama’nın ABD ve Rusya’yı bu amaç etrafında harekete geçirebilmesi hayati bir fırsatın doğmasına yol açacaktır. Böyle bir başarı, Başkan Obama’ya verilen Nobel barış ödülünü de anlamlı hale getirmiş olacaktır. 2010 yılında ABD’nin ev sahiplğinde yapılacak olan NSYÖ Antlaşması gözden geçirme toplantısı, Obama için iyi bir sınav niteliğindedir. Bu toplantıda artık, sorunun özüne inip, ilk beş ülke de dâhil olmak üzere tüm ülkelerce her türlü nükleer bombanın kullanımının yasaklanmasının tartışılmasına geçilmelidir.
(Ömer Ersoy, Araştırma, 23.09.2009)