BM Güvenlik Konseyi, geçen hafta alamadığı kararla, Suriye’de son 11 aydır yaşanmakta olan insani trajediye ikinci kez sesiz kalmayı ve gözünü kapamayı yeğlemiştir. Bundan tam 4 ay önce de benzer bir tasarı Konsey’in önüne gelmişti. Yine Rusya ve Çin’in engellemesiyle akim kalmıştı. Peki, yeni tasarı neyi öngörmekteydi? Rejim değişikliğini mi? Askeri müdahaleyi mi? Silah ve ekonomik ambargoyu mu? İnsanlığa karşı işlenen fiillere yönelik inceleme ya da soruşturmayı mı? Ya da uçuşa yasak bölge ilanını mı? Konseyin önüne gelen tasarı, bunların hiçbirisini öngörmemekteydi.
Arap ülkelerinin yanı sıra, Almanya, Fransa, İngiltere, ABD ve Türkiye’nin de imzasını taşıyan bu karar tasarısı özetle, Arap Ligi’nin hazırladığı yol haritasının uygulanmasını öngörmekteydi. Bunun da en birincil şartı 6 bin Suriyelinin hayatına mal olan ve onbinlercesinin yaralanmasına, işkence ve kötü muamele görmesine, ezilmesine ve ölüm korkusuyla yaşamasına neden olan ağır şiddet hareketlerinin durdurulması ve halk iradesine dayanan siyasi bir geçiş sürecinin başlatılmasıydı. Bunun için de öncelikle, Devlet Başkanı Beşar Esad’ın yetkilerini yardımcısına devretmesi ve ulusal birlik hükümeti kurularak Suriye’yi demokratik seçimlere taşıması isteniyordu.
Arap Ligi, ilk başlarda biraz tereddütlü davransa da, şu anda soruna barışçıl bir çözüm bulmak ve akan kanı durdurmak için ne lazımsa yapma gayreti içinde olan bir oluşum görüntüsü vermektedir. Bu amaçla ortaya koyduğu yol haritasının uygulanmasında BM Güvenlik Konseyi gibi küresel güvenliğin ve barışın sağlanması için uluslararası alanda güç kullanma tekeline sahip en üst düzey makama müracaat etmiş ancak eli boş dönmüştür.
Ancak hepimizin daha önceki birçok örnekte de şahit olduğu gibi, Konsey’in daimi üyeleri, bu icrai yapının harekete geçmesinde dünyanın sesini değil kendi başkentlerinin sesini dinlemektedir. Suriye konusunda Rusya ve Çin’in yaptığı da aslında budur. Ancak, içinde 192 yolcunun bulunduğu BM aracına yapılan bu sert müdahalenin başta Rusya ve Çin’i etkileyeceğini unutmamak gerekir. Nitekim bu iki ülkenin Arap dünyasındaki profili hızla düşüşe geçmiştir.
BM Genel Sekreteri’nin ‘büyük bir hayal kırıklığı’ olarak özetlediği bu tablonun baş mimarı Rusya açısından bakıldığında, Moskova’nın Hafız Esad döneminden beri Suriye’yle çok yakın askeri ve siyasi ilişkiler geliştirdiği ve Şam’ın en büyük silah tedarikçisi olduğu bilinmektedir. Bu siyasi duruşuna ilave olarak Rusya’da, Libya’ya yönelik uluslararası müdahale sürecinde Batı tarafından aldatılmış olduğuna dair bir kanı hâkimdir. Bunun sebebi çekimser kalarak kabul edilmesini sağladığı 17 Mart 2011 tarihli BM Güvenlik Konseyi kararının, Batılı ülkeler tarafından Libya’da hızlı bir rejim değişikliğini gerçekleştirmek üzere suiistimal edildiğini düşünmesidir. Bundan dolayıdır ki, Suriye konusunda Batı’ya şüpheyle bakmakta ve adeta Libya’nın rövanşını almaya çalışmaktadır.
Çin Halk Cumhuriyeti ise, Batı’lı çözümlerden rahatsız olsa da, Tayvan meselesi hariç, veto kartını pek fazla kullanmamıştır. Suriye ve İran’la ilgili meselelerde de Rusya’dan güç bulmakta ve Moskova’nın ayak izini takip etmektedir. Yani, Rusya bu oylamada çekimser kalsaydı muhtemelen Çin de, dünyanın geri kalanına karşı tek başına durma gücünü kendisinde bulamayacaktı.
Gelinen noktada, BM Güvenlik Konseyi’nden kendisine yönelik herhangi bir karar çık(a)mamasından güç bulan ve muhalif sesleri silahla susturtabileceğini kafasına koymuş olan bir Şam despotizmi yaşanmaya devam etmektedir.
Ancak, Suriye’de muhalif hareket devam ettikçe ve buna karşı insan hayatını, insan onurunu, insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan taarruzlar kesilmedikçe, Batı’nın, Arap Birliği’nin ve komşu ülkelerin dolaylı da olsa bazı girişimlerde bulunma ihtimali hızla güçlenmektedir. Bu seçenekler arasında, Suriye’deki muhalifleri ülkenin meşru hükümeti olarak tanınma ya da Özgür Suriye ordusunu lojistik ve istihbarat anlamında destekleme gibi dolaylı müdahale ihtimalleri tartışılmaya başlanmıştır.
Muhaliflerin meşru hükümet olarak tanınması meselesi kritik bir konudur. Bunun için öncelikle ülke içinde siyasi bir yapıya kavuşmaları ve belirli bir coğrafi alanda iktidar gücünü kullanabilecekleri alan hâkimiyetine ulaşmaları gereklidir. Örneğin Libya’da muhalifler, başkent Trablus’un dişini geçiremediği Bingazi gibi bir şehre sahiptiler. Bu seçeneğin geçerli olabilmesi için Arap Ligi başta olmak üzere dünyanın ekseriyeti için kabul edilebilir olması gereklidir. Bu şekilde Suriye’nin egemenlik hakları tartışma konusu yapılmış olacak ve muhaliflerin talepleri daha fazla duyulur hale gelecektir.
Araştırmacı*