Prof. Dr. Yasin Aktay konuşmasında özetle şunları söyledi:
“Yaklaşık yirmi yıl önce Samuel Huntigton’ın “Medeniyetler Çatışması” makalesi yayınlandı. Yine benzer bir şekilde Francis Fukuyama dünya tarihinin son bulduğunu açıklamıştı. Tarih, Huntigton’u biraz haklı çıkardı çünkü ABD dünyayı bir medeniyetler çatışmasına doğru sürükledi. SDE olarak biz yeni bir Türkiye ve yeni bir dünya vizyonuna sahibiz. Dolayısıyla medeniyetler ittifakı projesine öncülük etmiş bir ülke olarak Türkiye’nin dünya barışına katkı sağlaması bizim vizyonumuza uygundur.”
“Tarihsel olarak bakıldığında Avrupa’nın kendi içinde farklı kültürleri bir arada tutması bir başarıdır. Avrupa Birliği projesini de çokkültürlülüğü başarabildiği ölçüde gelecek için olumlu, ümit verici bir proje olarak gördük. İçinde bir Müslüman ülkeyi veya toplumu barındırabilme kapasitesi veya performansı AB için asıl büyük başarıyı oluşturacaktır.”
“SDE’deki uzman arkadaşlarımız Avrupa’daki durumu “Avrupa’nın kendine dönen silahı” başlığı altında ifade ettiler. Avrupa’da yükselen dışlayıcılık ve ayrımcılığın AB için ne tür riskler içerdiğini tespit etmek ve uyarmak görevini yerine getiriyorlar. Amaç zaten yeterince kaygı verici boyutlara ulaşmış olan içe kapanmacı eğilimleri daha da beslemek değil sadece bir parçası olduğumuz AB sürecinin bizim tarafımızdan görünen ve yaşanmakta olan yanına ışık tutmaktır.”
SDE Uzmanı Zeynep Songülen İnanç ise sunumda, Araştırmacı Selvet Çetin ile birlikte hazırladıkları “Avrupa’nın Kendine Dönen Silahı: Dışlayıcılık ve Ayrımcılık” analizinin tanıtımını yaptı. İnanç konuşmasında şu noktalara değindi:
“Temmuz ayında Norveç’te yaşanan Breivik katliamından sonra Avrupa’da nefret suçlarının tekrar ortaya çıktığını görüyoruz. Bu durum korkulardan beslenmektedir. Biz çalışmamızda bu korkuların nedenlerini ortaya koymaya çalıştık. 11 Eylül sonrası ayrımcılık islamofobi üzerinden yükseldi. Özellikle Van Gogh cinayeti gibi olaylar İslam’la ilgili korkuların ortaya çıkmasına neden oldu. İslam korkusu, ötekileştirme politikalarının sonucunda bir güvenlik sorunu olarak ortaya çıktı. Avrupa’da son derece yapısal bir sorunla karşı karşıyayız. Buradaki sorun aşırı sağın merkeze kaymasıdır. Çok kültürlülük söylemsel düzeyde kalmaktadır. Ayrımcılık ve dışlayıcılığın Avrupa’da özellikle toplumsal alanda kabul ediliyor olması sorun teşkil etmektedir. Burada siyasal iradeye önemli bir görev düşmektedir”
Atalay: “Medeniyetler Arası İttifak, Dünyanın Barış Güvencesidir”
Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Beşir Atalay ise açılış konuşmasında medeniyetler ittifakı projesi ve bu projede Türkiye’nin oynadığı rolü anlattı. Atalay, ''Bu dönem, tabuların, yasakların kalktığı, her düşüncenin, her inancın kültürün değerli olduğu, saygı gördüğü ve herkesin devletine güvendiği bir yapıyı inşa dönemidir.'' dedi.
Projenin eş başkanlarından İspanya'da yeni bir hükümetin kurulduğunu, bu hükümetin de ajandasında medeniyetler projesinin yer aldığını ifade eden Atalay, ''Bu projeye yeni dönemde öncekinden daha fazla ağırlık vereceğiz. Şu anda projeyi 110 ülke destekliyor. Proje kapsamında kurulan dostluk grubunda uluslararası önemli 20 kuruluş da rol almıştır. Türkiye bu projeye eşbaşkanlık yapıyor. Bu, Türkiye için önemli bir misyondur'' diye konuştu.
Farklı dinlere, kültürlere ve etnik yapılara mensup kişiler arasındaki bilgi eksikliğinin, korkuya ve şüpheye düşürebildiğini, hatta dünyayı en korkunç silahlar kadar tehdit edebildiğini kaydeden Atalay, Medeniyetler Arası ittifak projesiyle Batılı ülkelerle İslam ülkeleri arasında korkuların ve şüphelerin ortadan kaldırılarak, diyalog yolunun açılmasının amaçlandığını dile getirdi.
Türkiye'nin eş başkanlığını yaptığı Medeniyetler Arası İttifak Projesi'nin, dünyanın en önemli barış güvencesi olduğuna işaret eden Atalay, projenin Türkiye için çok önemli bir misyon olduğunu, bu konuda birçok toplantı yapıldığını anlattı.
Farklılıkları bir çatışma gerekçesi olarak görmenin, bunlar üzerinden siyaset üretmenin medeniliğe aykırı olduğunu vurgulayan Atalay, ''Türkiye kaynağı ne olursa olsun, terörün her türlüsüne karşıdır'' dedi.
Atalay, ''Türkiye'de dar bakışları, kavgaları, tabuları, yasakları ortadan kaldıracak büyük adımlar attık. Her şeyiyle açık topluma ulaşmayı, ileri demokrasiyi hedef olarak aldık, çünkü özgür insan ancak açık toplumda kendini gerçekleştirebiliyor. Çok sesliliği, çok renkliliği korumak bizim misyonumuz oldu. Bunu başaran ülkeler güçlü ülkeler, güçlü toplumlardır'' dedi.
Türkiye'de, geçmiş dönemde devletin toplumun bazı kesimlerine karşı güven sarsıcı tutum içerisinde olduğunu, hak ve hukuka bazen riayet edilmediğini ifade eden Atalay, şöyle devam etti:
''Şimdi tekrar bu dönem, tabuların, yasakların kalktığı, her düşüncenin her inancın kültürünün değerli olduğu, saygı gördüğü ve herkesin devletine güvendiği bir yapıyı inşa dönemidir. Gerçekten vatandaşın devletine güveni artıyor. Biz bunları pek çok araştırmayla da test ediyoruz. Her icraatımızı, her gelişmeyi kamuoyuyla paylaşıyoruz. Ulusal düzeyde insan haklarının genişletilmesi, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması en önemli hedefimiz oldu. Bölgesel ve küresel düzeyde medeniyetler arası ittifak girişimlerinde üstlendiğimiz öncü rol tek bir amaca matuftur; insan onuruna ve izzetine yakışır bir hukuk, siyaset, toplum ve kültür düzenini inşa etmek. Türkiye, bölgesinde ve uluslararası alanda demokratikleşme adımları atarak adeta model ülkelerden biri olmuştur.''
Anayasa Çalışmaları
Anayasa çalışmalarının tüm hızıyla devam ettiğini bildiren Atalay, ''Bu anayasa çalışması, başarıya ulaşmak zorunda. Tabii Stratejik Düşünce Enstitüsü de bu konuda çalışmalar yaptı. Bütün sivil toplum kuruluşları katkı vermeye çalışıyor. Meclis, şu anda bu konuda koordinasyonu yürütüyor. Partide de bir ekibimiz var, Anayasa çalışmasını desteklemek amacıyla. Biz bu çalışmanın motoru olmak durumundayız'' diye konuştu.
12 Haziran seçimi öncesinde bütün partilerin anayasa değişikliği vaat ettiğini anımsatan Atalay, şunları kaydetti:
''Toplumda bütün kesimlerde ilk defa böyle güçlü bir umut gelişti. 24. Dönem Parlamento, anayasayı yapacak. Bu değiştirme değil, yeni bir anayasa yapmaktır. Şu anda düşünce hayatında, düşünceyi ifadede toplumsal hayatın her kesiminde büyük bir rahatlama var. AK Parti iktidarları döneminde birçok yasal düzenleme de yapıldı, ama bu rahatlamanın önemli bir kısmı halen uygulamayla ilgilidir. Çok sesliliği, çok renkliliği, insan haklarını güvence altına almak, ileri düzenlemeyi gerçekleştirmek için bu Anayasa değişikliğinin yapılması lazım. Bunu hepimiz önemseyelim, vatandaşlarımız da partilerine bu hedefleri asla unutturmasınlar.''
İnsan Hakları Kurulu'nun kurulmasıyla ilgili de 60. hükümet döneminde çalışma yapıldığını hatırlatan Atalay, kurulun oluşturulmasıyla ilgili tasarının daha önce Meclis'e ulaştığını, ancak seçimler dolayısıyla gerçekleşmediğini, bu yüzden tasarının yenilenmesi için çalışma yapıldığını bildirdi.
Atalay, ''İnsan Hakları Kurulu'nu kuracağız. Bu konuda da çalışmalarımız devam ediyor. Burada ombudsmanlığın ülkemizde büyük önemi var. Ombudsmanlığın esas yasası çıkmadı, bu yasanın üzerinde de çalışmalar yapıyoruz. Çok önemli gördüğümüz Ayrımcılıkla Mücadele Kurulu'nun kurulması için de geçen dönem İçişleri Bakanıyken çalışmalarını bitirip Başbakanlık'a sunmuştuk. Bu dönem bunun üzerinde de çalışılıyor'' ifadelerini kullandı.
''Avrupa Kendi İçinde Darlık Yaşıyor''
AB ile ilgili de değerlendirmede bulunan Atalay, ''AB, bu konuda iyi bir model ortaya koyabilirdi. Onu başaramadı, ama halen elinde fırsat var. Başbakanımızın ifade ettiği gibi AB, bir din birliği değildir. Türkiye'nin oraya girmesi çok önemli. Çünkü AB'ye yeni bir yapı ve yeni bir anlam yükleyecek'' diye konuştu.
Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinde bir yavaşlama olduğunu ve Türkiye olarak bu süreçte gereken çabayı gösterdiklerini vurgulayan Atalay, ''Önümüzde Kıbrıs'tan dolayı bir siyasi sıkıntı var. Bu bizim sorumuz değil, AB'nin sorunudur. Dolayısıyla onlar bu tıkanıklığı aşmak durumundadır'' tesbitinde bulundu.
AB'nin Türkiye için daima önemli bir konu olduğunu dile getiren Atalay, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Biz 2002'de hükümet olduğumuzda önümüze koyduğumuz en hızlı projelerden birisi AB projesi olmuştur. AB ile ilgili süreçlere çok hızlı başladık. AB'ye şöyle de baktık; AB süreci Türkiye'nin demokratikleşmesinde olumlu bir rüzgar olmuştur. Biz o zaman da bunu düşünüyorduk. Türkiye'deki demokratikleşme adımlarını kendi iç mekanizmalarımızla atmakta zorlanabilirdik. AB rüzgarı bize destek vermiştir. Bu manada biz AB'den çok faydalandık, çok faydasını gördük. AB sürecini Türkiye olarak yürütüyoruz ve biz burada ortaya bir mazeret koymayacağız. Çalışmalarımızı titizlikle sürdürüyoruz. Umarız Avrupa'da giderek artan ırkçılık, dar bakış yasaklar, korkular bunlara engel olmaz. Avrupa kendi içinde daralma yaşıyor, hem ekonomik daralma yaşıyor hem demokratikleşme konusunda gerçekten daralmalar yaşıyor. Bu konularda Türkiye, Avrupa'dan daha ileri adımlar atıyor ve atacağız, biz devam edeceğiz. Bu konularda asla daralma olmayacak.''
“Dünya, tabulardan, yasaklardan ve korkulardan kurtulduktan sonra rahatlayacaktır. 'Türkiye'de de iktidarımızın en önemli hedefleri, en önemli adımları bu sayede gerçekleşmiştir. Tabular kalktıkça korkular da kalkmaktadır. Bu adeta ikisi birbirini besliyor. Anlama artıkça, korkular azalıyor. Türkiye bu süreci sürdürecek. Güvenli bir yerdeyiz, olumlu bir yerdeyiz. Demokrasi açısından, insan hakları açısından, özgürlükler açısından biz şu anda iyi bir yerdeyiz. İnsanı merkeze alan bir sistemi giderek geliştiriyoruz. Bu konuda hem ülkemizde hem de dünyada çabalarımızı sürdüreceğiz.''
Toplumsal Barış Aracı Olarak Siyaset
Açılış konuşmalarının ardından “Toplumsal Barış Aracı Olarak Siyaset” konulu ilk oturuma geçildi. Bu oturumu SDE Uluslararası İlişkiler Koordinatörlüğü, Koordinatör Yardımcısı Doç. Dr. Murat Erdoğan yaptı. Oturumda Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı Başkan Vekili Mehmet Altuntaş, CHP Bursa Milletvekili Doç. Dr. Aykan Erdemir ve İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanvekili ve AK Parti Amasya Milletvekili Prof. Dr. Naci Bostancı birer konuşma yaptılar.
Doç. Dr. Murat Erdoğan çok kültürlülüğün evrensel gerekliliği ve ülkemiz için önemi bunun yanında Avrupa’daki göçmenlerin durumuna kısa bir şekilde değindikten sonra sözü Prof. Dr. Naci Bostancı’ya bıraktı.
Prof. Dr. Naci Bostancı şunları kaydetti: “Oturumun konusu toplumsal barış olarak siyaset. Burada üç temel kavram var. Toplum, siyaset ve barış. Toplum, çıkarları itibariyle birbirleriyle çelişen ancak sonuçta ortak çıkarlar için bir araya gelen topluluktur. Toplumdaki farklı kesimlerin birbirleriyle çatışması ve çelişmesi bir realitedir. Sadece maddi hayat tarzları, insanları benzer veya farklı kılmıyor. Kurulan hayaller ve düşünceler de önemlidir. Toplumu sürekli güncellenen bir birlik olarak görmek önemlidir. Siyaset burada önemli rol oynamaktadır. İnsanların toplumsal ve politik gelecekleri dikkate alınmadan barışı konuşmanın imkânı yok. Siyasetin bir tarafı soyluluk, bir tarafı da soysuzluktur. Ayrıca siyasetsiz toplum yoktur. Siyasetin temelinde toplumsal eşitsizlikler vardır ve siyaset eşitsizliğin bir neticesidir. Siyasetin konusu maddi ve moral kaynakların dağılımının kim tarafından ve nasıl yapılacağı sorularıdır. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesi ve sürecinde istikamet daha tekâmül etmiş bir demokrasi doğrultusundadır. Türkiye’nin toplumsal yapısı da bunu tahkim etmeye yöneliktir. Duracağımız yer kimin daha iyi olduğu değil kimin daha az kusurlu olduğudur. Bunun üzerinde siyaset yapılmalıdır.”
Mehmet Altuntaş ise konuşmasına Başbakanlık İnsan Hakları Kurumu Başkanlığı hakkında bilgi vererek başladı. Başkanlığın kuruluşu, faaliyetleri, başkanlığın mevzuatına ilişkin son yıllarda yapılan değişikliklerin neler olduğu, il ve ilçelerdeki faaliyetlerinin nasıl işlediği hakkında kısa bir bilgi verdi. İnsan hakları ve özgürlüklerin önündeki engelleri ortadan kaldırmak için Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığının 10 yıl önce kurulduğunu belirten Altuntaş başkanlığın görevlerini dört ana başlık altında topladı:
- İnsan hakları kuruluşlarıyla koordinasyon içinde bulunmak
- Mevzuat hükümlerini izlemek ve aksaklıları gidermek
- Eğitim konusu
- Başkanlığa gelen başvuruları incelemek ve değerlendirmek.
Doç. Dr. Aykan Erdemir de konuşmasında özetle şu konulara değindi: “Antropologlara medeniyetler ittifakı mı veya medeniyetler çatışması mı diye sorduğunuzda muzip bir cevap alırsınız. Ben de bir antropolog olarak aynı cevabı veriyorum. Bana göre bilimsel ve felsefi olarak dünyaya medeniyetler çerçevesinde bakmak bir haktır ancak ben bu şekilde bakmıyorum. Bu konuda iki temel soru sorulabilir: biri medeniyet olarak zannettiğimiz çerçevenin içinde çok önemli çatışma yaşanabilir mi? Diğeri de farklı kimliklerin ne şekilde bir araya geldiği sorusu. Dolayısıyla bu iki soru çerçevesinden hareketle mevcut medeniyet çerçevesine katılmıyorum. Bugün Türkiye-AB ilişkilerinde bir medeniyet ittifakı veya çatışmasına doğru gidiyor muyuz diye sorarsanız ben böyle bir durumun olduğuna inanmıyorum.”
İlk oturumun konuşmacısı olarak duyurulan MHP Isparta Milletvekilli Süleyman Nevzat Korkmaz mazeret bildirerek toplantıya katılamadı.
“Avrupa Projesinin Müslüman Göçmenlerle Sınanması”
“Avrupa Projesinin Müslüman Göçmenlerle sınanması” başlıklı ikinci oturumun moderatörlüğünü SDE Uluslararası ilişkiler Koordinatörü Prof. Dr. Birol Akgün yaptı. Oturumun konuşmacıları ise SDE Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Beril Dedeoğlu, Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. M. Murat Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığı/Dış İlişkiler Daire Başkanı Prof. Dr. Mehmet Paçacı ve Başbakanlık Kamu Diplomasisi Direktörü Ahmet Demirhan oldu.
Prof. Dr. Beril Dedeoğlu dünyadaki ırkçı eğilimlerin arttığını ve bilhassa Avrupa’da ırkçılığın devlet boyutu ve toplumsal boyut olmak üzere iki düzeyde geliştiğini belitti. Dedeoğlu şunları kaydetti:
“Irkçılığın devlet düzeyinde gelişmesi o devletin vatandaşlarına sert uygulamalarda bulunması anlamına geliyor. Devletlerin bir takım politik uygulamaları vardır. Irkçılık devletlerin mevzuat yoluyla bu politikayı uygulaması şeklinde meydana gelir. Toplumsal düzeyde meydana gelen ırkçılıkta ise insanlar birbirlerini “benden olan” veya “benden olmayan” şeklinde ayırır. Siyasi kriz ortamlarında bu durum daha yüksek sesle dışa vurulur. Çünkü rasyonel gerekçeler kriz ortamlarında fazlalaşır. Hükümetlerde bunu iyi tahlil ederler ve ona göre bir politika benimserler.”
“Bugün Avrupa’ya baktığımızda sağ kanatta ırkçılığa yakın partiler artmıştır. Romanlara ve Müslümanlara karşı ciddi bir ayrımcılık söz konusudur. Son zamanlarda burada farklı bir siyasi mantık gelişti. Önce cami üzerinden ardından da başörtüsü üzerinde bir takım tartışmalar yaşandı. Müslümanlara yapılan ırkçılık; orada yaşayan, vatandaş olmuş Müslümanlar üzerinden geliştirilen ırkçılık ve göçmen Müslümanlar üzerinden geliştirilen ırkçılık olarak iki türlü gelişti. 2004 yılından itibaren Avrupa’da islamofobinin arttığını gözlemliyoruz. Avrupa’ya özgü bir diğer durum ise AB’dir. AB’nin kurulmasındaki amaçlardan biri serbest dolaşım hakkının sağlanmasıyla beraber bir kaynaşma ortamının oluşturulmasıydı ancak süreç tersinden işledi ve bir ötekileştirme süreci başladı. Hükümetlerin de bu ötekileştirme sürecini körüklediği anlaşıldı. Irkçılık kendine her zaman bir hedef bulur mesele sadece dini ya da etnik unsurlar değildir. Bu noktadan hareketle AB’nin kendini diğer tüm unsurlarla sınaması gerekmektedir.”
Doç. Dr. M. Murat Erdoğan ise AB’nin İslam’la tanışmasının üç aşamada gerçekleştiğini ifade etti ve bunları “Endülüs dönemi, Osmanlı İmparatorluğu dönemi ve 60’lı yıllarda yaşanan göç hareketleri” olarak sıraladı. Erdoğan konuşması sırasında “Almanya’da ırkçı neo-nazi cinayetleri: Türklerin görüş ve duyguları araştırması”nın sonuçlarına da yer verdi. Erdoğan şöyle devam etti:
“Teknolojinin ve iletişim kanallarının gelişmesiyle birlikte az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru göç hareketleri katlanarak artıyor ve bu da klasik kimlik tanımlarını yerle bir ediyor. Almanya’da ülkenin battığını ve bunun sebebinin Türkler olduğunu konu alan bir kitap yayınlandı ve bir buçuk milyon satış yaptı. Asıl mesele bu kitabın yayınlanması değil bu kadar rağbet görmesidir.”
“Avrupalı politikacılar Müslüman göçmenler için açılım yapmanın sıkıntısını yaşıyorlar. Ancak Avrupa’da Korsanlar partisi gibi yeni siyasi oluşumlarda mevcut. Bu partiler mikro sorun alanlarına yönelerek taraftar topluyorlar. Bunun dışında makro alanlara yönelen ve insanları korkuyla yöneten partiler de mevcudiyetini koruyor.”
Prof. Dr. Mehmet Paçacı, Entegrasyon, asimilasyon ve kimlik kavramlarının şu sıralar Avrupa’da çok moda kavramlar olduğunun altını çizdi. Paçacı, bu kavramların çok yeni kavramlar olmadığını ve Endülüslere kadar dayandığını da ilave etti. Paçacı şunları kaydetti:
“Avrupa’da toplumu tek-tipleştirme siyaseti var ve tarihe baktığımızda bunun epeyce derinlere gittiğini görürüz. Seküler döneme geldiğimizde ise bu tek-tipleştirme, ulus-devlet ve ulus kimliğinin tanımı ile gündeme geliyor. İkinci dünya savaşı sonrası Avrupa’da oluşan refah seviyesi yabancı işçi ihtiyacını beraberinde getirdi ve göçmenler Avrupa’ya gitti. Göçmenlerin Avrupa’da yalnızca bir-iki nesil kalması planlanıyordu. Ancak bu sürecin uzaması ve Avrupa’nın kültüründeki ulusçuluk ve ırkçılık kodları bu yapıdaki ciddi bir gerilim olarak ortaya çıktı. Ben entegrasyon ve uyum gibi kavramları, insanların karşısına çıkarmanın ters tepki yarattığını düşünüyorum. Avrupa için bunu aşmanın yolu, evrensel değerleri hatırlamak ve uygulamaktır.”
Ahmet Demirhan, Avrupa’da ırkçılık ve nefret söylemi ile ilgili bir arşiv oluştuğunu vurguladı ve şunları kaydetti:
“Avrupa’da ırkçılık ve nefret söylemi ile ilgili bir arşiv oluşuyor. Ben bunun Kuzey Avrupa’da daha yaygın olduğunu düşünüyorum. Almanya’daki neo-naziler, Norveç’teki Breivik katliamı ve Hollanda’daki ırkçı Geert Wilders partisi gibi oluşumları buna örnek olarak verebiliriz. Kuzey Avrupa’da ırkçılığın bu kadar yaygın olması kendilerini nasıl toplumsallaştırdıkları ile ilgilidir. Irkçılığın teolojik, felsefik, politik nedenleri üzerinde çok fazla durmamız gerekiyor. Göçmenlerin 20- 30 yıldır bu statüden neden çıkamadığını göçmenler üzerinden değil Avrupalılık kimliği üzerinden değerlendirmek gerekir.”
Toplantı soru-cevap kısmı ile son buldu.