1789 tarihi Osmanlı Devleti için iki açıdan çok önemlidir. Bunlardan birincisi Devlet-i Aliye-i Osmaniye’nin Avrupa ve özellikle Rusya karşısında aldığı askeri mağlubiyetlerin bertaraf edilmesi için rotayı kesin olarak Avrupa’ya doğru kıran Sultan III. Selim’in tahta çıktığı tarih, diğeri ise Fransız İhtilali’nin meydana geldiği tarih olması.
III. Selim, Osmanlının geriye gidişini durdurmak için model olarak Batı’yı esas alır. Sultan için bu, iç dinamiklerle sağlanamayan gerilemeyi durdurmanın amacını taşımaktaydı. Kapı açıldığında içeri sineklerin de girebileceği ihtimali, Batı’dan sadece teknoloji almak isteyen Osmanlı için maalesef gerçek olur. Batıdan sadece teknoloji alacağız düşüncesi kısa zamanda ters tepecek ve gerilemeyi hızlandırmakla kalmayacak aynı zamanda kurt da gövdenin içine girecekti. Bunun Osmanlıdaki ilk kurumsal ve yasal adı önce Tanzimat Fermanı (1839), sonra Islahat (1856) ve sonra da Meşrutiyet ilanları olur.
Bu fermanlar ile Müslüman Osmanlı halkının, ülkesindeki psikolojik üstünlüğü kırılacaktır. Ancak asıl tehlike 1980’lere kadar sürecek olan “Genç”lerin zihniyetinde ortaya çıkacaktır. Gerçi “Genç Osmanlılar Cemiyeti” (1865), “Hasta Adam” tanımına karşı bir tepki olarak doğduklarını iddia edeceklerdi ve iddialarında da büyük ölçüde samimi olan Gençlerin hedefleri devletlerini kurtaracak bir “reçete” arayışı idi. Ancak Gençlerin önüne kısa zamanda içinde kaybolacakları üç yol çıkacaktır: Garplılaşma, Osmanlılaşma, İslamlaşma… En sonda ise Türkleşme (1908). Ülkelerine bilimi getirmek için yola çıkan Gençler kısa zamanda dışı Osmanlı içi Avrupalı Jön Türklere dönüştürüleceklerdi: Bilim adamı adayları ya şair, ya romancı, ya papaz ya da ellerinde alafranga mallarla Sirkeci Garı’na ineceklerdi.
Osmanlılaşma, Yunan ve Sırpların bağımsızlıklarıyla daha yola çıkmadan tekeri patlayan bir araba gibi yerinde iflas ederken; 1876-1908 yılları arasında 33 yıl hüküm süren II. Abdulhamid’in iç ve dış siyaseti olan İttihat-ı İslam ve İslam geçici olarak başarılı olsa da hem iç hem de dış Garplıların hedefi olur. Burada da Garp ittifakı ortaya çıkar ki, İttihat ve Terakki denilen 23 kromozomu Avrupa’dan 23’ü Osmanlıdan bir ucube ortaya çıkar.
1902 Paris Kongresinde bu yapı da kendi içinde ikiye ayrılır. İngiltere’yi rol model olarak esas alan Prens Sabahattin’in Teşebbüs-ü şahsi ve Âdem-i merkeziyet cemiyeti ile Avusturyalı bir anne ile babası, Sarayburnu’na inen İngiliz elçisinin at arabasını çözüp atların yerine geçen “İngiliz Ali” lakaplı Ahmet Rıza’nın İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)’dir. İtalyan mason örgütü olan carbonari hareketini esas alarak örgütlenen İttihat ve Terakki zihniyetinin adı da o yıllarda Brezilya’da Hıristiyanlık propagandası yapan hatta bir kilise de kurduran pozitivist bir örgütten alınır.
Merkeziyetçi, pozitivist ve laik bir kişi olan A.Rıza, İttihat ve Terakki’nin mayasını oluşturan askeri tıbbiye ruhunu yansıtmaktaydı: Millet uzun dönem askerlik yapan hasta bir er gibidir. Bu nedenle “devlet için toplum ve fert feda edilebilir” kısaltmasına sarılır. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın felsefesinin tam tersi bir düşüncedir bu.
23 Temmuz 1908 tarihinden itibaren, önce Sultan II. Abdülhamid’in tahtını kontrol altına alan, ardından da onu 31 Mart komplosuyla ele geçiren İttihat ve Terraki (!) 23 Ocak 1913 yılında ise Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın alnına çaktığı tek kurşunla ve Babıâli yokuşundan koşan fedailerle devlete terör yoluyla kısa zamanda hâkim olur. Bu dönem, ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Bağdat müzelerinin Blackwater tarafından yağmalanmasının özgürlük olarak görülmesi gibi Yıldız Sarayı yağmalanır ve milyonlarca belge yok edilir. Örneğin, 330 sandık dolusu evrak maalesef bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin avlusunda yakılacaktı.
Böylece Fransız İhtilali orijinli İTC’nin devrimci darbeci zihniyeti Osmanlı devletinde uygulamaya konulur. Örneğin ufak bir Arnavut kalkışmasına 82 taburluk bir ordu gönderen İTC, Şam meydanında Fransız komplosuyla onlarca Arap aydınını ve şeyhini idam eder.
1913 yılından itibaren İTC’nin görünen liderlerinden, rical-ı gaybı da vardı, Enver, Cemal ve Talat (Triumviranın) üçlüsü dışında başta kendileri olmak üzere herkes görüntüden ibaret kalacaktır. Perde arkası ise günümüze kadar netleşemeyecekti.
31 Mart komplosunun ardından Sultan II. Abdulhamid’in gücü tamamen bitirilirken, ikinci temizliğe girişilir, ordudan tasfiye: Alaylı subaylardan 1400 kadarı ordudan tasfiye edilir. Aradan geçenleri saymazsak aynı süreç 27 Mayıs 1960 darbesinde 275 general ve amiralle, 7.000 albay, yarbay ve binbaşı rütbesindeki subay ile devam eder. ABD Büyükelçisi Warren’in 11 Ağustos 1960 tarihli raporuna göre, emekliye sevk edilen subaylar, generallerin yüzde 90’ı, albayların yüzde 55’i, yarbayların yüzde 40’ı, binbaşıların da yüzde 5’ydi. Emekli İnkılâp Subayları (EMİNSU) olarak bilinen bu tasfiye hareketinin finansmanı tamamen ABD’den temin edilmişti ve sonrasında da ordu defalarca törpülenir. Böylece “kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis içün” darbelere hazır hale getirilir. Aynı zamanda Sultan Ahmet’te de aydınlar ve muhalif siyasetçiler Divan-ı Harb kurulur ve yüzlerce kişi idam edilir. Cemiyet (Sonra Fırka, günümüzde de kırk suyla yıkanmış CHP) muhalifleri temizlenir.
Bugün Diyarbakır İçkale’deki bulunan, daha onlarcasının bulunacağı kesin olan veya çürüdüğünden bulunamayan kemiklerin de müsebbibi bu zihniyettir ve onun yanında icra-i faaliyete bulunan JİTEM ve onun uzantılarıdır.
Unutmayalım ki bu yılanın kuyruğu ve başı hala canlıdır ve dolunaya kadar da ölmeyecektir. Bir padişaha ve başbakana “sizi buraya tıkayan kuvvet böyle istemektedir” diyen kuvvet şu anda son günlerini yaşamaktadır. Bu günleri göremeden gidenler var, bu açıdan bizler çok şanslıyız.
(Sultan Abdülaziz’in ve Adnan Menderes’in katli (1876-1961) İki fotoğraf arasındaki fark?)
Dicle Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi*