İran, izlediği Amerika ve İsrail karşıtlığı politikaları, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerle geliştirdiği ilişkiler ve Ortadoğu’da her geçen gün artan ağırlığı ile gündemdeki yerini korumaktadır. Uluslararası izolasyona rağmen bu aktif ve çok yönlü dış politikası İran’ı merak edilen ülkelerden biri yapmaktadır. Aşağıda İran dış politikasının arka planı ve dış politikasını anlamayı sağlayacak bazı temel konular etrafında kısa bir değerlendirme yapılacaktır.
İran Dış Politikasındaki Ana Konular
Bir devletin iç dinamiklerinin dış politikasını belirlemesi siyasi yapısıyla doğrudan bağlantılıdır. İç politikadaki siyasal meşruiyet sınırı dış politikanın da sınırlarını etkilemektedir. İran’ın dış politikasının zaman zaman ideolojik eğilimine rağmen ulusal çıkarlar sarih veya örtük bir şekilde belirleyici olmaktadır. Sadece 1979 devrimi sonrası dönemde Batı-Doğu kutuplaşmasına karşı tavır alarak İslam ve anti-emperyalizm ekseninde yeni bir alternatif oluşturmaya ve dış ilişkilerinde devrim ihracına yönelik politikalar izlemeye çalışmış ancak bu durum kısa bir süre sonra yerini ulusal çıkarların aldığı daha pragmatist politikalara bırakmıştır. Ancak İran, ulusal çıkara dayalı politikalarını mazlum halkların savunucusu, anti-Amerikan ve anti-emperyalizm ideolojisiyle desteklemeye ve meşrulaştırmaya devam etmektedir.
İran dış politikasının komşularıyla ve özellikle Amerika ve Avrupa ile ilişkilerde kısmi değişiklikler göstermesinde liderlerin de etkisi var. Haşimi Rafsancani (1987-1997) döneminde komşu ülkelerle özellikle Rusya ile pragmatist ilişkiler geliştirmeye başlayan İran, Sovyetler Birliği’nin yıkılışı sonrası bağımsızlığını kazanan Orta Asya ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirmeye ve içişlerinden uzak durmaya çalışmıştır. Muhammed Hatemi (1997-2005) döneminde İran, daha müzakereci ve açılıma dönük bir dış politika izlemiştir. Hatemi, İran’ın izolasyonunu kırmak veya minimize etmek için Afrika ve Avrupa’ya dönük ilişkilerde daha yumuşak bir politika benimsemiştir. “Büyük şeytan” olarak nitelendirilen Amerika ile diplomatik ilişkiler kurmamışsa bile polemikten kaçınmıştır. Uluslararası kuruluşlar içinde İran’ın daha görünür ve aktif olmasını ve ideolojik kalıpları esneterek İran’ın çok yönlü dış politika üretmesine katkı sağlamıştır. Ahmedinejad (2005- ) ile başlayan dönemde İran tekrar Amerika ve İsrail’e karşı söylem düzeyinde radikal bir politikaya kaymış, İran’ın Batı kamuoyundaki imajı tekrar bozulmuştur.
[1] Fakat diğer taraftan çok kutuplu dünya içinde yeni ittifak arayışını da sürdürmektedir. Özellikle 2003’ten sonra Amerika’nın Irak ve Afganistan’daki varlığı diğer taraftan İsrail tehlikesine karşı Arap ülkeleriyle, Hizbullah ve Irak Şiileriyle ilişkileri geliştirmeye ve ittifak oluşturmaya çalışmaktadır.
[2]
İran’ın dış politikasını belirleyen temel konulardan biri de sahip olduğu petrol ve doğalgaz kaynaklarıdır. Zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olan İran bunun için uygun pazar arayışına girmektedir. Uygun pazar arayışı bulmak için Amerika ve Avrupa dışına yönelen İran, sürekli büyüyen Çin’e petrol ihraç ederek bu açığını kapatmaktadır. Çin ile İran arasındaki bu ilişki büyüyen bir güç olarak Çin’in Ortadoğu pazarına girmesine İran’ında Amerika ve İsrail karşısında güçlü bir müttefik kazanmasına yol açmaktadır. İran, Çin’in yanı sıra Japonya, Hindistan, Güney Kore ve İtalya gibi ülkelere toplam günlük 2.2 milyon varil petrol ihraç etmektedir.
[3] Böylece petrol ihracı üzerinden izolasyon çeperini yararak uluslararası arenaya açılmaktadır.
İran dış politikasına ilişkin bir diğer önemli konu İran’ın nükleer programıdır. İran barışçıl ve enerji elde etmek amacıyla nükleer programını devam ettirdiğini her defasında iddia etse de başta İsrail ve ABD olmak üzere uluslararası kamuoyundan ciddi tepkiler almaktadır. Ayrıca Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın raporlarında İran’ın nükleer silah ürettiğine dair bulguların ortaya çıkması
[4] İran’ın bölgede bir tehdit olarak algılanmasına neden olmaktadır. Bu tehdit algısının en yüksek düzeyde olduğu ülke kuşkusuz İsrail’dir. İsrail sürekli Amerika ve diğer Batılı devletleri İran aleyhine kışkırtarak İran’ın nükleer silahlara sahip olmasını engellemeye çalışmaktadır. Diğer taraftan Suudi Arabistan ve diğer Arap emirlikleri muhtemel bir İran tehlikesine karşı silah alımlarını yüksek tutmaktadırlar. Dolayısıyla devam eden nükleer program nedeniyle Amerika, İsrail, diğer Batılı devletler ve bölgedeki Sünni Arap devletleri ile İran arasında gerilim oluşmakta ve İran’ın bir tehdit olarak algılanmasına yol açmaktadır.
İran-Amerika İlişkileri
Amerika’nın dünya üzerindeki hegemonyası ve Ortadoğu’daki ağırlığı diğer taraftan İsrail’in İran tehlikesi karşısındaki yalnızlık paranoyası dolayısıyla Amerika’yı sürekli bölgeye çekmesi Amerika-İran arasındaki gerginliği her an sıcak bir çatışmaya yol açabilecek iki komşu ülkenin gerginliğine dönüştürüyor.
Amerika-İran arasındaki sorunlardan biri olan nükleer krizin yanı sıra bugünlerde tekrar gündeme gelen Hürmüz Boğazı İran’a yönelik saldırıların konuşulduğu zamanda İran tarafından bir savunma kalkanı olarak kullanılmaktadır. Boğaz, bütün bir dünyayı ciddi bir şekilde ilgilendirmektedir çünkü bölgedeki ham petrolün ve sıvılaştırılmış doğalgazın dünyaya sevk edilmesi için oldukça stratejik ve alternatifi olmayan bir boğaz. Dünyadaki ekonomik durgunluğun devam ettiği bir dönemde İran’ın boğazı kapatması mevcut global ekonomik krizi daha da derinleştirecektir. İran, boğazın bu öneminden dolayı Amerika ve İsrail’in muhtemel saldırılarına karşı boğazı kapatma tehdidinde bulunuyor.
[5]
Amerika ile İran arasında bugüne kadar herhangi bir sıcak çatışma yaşanmadı, ilişkiler daha çok polemikler düzeyinde ve Amerika’nın uluslararası alandaki ağırlığını kullanarak İran’a yönelik yaptırımlar uygulaması şeklinde tezahür etti. Ancak son nükleer kriz dolayısıyla ABD, İsrail, Japonya ve Avrupalı devletlerin yeni yaptırımlar gündeme getirmeleri diğer taraftan BM’nin daimi üyelerinden Rusya ve Çin’in bu yaptırımlara karşı olmaları İran üzerinden yeni bir soğuk savaşa doğru mu gidiliyor şeklinde bir soruya neden olmaktadır. Ayrıca Çin, Amerika’ya rağmen İran’ın nükleer programını barışçıl amaçlarla geliştirmesi konusunda yardım etmektedir.
[6] Buna karşılık olarak İran’da Latin Amerika ülkeleri ile ilişkileri geliştirmekte, Rusya ve Çin ile ekonomik ilişkilerini yoğunlaştırmaktadır. Ortadoğu’da ise Amerika’nın Irak’tan çekilmesi sonrası Şii nüfusunu kullanarak bölgedeki gücünü pekiştirerek küresel düzeyde anti-Amerikancılık kutbundaki konumunu tahkim etmeye çalışmaktadır.
Bundan sonrası için Amerika’nın İran politikasında farklı bir sürecin başlıyor olacağını kestirmek mümkün. Öncelikle Ortadoğu’daki devrimler sonrası Mısır’ın koşulsuz desteğinin kaybedilmesi ve anti-Amerikancı olmayan ama diğer taraftan da Ortadoğu’daki sorunların müzakere yoluyla çözülmesi gerektiğini savunan partilerin iktidara gelmesi gibi gelişmeler Amerika’nın genelde Ortadoğu özel de İran’a ilişkin politikalarında değişikliği zorunlu kılmaktadır. Bir taraftan yeni yönetimlerle iyi geçinmeye çalışmak, İsrail’i kurumak diğer taraftan Çin, Rusya gibi devletleri direkt karşısına almadan İran’ın nükleer silah tehdidini ve Hürmüz Boğazı sorununu çözmek ki bunlar ancak İran’a yönelik uluslararası bir müdahale ile mümkün olabilir yoksa İran’ın ikna edilmeden geri adım atması pek mümkün değil. Ayrıca her ne kadar İsrail sürekli kışkırtıcı bir şekilde İran’a karşı sıcak bir savaşı savunsa da Amerika’nın şu an içinde bulunduğu nesnel koşullar ve dünyadaki konjonktürel yapı böyle bir sıcak çatışmaya hazır değil. Bunun yanında Pentagon tarafından hazırlanan “ABD’nin Küresel Liderliğini Sürdürmek: 21. Yüzyıl Savunma Öncelikleri” raporunda da ABD ordusunun yeniden yapılandırılması ve askeri güç kullanımında daha ihtiyatlı olunması gerektiği vurgulanmaktadır.
[7] Bunun ilk adımı olarak ta Amerika’nın Irak’tan çekilmesi ve dünyanın farklı bölgelerindeki askeri varlığını azaltmaya çalıştığı görülmektedir. Bu durum sıcak çatışma ihtimalini azaltmaktadır.
Kuşkusuz eğer dünya yeniden bir soğuk savaş sürecine girecekse Ortadoğu coğrafyası bu soğuk savaşın merkez üslerinden biri olacaktır. Bu coğrafyada Suudi Arabistan’ın başını çekeceği Sünni bir blok, İran’ın Irak, Suriye ve Lübnan hattında etkin olacağı bir Şii blok, Amerika ve Avrupalı devletlerin desteğini arkasına almaya çalışan İsrail ve bu bloklar arasında ulusal çıkarlarını ve ilişkilerini korumaya ve sürdürmeye çalışan, daha müzakereci bir politika izleyen Türkiye olacaktır. Ayrıca diğer küresel güçlerin çıkarları da bu coğrafyada çakışacağından çok kutuplu bir soğuk savaş döneminin başlaması İran’ın Amerika karşısındaki elini güçlendirecektir. Aslında bugüne kadar devam eden İran-Amerika arasındaki gerilim görünenden farklı olarak her iki ülkenin de lehine işlemiştir. İran anti-Amerikancı retoriğiyle Ortadoğu ve dünyada yeni ittifaklar kurmaya çalışmakta, Amerika ise İran’ın hem dünya hem de bölge için tehdit oluşturduğu retoriği üzerinden Ortadoğu’daki varlığını meşrulaştırmaktadır. Böylece her iki tarafında çıkar sağladığı, oldukça işlevsel bir soğuk savaş hali yıllardır devam etmektedir. Çünkü Amerika’ya karşı takınılan meydan okuyucu politika ve genelde Batı dünyasının emperyalizmine yönelik eleştiriler İran’ın cazibesini arttırıyor. Bugün İran’ın Latin dünyası ile ilişkilerini kolaylaştıran faktörlerden birisi de bu cazibesidir.
İran-Türkiye İlişkileri
Bir sene öncesine kadar en parlak dönemlerinden birini geçiren İran ve Türkiye arasındaki ilişki Arap Baharı ve NATO’nun füze kalkanını Malatya’ya yerleştirmesi ile olumsuz bir şekilde değişti. Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması sonrası İran, İsrail karşısında müttefiki olan Esad rejimini desteklerken Türkiye Esad’a yönelik eleştirilerini yoğunlaştırarak muhalefetin taleplerinin dikkate alınması gerektiğini yüksek sesle dile getirmişti. Ayrıca nükleer krizden dolayı İran’a yönelik baskının arttığı bir dönemde Türkiye Brezilya ile birlikte bu sorunun çözülmesi için İran ile uluslararası kuruluşlar arasında arabulucu olacaklarını deklare eden Tahran Deklarasyonu’nu (2010) imzaladı. Bu deklarasyon uluslararası alanda ciddi bir kabule mazhar olmasa da İran ile Türkiye arasında ikili ilişkilerin gelişmesine ve bir güvenin oluşmasına vesile oldu. Ancak füze kalkanı sisteminin kurulması zor şartlarda tesis edilen bu güven ortamını zedeleyerek İran’ın Türkiye’ye ilişkin kuşkularını tekrar ön plana çıkarttı.
İran, Amerika’nın Irak’tan çekilmesi sonrası doğan hegemonya boşluğunu Şiiler üzerinden doldurmaya çalışırken buna karşı çıkan Sünni Araplar ve Kürtler ise Türkiye’ye yakınlaşmaya çalışmaktadır. Son zamanlarda Irak’ta Şiileri hedef alan bombalı saldırıların ülkeyi mezhep eksenli bir çatışmaya sürüklemesi durumunda İran’ın doğrudan müdahil olma olasılığı yüksek. Ayrıca gerek Tarık Haşimi olayında gerekse de Irak’taki muhtemel mezhep çatışmasına karşı bizzat Başbakan Erdoğan tarafından Türkiye’nin duyarlılığının dile getirilmesi Irak’taki güç mücadelesinde Türkiye ve İran’ın taraflar üzerinden/dolaylı olarak karşı karşıya gelme ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor.
SDE Asistanı*