ENGLISH
22.05.2012
Ana Sayfa » AvrupaGeri Dön «

Aykut Çelebi: ‘Çekirdek Avrupa’ Türkiye’yi İstemiyor!

19.01.2012 17:26:27

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aykut Çelebi, Avrupa Birliği’nin yaşadığı ekonomik kriz konusunda SD Uzmanı Zeynep Songülen İnanç’ın sorularını cevaplandırdı.


 

 

 

 

SD: Siz mevcut AB sistemini nasıl tanımlarsınız? AB nasıl bir işbirliği modeli olarak tanımlanabilir?

AB’nin mevcut sistemini, Zizek’in içinde yaşadığımız biyopolitik çağı tarif ederken biraz ironik bir biçimde yaptığı gibi, kafeinsiz kahve, alkolsüz bira, nikotinsiz sigara vb. federal bir birlik olmayan (kon)federal bir devletlerarası sözleşme, siyasal kavrayışı eksik bir siyasî oluşum, devlet olmayan devletsi bir yapı diye tarif etmek yanlış olmayacaktır. AB’nin pathos’u, ulusal devletin ulusüstü ve ulussonrası bir siyasal birlik içerisinde eriyip yok olmasına mani olacak nev-i şahsına münhasır kurumlar yaratmaktan ibarettir. Bir başka deyişle AB, devletlerarası antlaşmalarla kurulmuş uluslararası işbirliği modelinin sınırlı çerçevesinden biraz daha fazlasını içeriyor, konfederal yapılanmanın bir adım ötesinde duruyor. Federal bir siyasî birlik olmadığına ise şüphe yok. AB elitinin ve onun hissiyatının dilsel ifadesi olan akademik jargonun ışıltılı “üç sütunlu” ve “çok vitesli” Avrupa ethos’una, en azından sorunları bütün açıklığıyla sergileyen kriz dönemlerinde itibar etmemekte fayda var. Günümüz Avrupa’sı federal siyasal birlik haline gelmekten duyulan korkunun bir yansıması olarak nitelendirilebilir.

Tersten okumak gerekirse AB, federalleşmekten korkan Avrupa eliti ve üye ulus-devletlerin geçici olarak ihdas ettiği kurumsal düzendir. Ama tarihin garip bir cilvesi, son avro krizi ertesinde AB, de facto olarak ve muhtemelen Mart 2012’den itibaren de de jure olarak federal bir siyasal yapılanmaya evrilmiş ve/veya evrilecektir. Bugünü AB’de uluslararası bir işbirliğinden çok daha fazlası ile federal bir devletten çok daha azı arasında bir yerlerde, belirsiz bir anlam taşıyan “foedus” (sözleşmeye dayanan çoklukta birlik), gerçek siyasal karakterini Avro krizi ertesinde gösterdi. AB’yi ulusal egoizmine payanda haline getiren İngiltere ve krizin çözümünü neoliberal reçetelere, yapısal uyum politikalarına indirgeyen Fransa-Almanya hattı arasındaki sahte zıtlık asla avro krizinin aşılmasında iki farklı yola karşılık gelmiyor. Bilakis AB establishment’ının gözdesi, AB’nin üye ülkelerin serbest iradeleriyle bağlandıkları “gönüllü” bir topluluk olduğuna dair menkıbenin bir yönüyle artık geçersiz olduğunu kanıtlıyor.

Bilindiği gibi, İngiltere 9 Aralık tarihli son Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde, Londra’daki finans piyasalarının serbest hareketini engelleyeceği yönündeki “objektif” olguya dayanarak kalıcı istisnalar talep etti. Fransa ve Almanya ise “gönüllü” birliği fiilen sona erdiren, AB’nin üye ülkelerin bütçelerine müdahale hakkı doğuran bir düzenleme, istikrar paketini bozan ülkeler içinse yaptırımların otomatik olarak devreye girdiği, mali birlik talep ettiler. İngiltere’nin tavrı AB’nin böyle devam edemeyeceğine dair iyi bir örnek, Almanya-Fransa’nın tavrı ise mali birliği istikrar ve kemer sıkmaya indirgeyen sığ yaklaşımın sınırlarını gösteren bir örnek oldu. Kurucu babalar adım adım halkların birbirine yaklaştığı bir federatif model öngörmüşlerdi. Bugünkü açmaz ve kriz Avrupa’nın siyasal ve federal bir birlik olmanın üstesinden gelememesinden kaynaklanıyor. Kurucu telos ile son avro krizi AB’nin mevcut yapısının sonuna gelmekte olduğumuzu gösteriyor.

SD: Avrupa’da hâlihazırda kriz var. Bunun biraz geri planına gidersek geride kalan 20 yılda Avrupa, mimari plan olmaksızın inşa edilen bir eve benzetiliyor. 20 yılda neler yaşandı ve bugünkü noktaya gelindi?

Avro krizi iktisadi bir kriz olmayıp esasen Avrupa’yı yönetememe krizi olması ölçüsünde siyasî bir krizdir. Bu noktayı bıkmadan usanmadan defaten tekrarlamakta fayda var. AB’de uzun zamandır dillere pelesenk olmuş hâkim jargona göre, AB sorunları tıptaki vaka incelemesine benzer biçimde ele alır. Sorunları çözme yöntemi bu manada biriciktir. AB’yi nev-i şahsına münhasır bir yapı ya da örgütlenme olarak kavramanın kaçınılmaz olduğunu söyleyenler uzun yıllardır üç sütunlu AB örgütlenmesini öne çıkardılar. Buna göre ulusüstü yapı, hükümetlerarası müzakereye açık olan boyut ve ortak işbirliği alanları AB’yi kendine özgü kılan yanıdır. Teknokratik dilin siyasal karşılığı nedir? AB devletsi bir nitelik arz eden ama devlet olmayan (federal devlet kastediliyor), konfederal ama iç düzenleme bakımından onu aşan bir oluşumdur. Siyasal birlik değildir. Üye devletler, federal devletteki eyaletlere oranla aslî kimlik ve karakterlerini korur;  en önemlisi kararların efendisi olma (egemenlik) yetkisini haizdir. Bu ve benzeri yaklaşımlar yıllardır AB statükosunu hem açıklamada, hem de meşrulaştırmada önemli işlevler gördü. Sözkonusu açıklama ve meşrulaştırma bugün derin bir inandırıcılık ve geçerlilik sorunuyla karşı karşıya. Bunun en önemli nedeni ortak karar almak için ihdas edilen kurumların kısmen eskimesi (altı üye için geliştirilen “gönüllü” modelin yirmi yedi üyeli devasa bir örgütlenmede geçersiz kalması), kısmen de siyasal birliğe dair gerçek kurumlar olmamasından kaynaklanıyor.

Ortak karar alınabilmesi için ortaklığın ilkeleri üzerinde net olmak gerekir. Avrupa foedus’unu oluşturan en önemli sacayağı olan AB yurttaşları hiçbir biçimde hesaba katılmamaktadır. AB statükosu hala AB yurttaşları yerine üye ülkelerin uyruklarını siyasi iradenin esas öznesi kabul ediyor. Kuşkusuz bu durumda üye ülkelerin parlementoları ortaklığı dile getiren ikincil aktörler haline geliyor. Malum olduğu üzere birincil aktörler her daim üye devletler. Ama sorun bununla da sınırlı değil. Üye ülke parlamentoları AB hakkında söz almada, karar vermede etkin ve yetkili değiller. Etkileri sadece hükümetlerinin AB politikalarını, o da kısmen, denetlemekle sınırlı. Teoride üye ülke uyrukları olma vasfı ile temsilcileri aracılığıyla Avrupa siyasetine dolaylı yoldan katıldığı varsayılan “Avrupa halkları”, parlamentolarının Avrupa işlerinde yetkisizliği ve etkisizliği nedeniyle bu işlevlerini yerine getirmekten uzak. O nedenle ne AB kurumları ile üye devletlerarasında ne de AB kurumlarının birbirleriyle ilşkilerini düzenleyecek bir siyasî ve hukukî irade söz konusu. Avrupa yurttaşlarının iradesi ise bütünüyle gündem dışında bırakılmış. 2005’te Fransa ve Hollanda referandumlarında reddedilen Anayasal Antlaşma taslağı, yetersiz de olsa,  bu yönde bir ilk adımdı. Lizbon Antlaşması’na baktığımızda bu konuda herhangi bir çözüm getirmediğini görüyoruz. Devlet ve hükümet başkanlarının oluşturduğu Zirve’yi güçlendiren ve karar alma mekanizmasının temel aktörü haline getiren bir yapı benimsenmiş.

Avro krizinde, Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin aksine, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’nun rolü ve işlevinde bir gerileme görülmekte. Ulusal bencilliklerin ve pazarlıkların öne çıktığı yerde ne yazık ki Avrupa demokrasisinin güçlendiğine dair hiçbir emare yok. Bu noktada hem büyük resme hem küçük resme bakarak krizin siyasal açıdan ele alınması bir fırsata karşılık gelebilir. Avrupa bugüne kadar federal bir birlik olmaktan kaçındı çünkü Avrupa siyasal elitini ulus-devleti etkisizleştirme ihtimali yüzünden federal devlet korkusu sarmıştı. Devlet referanslarının zayıflamasından korkulduğu için Avrupa’yı kararsızlık ve çaresizlik yönetti. Böylece Avrupa devlet ve hükümet başkanlarının zirve kararlarına mahkûm hale gelindi. 9 Aralık 2011’deki zirvenin arefesinde Alman Sosyal Demokrat Partisi ve Yeşiller Partisi liderlerinin yayınladığı ortak deklerasyon bu apolitik, teknisist ve aynı ölçüde karamsar tablonun dışına çıkan bir istisna teşkil etti.

Liderler ortak deklerasyonlarında AB’yi bir değerler topluluğu haline getiren unsurun siyasal ve kültürel yönlerine dikkat çekmiş, ekonomik istikrarı kemer sıkma ve yapısal uyumla eş anlamlı gören anlayışın AB ekonomilerini resesyona sokma ve Avrupa halklarını da dayanışma ve yakınlaşmaya hizmet etmeyecek bir noktaya sürükleme tehlikesine işaret ettiler. Mali birliği siyasal bir Avrupa çerçevesinde ele almayan bir yaklaşımın ancak sınırlı bir çerçevede sunması nedeniyle bu anlayış, AB’deki standart ve halkları dışlayan bakış açısından ve krizden çıkma senaryosundan farklı ve bu açıdandan da önemli.

SD: Ekonomik entegrasyon ve avro konularında federal eğilimler benimsenmiş olmasına rağmen siyasi alanda bunun izdüşümüne rastlanmıyor. Avro gerçekten bir federal sembol olarak görülebilir mi?

Kurucu babaları izleyen kuşak avro fikri ilk ortaya atıldığında paranın bir egemenlik simgesi olduğundan yola çıkarak Avroyu esas araç, son amaç olarak düşünmüştü. Halkların yakınlaşması sürecinde iktisat politikası kararlarını denetleyen bir model öngörülmüştü. Örneğin Avrupa Merkez Bankası avroyu koruyacak ortak mekanizma ve kurallar koyabilecekti. Bugün avro için bu tür bir mekanizmadan veya Avrupa Maliye Bakanlığı gibi bir merciden söz etmek mümkün değil. Altı ülke için öngörülen gönüllü katılım ve yükümlülükleri yerine getirme taahhütü konusunda ilkesel güven, daha sonra genişleyen AB’de uzun süre kurumsal araçlarla ikame edilemedi. Örneğin Yunanistan avro bölgesine dâhil edilirken altyapı hazırlığına bakılmadı. Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde öyleymiş gibi kabul edildi ve Yunanistan avro bölgesine girdi.

Ulusal devletler avro bölgesi gibi gerçekten siyasî birliğin simgesi sayılabilecek bir alanda etkili oldular. Yunanistan’ın sorunu kendi ulusal sorunu olarak algılandı. Ta ki avro bölgesinin bütünü için bütçe dengesi ve borç yükü açısından bir tehlike haline gelinceye kadar. Ortak sorumluluk ve bu çerçevede ortak karar alma mekanizmaları oluşturulmasını Schumann da Kohl de düşünmüşlerdi. Federal birlik korkusu ve ulusal birliğe ait olduğu düşünülen kemer sıkma, bütçe yapma gibi makroekonomik mekanizmaların Avrupalılaşmasına dair korku bu yaklaşımları engelledi. Bu tür mekanizmaların kurulması ulusal egemenlik kaybı gibi görüldü ve görülüyor. Mesele bu şekilde görüldüğü sürece Avrupa’nın konjonktürel krizlerden kurtulması mümkün değil. Yunanistan krizi önemli çünkü bu aslında Yunanistan’ın krizi değil, Avrupa’nın krizi. AB bundan sonra böyle gidemeyeceğini ve 21. yüzyılda “geniş bir siyasî mekân” (Schmitt) olarak kalmak istiyorsa yeni bir yapılanmaya gitmesi gerektiğini görmek durumunda. Fransa-Almanya ekseninde gelişen yeni bir çekirdek Avrupa (avro bölgesi) bu yönde atılmış bir ilk adımdır. Aynı şeyi “Mali Birlik” modeli için de söylemek yanlış olmayacaktır. Burada ironik olan husus, her iki modeli savunanların aynı zamanda federal bir Avrupa düşüncesine en mesafeli duran kesimler arasında yer almasıdır (Merkel-Sarkozy)

SD: Avrodan çıkma söz konusu olamayacağına göre krizden ne tür dersler çıkarılabilir?

Yunanistan krizinden kısa ve orta vadede üç ders çıkarılabilir. İlki ortak denetim kurumları geliştirilmesiyle ilgili. İkincisi ise hızlı karar almayla ilgili. Yunanistan krizi 2009 baharında yeşermeye başladı ve 2009 Ekiminde net biçimde ortaya çıktı. Ancak Yunanistan meselesi ancak 2011’in başından itibaren bir Avrupa sorunu olarak gündeme geldi. Krize neyin yol açtığından daha kritik olan soru, 2011 öncesindeki iki yılda ne tür önlemler alındığı sorusu. Yunanistan’da 2009 yılında iç borcun GSYİH’ya oranı %13,5 iken 2011’de bu oran %51’e çıktı. Devlet tahvilleri değer yitirdi, güven kaybı yaşandı. Yunanistan iç borcu döndüremez hale geldi. İki yıl gibi uzun bir zaman hem kararsızlıktan dolayı, hem de Merkel’in Yunanistan’ın borcunun iç sorun olduğu ve tasarruf tedbirleri ile aşılabileceği yolundaki ısrarı nedeniyle heba oldu; ortak hareket edilemedi. Arada geçen zaman çok şey kaybettirdi. Karar alma mekanizmalarındaki yapısal eksiklikler, kurumlar arasında yetki ve hiyerarşi belirsizliği vb. hızlı karar alınmasına izin vermedi. Almanya, avronun kaderinin kendi kaderi olduğunu zor kabullendi. Bunu avro sorunu olmaktan çıkarmaya ve ulusal devlet sorunu olarak görmeye çalıştı. Alman hükümeti meselenin Avrupa boyutunu görmek konusunda gönülsüz davrandı. Merkel 2005 yılında sosyal demokratlarla girdiği büyük koalisyondan bu yana Avrupa’ya mesafeli yaklaştı.

1945 sonrasında yetişen Alman siyasal eliti Almanya’nın kaderini daima Avrupa ile birlikte düşünmüştür. Merkel başka türlü bir hesap yaptı. Merkel Avrupa’sız Almanya’nın dünyada söz sahibi olabileceğine dair bir inancı temsil ediyordu. Bu nedenle Avrupa işlerine gönülsüz yaklaşıyordu. Bu konuda keskin bir dönüş yaptığı, Avrupa ile Almanya’nın geleceğini yeniden birlikte düşünmeye başladığı söylenebilir. Avrupa Mali Birliği ve çekirdek avro bölgesi önderliğinde yeni bir siyasal ortaklık yönündeki yakın dönem çabaları buna bir örnek teşkil eder. Bu noktada Sarkozy’nin daha vukuflu davrandığı ve ortak Avrupa iktisat politikası oluşturulması yönünde çaba sarf ettiği hatırlatılabilir. Merkel’deki ani dönüşü kolaycı bir biçimde pragmatizm suçlaması ile mahkum etmek yerine, Almanya içinden, kendi partisi ve muhalefet sıralarından ve Avrupa’dan yükselen eleştirilere kayıtsız kalmadığını; ya da Almanya’nın gönülsüz de olsa AB’nin hegemonu olduğu gerçeğinin geç kalmış bir idrakı olduğunu söylemek daha doğru olacaktır.

Üçüncü ders ise Avrupa ışıltılı ve hoş sözlerle tarif edilirken, esasen federal siyasî kavrayışın engellendiği gerçeğiyle yüzleşmektir. Örneğin çok vitesli Avrupa projesi federal bir siyasi birliği ve onun mütemmim cüz’ü olan ortak siyasî iradeyi engeller. Bugün gönülsüz de olsa bir Avrupa çekirdeği ortaya çıktı: Avro bölgesi ülkeleri. Bu ülkelerin uyumunun birlik fikrini sınayacağı söylenebilir. Gönülsüz hegemon Almanya ve Fransa ekseni merkeze taşınacak ve geleceği belirleyecek. Manzara bu şekilde görünüyor. Çok vitesli Avrupa bütünleşme sürecine sonradan katılmanın getirdiği farklı bütünleşme süreci ve temposu anlamına gelmiyor. Aksine federal bir birliği engellemek için Avrupa statükoculuğunun bulduğu müthiş bir icat. Schengen veya avro örneklerinde olduğu gibi keyfiyet karar almayı engelliyor. Mesele sadece bu da değil. Sözleşmenin değiştirilemezliği ilkesine sığınan, federalizmi federal ulus-devlete endeksleyen statükoculuğun, tıpkı Schengen’de olduğu gibi, sözleşmenin esasını bozmadan ona aksiyomatik bir bütünlük kazandıran uluslararası sözleşme niteliğine mesafeli duruşu. Bilindiği üzere federal sözcüğünün kökeninde ulusal ya da bölgesel sözleşme vardır. 9 Aralık 2011’deki Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde bu yönde bir umut ışığı da belirdi. Bunu da belirtmekte fayda var.

Başta İngiltere olmak üzere İskandinavlar çok viteslilikten ve ulus-devletin şimdiki ayrıcalıklı konumundan yana. Çok viteslilik ortak kimlik ve değerlerin engeli olduğu gibi teorik olarak zengin düşüncenin de engeli. Ayrıca federal birliği devlete indirgediği için de sorunlu. Yunanistan krizinden çıkarılacak orta ve uzun vadeli ders ise federal birlikten korkan, federal devlet egemenliğine yakın bir anlayışta, dayanışmacı olmaması nedeniyle Avrupa imgesine uzak bir modele kayılması ihtimalinin güçlenmesi. Ancak AB’nin dağılması ya da Avro’nun ortadan kalkması söz konusu bile değil.

SD: Yunanistan ve İtalya’daki teknokrat hükümetlerden krizin siyasete bırakılmadan çözülmesi bekleniyor. Avrupa’da siyaset açığı var derken siyasetten arındırılmış çözümler üretiliyor.

Seçilmiş hükümetler krizin yönetilmesinde beklenen iradeyi gösteremeyince uluslararası piyasaların ve AB elitinin isteği doğrultusunda istikrar uğruna demokrasiden vazgeçildi. Papandreu’nun darbe beklentisiyle generalleri emekli etmesi, siyasi bir manevra olarak referandum fikrini ortaya atması ancak çok büyük tepkiyle karşılanması sonucunda bundan hemen vazgeçmesi; İtalya’da teknokratlar kabinesine verilen açık destek ulusaşırı sermayenin ve sözüm ona bağımsız ölçme ve değerlendirme kuruluşlarının tepeden inmeci ve devletçi reflekslerinin ne kadar yüksek olduğunu gösterdi. Bu noktada Ulrich Beck’in demokrasiyle ilgili şakayla karışık sorusunu hatırlamakta yarar var: “Kopenhag kriterleri herkes için uygulansaydı mevcut AB üyeleri birliğe üye olabilirler miydi?” Avrupa fiilen üyesi olan ülkelere demokrasi dışı çözümler önermekte beis görmüyor. Avrupa statükoculuğunu savunmak Avrupa’da halkların kendi kaderleri hakkında son sözü söyleme haklarını savunmak demek olan demokratik meşruiyet ve özgürlükleri savunmaktan ayrılıyor. 15 Kasım’da İtalyan Başbakanı Mario Monti teknokratlar kabinesinin hükümet programınının bel kemiğini oluşturan tasarruf paketini Brüksel’de Avrupa Komisyonu’na tanıttı. Bu AB tarihinde, hükümetlerin bütçe yapma haklarını fiilen birlik kurumlarının gözetim ve müdahalesi eşliğinde gerçekleştirmelerinde yeni bir başlangıcı simgeliyor. Bunun sonuçları hakkında Mart 2012’den itibaren daha net değerlendirme yapmak mümkün olacaktır.

SD: Avrupa’daki seçimlere baktığımızda nasıl bir tabloyla karşılaşıyoruz?

Ulusal seçimlerde seçmenler genelde pastayı büyütme dönemlerinde yani ekonominin dışa açıldığı dönemlerde muhafazakâr partilere oy verirken; pastanın paylaşılması dönemlerinde sol partilere oy veriyorlar. Ülkeden ülkeye ve ülkelerin gündemlerine göre siyasi nedenler ulusal seçimleri belirliyor. Örneğin Berlusconi ve Kuzey Ligi koalisyonu merkez sol ve merkez sağ dengesini aşan,  merkez sağ sayılamayacak bir hükümet. Berlusconi’nin kişisel şovu aşırılıkçılığın perde arkasında kalmasına neden oldu. Ancak Berlusconi türü popülizm hızla yabancı düşmanlığına, göçmen karşıtlığına, lider/önder partisine dönüşebilme potansiyeli taşıyor. Bu Avrupalı muhafazakârları ve demokratları çok korkutuyor. Örneğin anayasal antlaşmanın Fransa’da reddi aslında antlaşmanın kendisinden ziyade hükümetin neo-liberal politikalarına tepkiydi. Protestocu seçmenler Sarkozy’nin ve Chirac’ın politikalarına tepki gösterdiler. Avrupa Parlamentosu seçimlerine bakıldığında her ne kadar seçimlere katılım oranı düşük kalsa da son dönemlerde seçmenlerin sol ve yeşillere yöneldiği görülüyor. Bunun temel nedeni Avrupa meselelerinin ulusal meselelere göre daha ikinci planda kalması. Yeşillerin oy oranı artıyor çünkü hem kozmopolit değerlere sahip hem de muhafazakâr değerlerin bazılarına, değer muhafazakârlığı denilebilecek bir muhafazakârlığa yakın duruyorlar. Avrupalı seçmenler her iki vizyondan da özellikler taşıyan partilere teveccüh gösteriyor. Ancak sorunuzun can alıcı noktasını AB üyesi ülkelerdeki seçmen davranışlarından ziyade Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ortaya çıkan profil oluşturuyor. Burada en çarpıcı sorun, Avrupa Parlamentosu’nun yetkilerinin sınırlı olması hususunu bir kenara bırakırsak, Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılan partilerin bağımsız bir Avrupa politikasını temsil etmek yerine üye ülke partilerinin bir uzantısı olmalarıdır. Avrupa Parlamentosu’nda oluşan grupları bu çerçevede ele almak doğru olacaktır.

SD: Avrupa’da demokrasiden bahsederken dışlayıcı ve ayrımcı eğilimlerin yüksek olduğu bir dönemden geçiyoruz. Avrupa’daki bu aşırılıkçılık nasıl değerlendirilebilir?

Bu mesele aslında neoliberal iktisat politikaları sayesinde Avrupa halklarına kolay ve ucuz hedef göstermenin önünü açtı: Göçmenler geldi, işler gitti. Dışlama ve ayrımcılık göçmenlerin gettolaşma eğilimleri ile göçmenleri gettolaştırma uygulamaları arasında şekillendi. Son derece karmaşık bir sorun. Irkçılık ve neofaşizm, propaganda aracı olarak işsizlik, devletin halkı koruyamaması gibi unsurları kullandı. Dışlama ve mutlak ötekileştirme uygulamalarının ne yapılırsa yapılsın aşılamayacağı bir noktaya gelindi. Bu sene Almanya’ya gidişlerinin 50.yılı idrak edilen “misafir işçiler” aradan geçen onca yıldan sonra, kötü bir şaka gibi, halen misafir olarak görülüyor. İkinci, üçüncü, dördüncü kuşak derken, çifte yurttaş ya da yaşadığı ülkenin yurttaşı olanları, hatta ana dili olmasa bile esas dili doğduğu ülkenin dili olan insanları  “yerleşik yabancı” diye kategorileştirmek en sık karşılaşılan olgu. Avrupa ırkçılığı kültürel fark üzerinden ötekileştirmek anlamında banal ırkçılığın yanında son yirmi yıldır, sosyal sorun üzerinden, neo-liberalizm karşıtı sahte sosyalizan bir söylem ve eylem üretti. Irkçı dil yerine ekonomi politik diline vakıf bir sosyal sorun perspektifinden kendisini ifade ediyor.

Avrupa’da şu anda üç temel korku var. Birincisi İslam korkusu ve terör korkusu sarmalı; ikincisi göçmenlerin işgali korkusu ve üçüncüsü ki bu daha yeni ortaya çıktı Güney Avrupalıların tembelliği, üçkâğıtçılığı, sömürgenliği. Irkçılık ve dışlayıcılık kültürel ve sosyal sorunla içiçe geçmiş olmakla beraber, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Avrupa’da da ırkçı, dışlayıcı çevreler ile devletin, özellikle de güvenlik örgütünün belirli bir yakınlığı bulunuyor. Almanya’daki dönerci cinayetlerinin uzun süre karanlıkta kalması, neonazi katiller Alman Anayasayı Koruma Örgütü’nün takibi altındayken ortadan kaybolduklarında fark edilmemeleri vb. yerel bürokratlar ve polisler benzer örneklerde de görüldüğü üzere hoşgörülü yaklaşıyorlar ya da ilgisiz kalıyorlar. Alman istihbaratının sabıkası olan bu failleri izleyip sonra izlerini kaybetmesi, eski doğu Almanya’da neo-nazi hegemonyasının devam etmesi gibi unsurlar beraber düşünüldüğünde bu berbat tablonun ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Ancak tabii sorunu esas tehlikeli kılan şey, ne yazık ki neonazi çetelere, hükümet, devlet, siyasi irade desteğinden çok daha önemlisi toplumsal destek söz konusu. Yine de her şeye rağmen karşı yönde, umut veren bazı girişimler de yok değil.

Dönerci cinayetleri sonrasında ortaya çıkan ortama göz atıldığında iki önemli nokta göze çarpıyor. Birincisi Alman Parlamentosu ırkçılık ve faşizmi lanetledi; ölenlerin ardından saygı duruşunda bulundu. Tavrını simgesel olarak ortaya koydu. Bunun dışında neonazi Alman Nasyonal Demokrat Partisi’nin kapatılması yönünde savcının çalışma yürüttüğü biliniyor. İkinci olarak Süddeutsche Zeitung gibi prestijli yayın organlarında cinayetlerin dönerci cinayeti olarak etiketlenmesinden duyulan rahatsızlık dile getirildi. Bu başlık, sorunun Türkler ile doğrudan ilgili, kadınlara yönelik şiddet haberlerini hatırlatırcasına, sanki sorun Türklerin sorunuymuş gibi algılanmasına hizmet ettiği gerekçesiyle sert bir biçimde eleştirildi. Cinayetlerin faşist/neo-nazi olarak nitelenmesi gerektiğine dikkat çekildi. Bu simgesel bile olsa bir umut yaratıyor. Davanın bütünüyle kaybedilmediğini ve Alman kamuoyunun bir kısmının bile olsa demokratik mücadeleyi desteklediğini gösteriyor.

SD: Tanımladığınız bu Avrupa senaryosunda Türkiye nerede duruyor?

Yukarıda çekirdek Avrupa’nın kaçınılmaz hale geldiğinden söz etmiştik. Bu yeni Avrupa’da Türkiye’yi kötü günler bekliyor. Almanya ve Fransa’nın merkezde olduğu Avrupa’da Türkiye için uygun görülen imtiyazlı ortaklık. Almanya-Fransa ekseninde ilerleyen bir Avrupa’da muhtemel üye olarak yer alması pek mümkün değil. Üstelik Sarkozy-Merkel döneminde Türkiye’yi daha kötü günler bekleyebilir. Sorunu en son Kıbrıs’ın Rum kesiminin petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerinden kaynaklanan konjonktürel krizlere sıkıştırmamakta fayda var. Esas mesele Avrupa federal bir siyasal birlik olmadığı müddetçe, federalizmi ikâme edecek çekirdek bir merkezin kaçınılmaz biçimde gündeme geleceği gerçeğidir. Görünen o ki,  Almanya-Fransa ekseni etrafında oluşmaya başlayan bu merkez Türkiye’yi AB’nin bir parçası olarak görmüyor. Kısa ve orta vadede bu gidişi tersine çevirebilecek bir gelişme olma ihtimali ise oldukça düşük.

 

   Prof. Dr. Aykut Çelebi

  Siyaset bilimci ve sosyolog Prof. Dr. Aykut Çelebi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesidir. “Avrupa: Halkların Siyasal Birliği” ve “Devlet, Toprak, Egemenlik: Carl Schmitt’in Düşüncesinde Siyasal Kavramı ve Kurucu İktidar Sorunu” isimli kitapların yazarı ve “Şiddetin Eleştirisi Üzerine” başlıklı derleme kitabın editörüdür. İngilizce, Almanca ve Türkçe pek çok makalesi bulunan yazar, siyasal teori ve Avrupa üzerine çalışmalarıyla tanınıyor.


  Not: Bu röportaj Stratejik Düşünce Dergisi’nin Ocak 2012 sayında yayınlanmıştır.




AVRUPA KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya