Aralık 2010 tarihinde Tunus’da başlayan ve Kuzey Afrika ülkelerini aşarak Yemen ve Bahreyn’e, dolayısıyla Körfez bölgesine de sıçrayan halk hareketleri, bölgede hala sürmekte olan ve Arap Baharı olarak adlandırılan tarihi bir dönüşüm sürecinin başlangıcını işaret ederken, Avrupa Birliği’nin (AB) Akdeniz bölgesine yönelik politikasının da gözden geçirilmesine neden olmuştur. 1972 yılında Küresel Akdeniz Politikası adı altında şekillendirilmeye, 1989 yılında Yenileştirilmiş Akdeniz Politikası ile de güçlendirilmeye çalışılan Birliğin (anılan tarihler için AET) Akdeniz politikasına ivme kazandıran faktör, 1995 yılında Barselona Deklarasyonu’nun ilanı ile başlatılan ve önceki diğer iki politika aracı gibi sadece ekonomik içerik taşımayarak ilişkilere siyasi ve kültürel boyut da getiren Barselona Süreci olmuştur.
Barselona Sürecinin başarısı, öngördüğü hedefler açısından tartışma konusu iken; AB’ye üyelik perspektifi bulunan ülkemiz hariç Barselona Süreci kapsamında yer alan ülkeler, 2003 yılında başlatılan Avrupa Komşuluk Politikası kapsamına alınmıştır. Barselona Sürecini ikame etmeyecek olan Avrupa Komşuluk Politikası’nın başlıca özelliği, Eylem Planlarında öngörülen siyasi, ekonomik ve sosyal reformları gerçekleştirebilecek ülkeler için, koşulluluk prensibine dayanan üyelik olmaksızın AB iç pazarında yer almak gibi bir “ödül”ün öngörülmüş olmasıdır. Barselona Sürecinin ne ölçüde başarılı olduğu tartışılırken, süreci ikame edici değil de tamamlayıcı özelliği sürekli vurgulanan yeni politikanın, koşulluluk prensibi kapsamında öngördüğü ödülün de gerçekçi olmaktan uzak olduğu sıklıkla ifade edilmektedir. AB’nin Akdeniz ülkelerine yönelik politikası Barselona Süreci ve Avrupa Komşuluk Politikası gibi iki farklı politika aracı ile yürütülmeye çalışılırken, 2007 yılında ise Sarkozy’nin önerisi ile Akdeniz İçin Birlik süreci başlatılmıştır.
Arap Baharı, AB’nin 1972 yılından itibaren şekillendirmeye ve geliştirmeye çalıştığı Akdeniz politikasını ne yönde etkileyecektir?
Öncelikle Arap Baharı, Libya örneğinde görüldüğü gibi, dış politikada güç kullanımı hususunda Birlik içinde görüş ayrılıkları ile Fransa ve Birleşik Krallığın tutumlarında olduğu gibi bazı üye devletlerin diğerlerinden daha aktif rol üstlenmek isteyebileceğini ve üstlenebileceğini, dolayısıyla gerçek anlamda “ortak” bir dış politika oluşturma ve uygulama süreçleri için koşulların hala olgunlaşmadığını; ayrıca Birliğin Arap Baharı'nda öncü bir rol oynamak ve olaylara hızlı tepki vermek yerine, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve diğer uluslararası aktörleri izlemeyi tercih ettiğini göstermiştir.
Üstelik Arap Baharı, 1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile Birliğin dış politikada etkinliğini ve görünürlüğünü güçlendirmek amacıyla ihdas edilen Birlik Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği makamı ile Yüksek Temsilci’ye görevlerini yerine getirirken yardımcı olması için oluşturulan Avrupa Dış Eylem Servisi’nin de sınandığı bir test alanına dönüşmüştür. Rosa Balfour, Arap Baharı bölgede hızla yayılırken Avrupa Dış Eylem Servisi’nde önemli atamaların henüz tamamlanmamış olduğunun altını çizerek, Birliğin sadece Arap Baharı'na tepki vermekte değil, Arap Baharı'nın yaşandığı süreçte iç gelişmelerinde de gerekli hızı göstermekte zorlandığını ifade etmektedir. Zira Avrupa Dış Eylem Servisi’nde Orta Doğu Direktörü Christian Berger 20 Haziran 2011 tarihinde, AB’nin Güney Akdeniz Özel Temsilcisi Bernardino Leon Gross ise 18 Temmuz 2011 tarihinde göreve atanmıştır.
Arap Baharı'nın Aralık 2010 tarihinde başlamış olduğu dikkate alındığında; Avrupa Komisyonu’nun ve Yüksek Temsilci’nin “A Partnership For Democracy And Shared Prosperity With The Southern Mediterranean” başlıklı bildirisinin 8 Mart 2011 tarihinde, “A New Response to a Changing Neighbourhood: A Review of European Neighbourhood Policy” başlıklı bildirisinin ise 25 Mayıs 2011 tarihinde açıklanmış olması, Birliğin bölgedeki gelişmelere tepki verme hızının, özellikle Lizbon Antlaşması sonrası ihdas edilen makam ve birimin amaçları göz önüne alındığında beklenildiği kadar hızlı olmadığını göstermektedir.
AB’nin Arap Baharı etkisiyle Akdenizli komşularına yönelik politikasının nasıl bir seyir izleyeceğinin işaretleri yukarıda bahsi geçen bildirilerde yer almış; 16 Aralık 2011 tarihinde açıklanan “The EU’s response to the Arab Spring” başlıklı açıklamada ise AB’nin Akdenizli ülkelere yönelik politikasının temel özellikleri özetlenmiştir. Açıklamada ilk dikkat çeken husus, AB’nin Güney Akdenizli komşuları ile ilişkilerinde yeni bir yaklaşım benimsemek zorunda olduğunun altının çizilmiş olmasıdır; dolayısıyla Arap Baharı'nın etkisiyle değişen koşullara uygun olacak yeni bir politikanın şekillendirilmesi söz konusudur.
Açıklamada AB, özellikle iki ana meselede Akdenizli komşularına kısa ve uzun vadede destek vereceğini belirtmiştir. Birincisi; bölgede sadece demokratik bir anayasa yazılması ve özgür ve adil seçimlerin gerçekleştirilmesi değil, ayrıca bağımsız yargı, dinamik sivil toplum ve özgür basın gibi işleyen bir demokrasinin gereklerinin yerine getirilmesi için bölgede “demokrasi inşası”na yardım edilmesidir. İkincisi ise, bölgede kapsayıcı bir ekonomik büyüme ile kalkınmanın sağlanmasına katkıda bulunulmasıdır. Arap Baharı'nın etkisiyle yeniden şekillendirilmeye çalışılan AB’nin bölgeye yönelik politikası, siyasi ve ekonomik sütunlar üzerine inşa edilirken, politikanın merkezini “money, market access, mobility” olmak üzere “3 M” oluşturmaktadır. “Money”, bölgede demokrasiye geçiş sürecinin AB tarafından maddi olarak destekleneceğini ifade etmektedir. Söz konusu maddi destek, hem Birliğin bütçesinden, hem de Avrupa Yatırım Bankası kaynaklarından, ayrıca coğrafi kapsamı Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesini içerecek şekilde genişletilen Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’ndan sağlanacaktır. Diğer taraftan Komisyon’un Eylül ayında kabul ettiği yardım paketi uyarınca, SPRING programı (Support for Partnership Reform and Inclusive Growth) ve “Civil Society Facility” kapsamında Akdeniz bölgesine kaynak ayrılmıştır. Komisyon, 2014-2020 dönemini kapsayacak mali perspektifte 18,1 milyar Avro’yu aşan miktarın 16 ülkeyi içeren güney ve doğu komşuları için ayrılmasını önermiştir.
“Mobility” komşu ülke vatandaşlarının Birlik içinde dolaşımlarına kolaylık getirilmesini ifade etmektedir. Kişilerin serbest dolaşımının AB’nin en etkin dış politika aracı olan genişleme politikası kapsamında bile en hassas konuların başında yer aldığı dikkate alınırsa, ilk bakışta “3 M” içinde “mobility”in yer alması fazlasıyla dikkat çekmektedir; ancak “mobility” ile kastedilen serbest dolaşım değil, vize kolaylığı gibi dolaşımı kolaylaştıracak önlemlerin alınmasının sağlanmasıdır.
“Markets” ise, Barselona Sürecinin de amacı olan AB ve Akdeniz ülkeleri arasında serbest ticaret alanının sağlanması ve Akdenizli ülkelerin Birlik pazarına girişlerinin kolaylaştırılması ile aşamalı olarak ekonomik entegrasyonun hedeflenmesini ifade etmektedir.
16 Aralık 2011 tarihli açıklamada dikkat çeken ikinci husus ise, reformları gerçekleştirmede daha başarılı olan ülkelerin, AB’den daha fazla destek alacağını ifade eden “more for more” yaklaşımıdır. “More for more” ya da “less for less” yaklaşımı, AB’nin Akdenizli komşularına sunabileceği teşvikler ile uygulayabileceği negatif önlemlerin neler olduğu açıkça belirtilmediği için henüz net değildir.
Arap Baharı sonrasında AB’nin Akdeniz politikasında farklı senaryoları değerlendiren Ayadi ve Sessa , bölgede çatışmaların uzun süreli ve ülkeden ülkeye yayıldığı, dolayısıyla siyasi belirsizlikler ile ekonomik ve sosyal zorlukların hakim olduğu senaryonun en kötü senaryo olduğunu belirtirken, bu durumda AB’nin bölge ülkeleri ile işbirliği yapma kapasitesinin zayıflayacağını, dolayısıyla Akdeniz’in kuzeyi ve güneyi arasında gerilimin artacağını ifade etmektedir.
Olumlu senaryolardan ilki, Arap Baharı sonrası, bölgede sorunların çözülerek çatışmaların ve gerilimin giderildiği, Akdeniz İçin Birlik politikasının bölgesel işbirliğini ve ekonomik entegrasyonu hızlandırdığı, Avrupa Ekonomik Alanı örneği ışığında AB ve Akdenizli komşuları arasında iç pazarın oluşumunun sağlandığı, dolayısıyla Akdenizli ülkelerin Avrupa müktesebatını benimsemiş olduğu senaryodur. Diğer bir senaryo ise, iç pazar hedefinin öngörülmediği, Akdeniz’in kuzeyi ve güneyi arasında işbirliğine dayanan ilişkilerin sürdürülmekte olduğu senaryodur.
AB ve Akdenizli komşuları arasında iç pazar’ın oluşmasının –en azından şimdilik- gerçekçi olmadığı eleştirisinde bulunmak, Barselona Sürecinin serbest ticaret alanı oluşturulması hedefinin bile henüz gerçekleştirilememiş olduğu dikkate alınırsa, çok da yanlış bir yaklaşım olmayacaktır. Diğer taraftan, Arap Baharı'nda da gözlemlendiği gibi her bir Akdeniz ülkesinin demokrasiye geçiş ile ekonomik ve sosyal reformları gerçekleştirme ve tamamlama süreçleri eş anlı ilerlemediğinden, AB’nin Akdenizli komşularına yönelik genel bir politika çerçevesi çizerek ortak hedefler belirlemeye çalışacağı, ancak “more for more” yaklaşımı olarak da adlandırıldığı üzere Akdenizli komşuları arasında, koşulluluk prensibine dayanan farklılaştırılmış politikalar izleyeceği aşikârdır.
Dr., Hazine Müsteşarlığı*