2010 yılının sonunda uzun pazarlıklar sonucunda kurulan Irak ulusal birlik hükümeti, etnik ve mezhepsel temelde birbirinden ayrışan siyasi partiler arasında zor de olsa varılan bir güç paylaşımı anlaşmasına dayanmaktadır. Şii ve Sünni Araplar ile Kürt partilerin hükümette temsil edildiği bu anlaşma aslında içerdeki güç mücadelesinin bir sonucudur. Bu mücadeleye İran, Türkiye ve Arap dünyası da kendi perspektiflerinden dâhil olmuştur.
Bir önceki hükümette yer almayan Sünni partilerin bu seçimde Irak eski Başbakanı İyad Allavi’nin liderliğinde El Irakiyye şemsiyesi altında birleşmesi ve yeni hükümette temsil edilmeleri olumlu bir gelişme olsa da, Sünni koalisyonunun güçlü isimlerinden Irak Devlet Başkanı Yardımcısı Tarık el Haşimi'nin Hükümetin Şii kanadı tarafından refüze edilmesi girişimi oldukça endişe vericidir.
ABD’nin en azından işgalci ülke elbisesini üstünden çıkardığı bu yeni dönemde İran’ın, Şii mezhebinin sağladığı avantaj sayesinde Irak üzerinde etkisini artırdığı görülmektedir. Şii kökenli Irak Başbakanı Nuri el Maliki, Sünni direnişçi gruplara destek verdiği ve bazı silahlı eylemlerle bağlantısı olduğu gerekçesiyle Tarık el Haşimi hakkında Irak İçişleri Bakanlığı tarafından çıkarılan tutuklama kararına destek vermiştir. Bu desteği verirken İran’ın desteğini de kendi arkasında hissettiğinden şüphe yoktur.
Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ne sığınan El-Haşimi’nin şu an için kendisinin ya da bölgesel yönetiminin isteği dışında Bağdat’a götürülmesi ve burada yargılanması söz konusu değildir. Zira Şii tabanlı partilerin kontrolündeki Irak İçişleri Bakanlığı, bu tutuklama emrini ülkenin kuzeyinde uygulayacak güçte değildir. Bunun İran kaynaklı bir komplo olduğunda ısrar eden El Haşimi’nin şu an için hukuken geleceği belli olmasa siyaseten Kürtler ve Sünniler arasında bir yakınlaşma ihtimaline sebebiyet verdiği kesindir.
Aslına bakacak olursak, Irak’ta Kürtlerin ilişkileri sadece Şii Araplarla değil Sünni Araplarla da iyi değildir. Örneğin, Sünni Arapların kontrolünde olan Suriye-Irak sınırına yakın Irak toprakları üzerinde Kürtler de hak iddia etmektedir. Amaç, Suriye’deki Kürtlere de komşu olabilmektir. Kürt bölgesel yönetiminin Kerkük konusunda attığı adımlar da Sünni Arapların tepkisine yol açmaktadır.
Böyle bir ortamda Nuri El Maliki’nin Bağdat’tan El-Haşimi’yi tasfiye girişimi ve bunun üzerine Haşimi’nin Musul, Selahattin, Anbar ve Diyala gibi Sünni Arap ağırlıklı şehirler yerine kendisini daha güvende hissettiği Erbil’e kaçması Sünni-Şii çekişmesinde Kürtlerin de devreye girmesine neden olmuştur.
Ülkede görülebilecek en kötü senaryolardan birisi Sünni-Şii Araplar arasında bir iç savaşın çıkmasıdır. Bunun her iki taraf için de büyük bir yıkım olacağını tahmin etmek güç olmasa gerektir. Böyle bir hadiseden en karlı çıkacak kesim de hiç şüphesiz Kürt bölgesel yönetimidir.
Şii Araplarla Kürtlerin ilişkisine bakacak olursak; Bağdat’taki Irak Hükümeti’nin en güçlü kanadı olan Şii Araplar, ülkenin Kuzeyi’nden birçok nedenden dolayı oldukça rahatsızlık duymaktadırlar. Bu rahatsızlığın başında, bölgesel Kürt yönetiminin başına buyruk hareketleri, kendi askeri gücüne sahip oluşu, Musul-Kerkük ve petrol gelirlerinin paylaşımı konusunda Bağdat’tan farklı düşünmesi gelmektedir.
2003 yılından beri Kürtler ABD’nin de yardımıyla kendi bölgelerinde bağımsız gibi yaşamakta ve merkezi hükümetle sürtüşmeye girmekten çekinmemektedir. 200 bin kişilik silahlı peşmerge gücüne sahip Kürt bölgesel yönetimi, kurulduğu günden beri kendini, politik ve ekonomik anlamda güç toplamaya odaklamıştır.
Irak’taki hükümet şu an için Irak’taki direnişçi grupları durdurmaya ve silahsızlandırmaya dahi gücü yetmemektedir. Bu bakımdan ülke genelinde bir güvenlik zafiyeti yaşanmaya devam etmektedir.
Ancak, ABD’nin Irak’tan çekilmesinin ardından ülkedeki güç mücadelesinde ibrenin merkezi yönetimin lehine ve doğal olarak bu yönetimin en güçlü ve örgütlü unsuru olan Şii Arapların istediği şekilde değişecek olması Sünni Araplar ve Kürtler açından ortak bir endişe kaynağıdır. Bu endişesini birçok defa dile getiren Erbil yönetiminin ABD’den sonra kendisini himaye edecek ve koruyacak bölgesel bir güce ihtiyaç duyduğu açıktır.
Kuzey Irak’ın, coğrafi, ticari ve ekonomik anlamda yegâne çıkış noktası birincil sırada Türkiye ve ardından İran’dır. Kürt bölgesel yönetimi, bu iki ülkeyle de ilişkilerini normalleştirme, iyileştirme ve geliştirme ihtiyacını son dönemde daha bir fazla hissetmektedir. Mesut Barzani’nin geçen yılın sonlarında gerçekleştirdiği Tahran ziyareti bölgedeki güç dengelerinin yeniden şekillendiğini göstermektedir. Bu ziyarette Barzani, ‘PJAK meselesinin kendileri açısından bittiğini ve Kuzey Irak-İran sınırında artık tam bir güvenliğin hâkim olacağını’ söylemiştir.
Mesut Barzani’nin sonraki haftalarda gerçekleşen Türkiye ziyaretinin de ana konusu PKK meselesi olmuştur. Barzani’nin muhtemel planı, PKK kartını kullanarak hem Türkiye’nin Bağdat’a karşı kendi yanında durmasını sağlamak hem de Kerkük ve Musul konusunda Ankara’nın çekincelerini kaldırmak ya da yumuşatmaktır. Geçen yılın son günlerinde yanlış istihbarat sonucu Kuzey Irak’ta 35 insanımızın hayatını kaybettiği talihsiz hadiseye Erbil’in, bir iki bireysel tepkinin dışında sessiz kalması da, bu yönde bir politika geliştirdiğine işaret etmektedir.
Lozan sonrası İngiltere ile varılan anlaşma uyarınca, Irak’ın toprak bütünlüğünde kalmak şartıyla Musul’u Irak’a bırakan Türkiye’yi, Musul’un ve bir Türkmen şehri olan Kerkük’ün geleceği yakından ilgilendirmektedir. Zor bir süreçten geçen Irak’ın toprak bütünlüğünü Türkiye her dönemde desteklemiştir.
Buradaki toprak bütünlüğü kavramı, bu şehirlerin etnik temelde ülkenin geri kalanından ayrışan bir kesimin hâkimiyetine girmesini reddederken, ülkedeki her kesimi temsil eden ve iktidar gücünü taraflar arasında adilane paylaşan ve kullanan ulusal bir bütünlüğü öngörmektedir. Tersten düşündüğümüzde, çoğunluğu elinde bulundurup İran’a sırtını dayanan bir siyasi anlayışın da ülkenin toprak bütünlüğü kavramını tehdit edeceği şüphesizdir.
Irak’ı etnik ve mezhepsel temelde ayrışmaya doğru götürebilecek bu tür gelişmeler ve gizli planlara karşı Türkiye’nin proaktif davranması; ülkedeki her bir grupla ve kesimle yakın temas ve diyalog içinde olurken, Sünni ve Şii gruplar arasındaki güncel sorunları aşmaya yönelik girişimlerde bulunması, ülkedeki Türkmenleri de birleşik bir siyasi güç haline getirecek adımları atması son derece önemlidir.
Araştırmacı*