Tunus’ta özgürlük taleplerinin nasıl geliştiğini, Mısır’da toplumsal dinamiklerin nasıl Tahrir meydanında vücut bulduğunu, Libya’da mutlak otoriteye karşı nasıl karşı durulduğunu anlamak için ilk başta bu coğrafyanın içinde bulunduğu sosyo-ekonomik yapının ve siyasi hayatın yakından incelenmesi gereklidir.
Arap dünyası, Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra İngiltere başta olmak üzere, Fransa ve İtalya gibi sömürgeci devletlerin nüfuzu altına girmiş, ardından gelen bağımsızlıkla içlerine kapanan otoriter devlet yapıları şeklinde bugüne dek varlığını sürdürmüştür. Ancak bugün Arap Baharı’nın etkisiyle bu ülkeler, ya zorunlu bir dönüşüm sürecinden geçmekte ya da dış etkiye ve istikrarsızlığa daha açık bir hale gelmektedir.
Arap dünyası 1950’lerden itibaren İngiltere, Fransa ve İtalya gibi sömürgeci Batılı ülkelerden bağımsızlıklarını kazanmaya başlamıştır. Bu coğrafyada kurulan yeni Arap hükümetleri, yolsuzluk, adam kayırmacılık, içerde huzursuzluk, dış sınırlar tehdidi, İsrail’le yaşanan sorunlar ve halk nazarında meşruiyet problemleri gibi pek çok hayati sorunla yüz yüze kalmışlardır. Sömürgeci güçlerden geriye ise, düzenli ve güçlü ordu teşkilatlarından başka bir şey kalmamıştır. Bu durum, ülke genelinde yeterli otorite ve güce erişememiş sivil idareler karşısında, iktidar gücünü ele geçirmeyi arzu eden askerlere önemli avantajlar sağlamıştır. Bu yüzden, Arap milliyetçiliğinin ve sosyalizmin etkili olduğu bu dönemde sık sık hükümet darbeleri yaşanmıştır.
Ancak kısa süre içinde, petrol gelirlerinde görülen artış sayesinde halkı memnun eden bir kalkınma ve yatırım çağı başlamıştır. Bu dönemde ülke dışına çıkan göçmen işçiler ve gelişmeye paralel olarak parlayan turizm sektörü, Arap ülkelerine önemli miktarda döviz girdisi sağlamıştır. Sosyal devlet anlayışıyla, bu ülkelerin çoğunda eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsiz hale getirilmiştir. İslami hareketler ve gruplar ise yine bu dönemde ağır bir baskı altında tutulmuştur.
1970’lere gelindiğinde iktidarı elinde tutan rejimler, merkezde güvenlik sektörü başta olmak üzere kendisine bağlı geniş ve güçlü bir devlet bürokrasisi kurmuştur. Bu dönem aynı zamanda, bürokratik elitler arasında çıkar çatışmalarının başladığı ve yolsuzluk hadiselerinin giderek yaygınlaştığı bir dönemi işaret etmektedir.
1980’lerde petrol gelirlerinin düşmesi ve Arap göçmen işçilere yönelik dış talebin azalması gibi sebeplerle gerileyen maddi imkânlar, halkın hızla artan nüfusuna cevap verememiş ve tabanda fakirlik ve yoksulluk yaygın olarak hissedilmeye başlamıştır. Bu dönemde azaltılan kamusal harcamalar sosyal devlet anlayışına ağır bir darbe indirmiştir.
Bu durum, rejimlerin istikrarını da etkilemeye başlamıştır. Bu nedenle rejimler gizli servislerin, askerin ve polisin halk üzerindeki kontrol ve baskısına daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Bu bakımdan, Arap kralları ve devlet başkanları hem darbe riskini azaltmak hem de halkı kontrol altında tutabilmek için istihbarat teşkilatlarına büyük bir bütçe, çok sayıda personel ve geniş bir hareket alanı sağlamışlardır. Genel olarak ‘muhaberat’ adıyla anılan bu servisler, en başta siyasi muhaliflerden gelebilecek tehditlere karşı mevcut sistemi korumakla yükümlü kılınmıştır. Bu da insan hakları ihlallerinin artmasına ve halk nezdinde muhalefetin güçlenmesine ve meşru görülmeye başlanmasına neden olmuştur.
Arap Baharı’yla ilgili temelde iki görüş bulunmaktadır. Birincisi bunun Batı’nın istediği formatta ortaya çıkmış olduğudur. İkinci görüş ise, ‘bu ülkelerdeki toplumsal dinamiklerin etkisiyle ortaya çıktı’ demektedir. Şu anda yaşananlar belirli ideolojinin etrafında değil, kendiliğinden ve kargaşa içinde ortaya çıkmış, ilerleyen süreçte dış faktörlerin etkisine açık bir vaziyet almıştır. Şu an için neye varacağı henüz belli değildir.
Son dönemde, teknolojinin ve küreselleşmenin de etkisiyle ekonomiden siyasete, kültürden ticarete kadar her alanda insanlar birbirleriyle ve dünyayla ilişki ve iletişim içine girmiştir. Bu ilişki, Arap Baharı’nın da tetikleyici nedenlerinden birisidir. Bu coğrafyada birey-devlet arasında sağlıklı bir iletişimin olmayışı ve idareyi elinde bulunduran zümrenin halkın denetimine ve eleştirisine tamamen kapalı olması, muhalif hareketin toplumda ciddi bir yankı bulmasına etki etmiştir.
Bunun yanında, gelir dağılımında adaletsizliğin had safhaya ulaşması, yoksulluk, nüfusun yarısının gençlerden oluşması, yaygın ve sistematik yolsuzluklar ve sosyal medyanın yaygın kullanımı Arap rüzgârının itici gücü ve debisi olmuştur.
Tunus, Mısır ve Libya’da meydana gelen hadiseler, Arap sokaklarına, despotik ve otoriter iktidarlara karşı, demokrasi ve özgürlüğe doğru yüründüğünde netice alınabileceğini göstermiştir. Bugün Bahreyn, Suriye ve Yemen’de meydana gelen hadiselerde, siyasi ve ekonomik anlamda baskı altında hisseden halkın bu gerçeği keşfetmesinin önemli bir payı vardır.
Kendi devrinde pek anlaşılamayan Alman filozof Hegel, ‘her devrin kendine has bir ruhu olduğunu’ söyler. Zamanın ruhu, artık Arap coğrafyasında yeni bir evreye geçilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Suriye’de de bu rüzgârın motive ettiği bir değişim hareketi başlamıştır. Bu hareketin itici gücü Sünni Araplardır. Suriye’de sivillere yönelik şiddet ve can kayıpları artmaya devam ettikçe, ülkedeki ve ülke dışındaki muhalif hareketler güçlenmektedir. Bu durum Suriye’de uzun zamandan beri rejim değişikliği isteyen Batı’nın da eline sağlam gerekçeler vermektedir.
Suriye, barışçıl gösterileri terör ve başkaldırı olarak gördükçe, ülkedeki can kaybı artmakta ve bazı küçük gruplar silahlı direniş için örgütlenmektedir. Suriye rejimi sadece şiddete değil, aynı zamanda propagandaya da sistemli bir şekilde başvurmakta, muhalif gösterilerin arkasında dış güçlerin olduğunu her fırsatta söylemektedir. Bu kampanyaya Ramazan El- Buti gibi önde gelen din âlimleri de rejimin yanında saf tutarak iştirak etmektedir.
Suriye’de muhalif sesleri şiddetle bastırmak 30 yıl önce işe yaramış olabilir. Bugünkü şartlar ise, baba Esad dönemindekinden oldukça farklıdır. Şu anda rejimin baskısına karşı sesini yükselten, Arap Baharı’nın dönüştürücü etkilerine şahit olmuş, dünyayla iletişim halinde, daha eğitimli ve bilinçli bir halk kitlesi vardır. Artık iktidarın, meşruiyet kaynağını, bürokratik elitlerin ittifakına dayanan güç merkezine dayandırması mümkün görünmemektedir.
Arap Baharı’nın kısmi dönüşümü sağladığı ülkelerde romantizm rüzgarı yerini gerçeklere ve realist söylemlere bırakmaya başlamıştır. Örneğin, muhafazakâr kimliği ile bilinen ve Tunus’taki seçimlerden birinci çıkan El Nahda, tüm halka hitap etmeye çalışan ılımlı bir söylemi tercih etmektedir. Tunus’un yarınlarına işaret ederken, özellikle 1950’li yılların başından itibaren geçirdiği değişim süreciyle bugün sanayileşmiş, laik, demokratik, eğitimli ve dinamik bir ülke haline gelen Türkiye’yi örnek göstermesi, bu söylemin ülke içinde ve ülke dışında kabul gördüğünü ve Türkiye’nin Arap dünyasında oyun kurucu bir ülke pozisyonuna hızla yükseldiğini ortaya koymaktadır.
Mısır’daki Tahrir sürecinde Müslüman Kardeşlerin öne çıkmaması, Kahire’de İsrail Büyükelçiliği’nin basılması olayına iştirak etmemesi, ülkedeki Hıristiyan azınlığa yönelik şiddet hareketlerini durdurmak için aktif çaba göstermesi, önümüzdeki dönemde iktidarın en güçlü adayı olan bu grubun sırtındaki yumurta küfesini kırmadan taşımaya çalıştığını göstermektedir. Mısır’da hakikaten durum çok kritiktir. İktidar gücünü Hüsnü Mübarek’ten devralan Yüksek Askeri Konsey, Tahrir’e bilinçli olarak müdahale etmemiş ve böylece Mübarek’in düşmesine giden yolu açmışsa da, bu gücü halka devretmek konusunda aynı istekli ve kararlı tutumu sergilemediği açıktır.
Askeri idarenin yaptığı ilk açıklamada ‘geçmişte yapılan anlaşmaların geçerliliğini koruduğunu’ söylemesi, 1978’de ABD’nin arabuluculuğunda İsrail’le imzaladığı barışa sadık olduğu anlamına gelmektedir. Bu açıklama, Türkiye’de yapılan darbelerden sonra askeri yönetimin alel acele ‘NATO’ya bağlı olduklarını’ söylemesi gibi bir çağrışım yapmaktadır.
Türk dış politikası Arap Baharına, pragmatist ve konjonktürel değil ilkesel ve vicdani bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Bu kapsamda, bölgeyle bağlarını güçlendirici ileri adımlar atılmaktadır. Ticaret ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla artan ilişkiler de buna dâhildir. Arap Baharı’ndan mini bir Şii-Sünni ayrışması çıkarmak isteyenlere karşı da, ilgili taraflarla temaslar güçlendirilmeli, sadece Sünni gruplar değil Şii gruplar da muhatap alınarak bütünleştirici mesajlar etkin bir dille iletilmelidir.
Araştırmacı*