Kolonyal geçmişi olan Fransa’nın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde garanti altına alınan ifade özgürlüğünü hiçe sayarak ‘Ermeni soykırımı yoktur’ diyenlere ceza verme yöntemine başvurması aslında beklenmedik bir gelişme değildir. Fransız Meclisi’nde daha önce de buna benzer girişimler olmuştur. Burada beklenmedik olan Fransız Hükümeti’nin ve Cumhurbaşkanı’nın meclisteki bu girişimlere destek vermesidir. Fransız hükümeti son olarak, meclisten geçen tasarının yasalaşmasında bir sonraki adım olan Senato oylaması için 23 Ocak tarihini önermiştir. Demek ki Sarkozy ve Hükümet, bu garip oyunu sonuna kadar götürme niyetindedirler.
Türkiye’nin Fransa ile olan ilişkilerinde Nicolas Sarkozy’nin olumsuz etkisi 2007 yılından beri kendini göstermektedir. Türkiye’nin AB üyeliğine açıkça karşı çıkması ve Libya’da Türkiye’nin aleyhine rol çalma girişimi Fransa imajının Türk kamuoyunda düşük profilde seyretmesine sebep olmuştur. Sarkozy’nin yaptığı bu son hamle iki ülkenin siyasi, askeri ve diplomatik ilişkilerini germiştir.
Sarkozy’nin eleştirilere konu olan bu dış politik adımları elbette ki iç siyasetten bağımsız değildir. Bu yıl Nisan ayında yapılacak başkanlık seçimleri öncesinde gittikçe azalan kazanma şansını belki de bu şekilde yükseltebileceğini düşündüğü kesindir.
Aslında Sarkozy başkanlık yarışındaki en büyük engeli, Sosyalist partinin güçlü adayı Dominique Strauss-Kahn’ın geçen yıl Mayıs ayında New York’da kaldığı bir otelde adının cinsel saldırı iddiasına karışmasıyla aşmıştı. Hatırlanacağı gibi, bu skandal Dominique Strauss-Kahn’ı hem IMF başkanlığından hem de muhtemelen Cumhurbaşkanlığı koltuğundan etmiştir.
Olayın patlak vermesi ya da verdirilmesinden 3 ay sonra mahkeme, savcılığın da görüşüne uyarak Strauss-Kahn hakkındaki tüm iddiaların düşmesine karar verdi. Bu hadiseyle ilgili olarak Fransa’da halkın çoğunluğunun inandığı senaryo şudur; Dominique Strauss-Kahn’ın herkesin bildiği sırrı olan bir zafiyeti, siyasi bir komploya kurban gitti. Aslında bu büyük şüpheyi, Dominique’in kendisi, olaydan yaklaşık 2 hafta önce
Libération gazetesine verdiği bir röportajda dile getirmekteydi. Dominique Strauss-Kahn’a göre, siyasi rakibi
Nicolas Sarkozy, kendisini devre dışı bırakmak için sahte bir tecavüz komplosu kurmayı deneyecekti. Görünün o ki, bu olay, ciddi şüpheleri ve tartışmaları beraberinde getirmeye devam edecektir.
Tekrar Ermeni tasarısına dönecek olursak, Fransa’da etkin bir cemaat olan Ermenilerin desteği bu sayede Sarkozy lehine garanti altına alınmış olacaktır. Ancak Sarkozy’nin hesabını sadece seçimle sınırlandırmak konuyu tam anlamaya yeterli gelmeyebilir. Bu noktada, Fransa’nın dış politikadaki kolonyal hedeflerin son dönemde nasıl ön plana çıktığına bakmamız gerekir.
Alman işgaline uğradığı II. Dünya savaşının akabinde Fransa, Afrika ve Asya kıtasındaki sömürgelerini ya da nüfuz bölgelerini elinde tutamamıştır. Bu yerler arasında Suriye, Hindu Çin (bugün Vietnam, Kamboçya ve Laos’un bulunduğu bölge), Tunus, Fas ve Cezayir bulunmaktaydı. Bu dönemden sonra ‘eski koloniler üzerinden büyük ve etkili güç olma statüsünü koruma ve ileriye taşıma isteği’ Fransa’nın dış politika önceliği haline gelmiştir.
Fransız Parlamentosu’nun, ulusal nükleer silah programına onay vermesi ve Fransa’nın, askeri anlamda daha bağımsız hareket etmek için 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından ayrılması, doğrudan bu önceliğin hayata geçirilmesiyle bağlantılıdır.
Fransa’nın bu yıl içinde eski kolonisi Fil Dişi Sahillerinde devlet başkanına yönelik tek taraflı askeri operasyon yapması ve Libya’yı ilk bombalayan ülke olması dikkat çekicidir. BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkına sahip beş daimi üyeden birisi olan Fransa, dünyanın sorun yaşanan bölgelerine BM kanalıyla en çok asker sevk eden ülkeler listesinde ikinci sıradadır.
Askeri harcamalar bakımından Fransa dünyada ilk beş sıradadır. Fransa, AB içinde 260 bin mevcuduyla en fazla askeri personeli olan ülkedir. Yıllık ortalaması 60-65 milyar Dolar olan askeri bütçenin küresel ekonomik krizde dahi azaltılmaması hatta askeri harcamaları her yıl 1.8 milyar Dolar artırmaya karar vermesi dikkat çekicidir.
Fransa için en önemli sektörlerden birisi olan silah ve savunma sanayinin, ihracat yoluyla yeni pazarlara genişletilmesi Paris’in öncelikli hedefleri arasındadır. Fransa hali hazırda dünyanın dördüncü en büyük silah taciridir. Ortadoğu ülkeleri ile Singapur, Güney Kore ve Hindistan gibi Güney doğu Asya ülkeleri Fransa’nın büyük kazanç beklediği yeni müşteri listesindedir. Tüm bunların anlamı ‘ben küresel oyuncu olma rolünden vazgeçmedim ve bu şekilde kabul edilmek istiyorum’dur.
Türkiye’nin konumuna baktığımızda, dış politikada aktif bir tutum izlemeye başlayan Türkiye’nin Balkanlarda ve Ortadoğu’da etkisinin ve nüfuzunun hissedilir bir şekilde arttığı bilinmektedir. Buna Afrika kıtasına yönelik ortaya koyduğu aktif politikayı da eklediğimizde, bu bölgelerde kolonyal geçmişi olan ülkelerin- ki bunların arasında Fransa da bulunmaktadır- bundan rahatsızlık duymaması mümkün değildir.
Libya olayında başlangıçta tek başına hareket eden Fransa’nın, Türkiye’nin sert uyarılarına ve eleştirilerine muhatap olduğunu hepimiz hatırlıyoruz. Fransa son dönemde şunu anlamıştır ki, artık karşısında 1958 yılında BM Genel Kurulu’nda Cezayir’in bağımsızlık oylamasında kendi lehine sessiz kalmayı tercih eden bir Türkiye yoktur. Tam aksine Libya olayında olduğu gibi Fransa’nın eski kolonyal alışkanlıkları depreştiğinde onu uyaran ve ikaz eden bir Türkiye vardır.
Bundan 100 küsur yıl önce de, II. Abdülhamid Han’ın Osmanlı Devleti’nin başında olduğu yıllarda Fransa’ya sert bir tepki göstermek zorunda kaldığı tarih kitaplarında yazmaktadır. Bunun sebebi, ifade özgürlüğü bahanesiyle İslam dinine dil uzatan bir piyesin Paris tiyatrolarında sahneye konulması girişimidir. İki ülke arasında diplomatik ve siyasi kriz haline gelen bu konu, Fransa’nın piyesi oynatmaktan vazgeçmesiyle çözülmüştür.
Bugünkü Fransa’nın, sözde Ermeni soykırımı iddiasıyla yeni bir piyes oynatma hevesinde olduğu gözükmektedir. Sonuç itibariyle, koltuğunu kaybetmek istemeyen Sarkozy’nin, eski günlerine dönmek isteyen Fransa’yla, Türkiye karşıtlığı konusunda buluştuğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Buradaki temel amaç da, Türkiye’nin uluslararası toplum ve Avrupa Birliği nezdindeki itibarını zedelemektir.
Araştırmacı*