Almanya, 5 Aralık’ta düzenlenen Uluslararası Afganistan Konferansı’na ev sahipliği yaptı. Bonn’da icra edilen Konferans sadece bir gün sürmüş olsa da, ele alınan konular ve taşıdığı önem itibariyle üzerinde dikkatlice durulması gereken bir toplantı olmuştur. Bu nedenle, 100’e yakın ülkeden 1000’i aşkın temsilci tarafından katılım sağlamış ve Batılı ülkelerden üst düzeyde ilgi görmüştür.
Bundan on yıl önce yine Bonn’da toplanan ilk Konferans’ta, askeri müdahale sonucu iktidardan henüz uzaklaştırmış olan Taliban sonrası Afganistan’da kurulacak yeni yönetimin temelleri atılmıştı. Burada alınan karara göre, Hamid Karzai, Afganistan Geçici Yönetiminin başına getirilmiş ve 2 buçuk yıl süreyle bu görevde kalmıştır. 2001’deki Bonn Konferansıyla birlikte Batı’nın Afganistan’a askeri müdahalesi siyasi anlamda meşruiyet kazanmıştır.
Bu seferki Konferans, 2014 yılı sonrasında Afganistan’daki uluslararası gücün ülkeden ayrılmasıyla ortaya çıkacak otorite ve güç boşluğunun nasıl doldurulacağı konusuna odaklanmıştır. Bu kapsamda, üç önemli konu ön plana çıkmıştır.
Bunların ilki, 2014 yılına kadarki süreçte, Afganistan Hükümetine, ülke genelindeki sorumluluğunun devredilmesi sürecinin iyi yönetilmesidir. Bilindiği gibi, Geçen yıl Lizbon’da düzenlenen NATO Zirvesinde alınan karar gereği, ülkedeki uluslararası askeri gücün 2014 yılına kadar ülkeden ayrılması ve bundan sonraki süreçte genel asayiş ve güvenliğin sağlanmasına ilişkin asli sorumluluğun Afganistan ordusu ve polisine devredilmesi öngörülmüştür.
Bunun için öncelikle her türlü lüzumlu teçhizata sahip, eğitimli ve maaşları nispeten de olsa tatminkâr bir ordunun ve polis gücünün kurulması gereklidir. Bunun yanında, Afganistan Hükümetinin kamu yönetimi, hukukun üstünlüğü ve adalet alanında ilerleme kaydetmesi, ayrıca yolsuzlukla mücadelede kararlılık göstermesi elzemdir.
Tüm bunların başarılabilmesi için, hem adil bir yönetimin hem de düzenli ve yeterli bir bütçenin mevcut olması şarttır. Bugünkü şartlarda, Afgan Hükümeti’nin bütçesinin neredeyse yüzde 90’ının uluslararası yardımlara dayandığı gerçeğiyle yüz yüzeyiz. Bu maddi desteğin kesilmesi halinde Hükümetin, başkent Kabil’in güvenliğini sağlamada dahi büyük zorluklar çekebileceği ortadadır.
Bu konuyla bağlantılı diğer bir husus, 2014 sonrası en azından bir miktar yabancı askeri kuvvetin ülkede bulunmaya devam etmesi meselesidir. Bu noktada en büyük tartışma ABD’nin kullandığı askeri üslerinin geleceği konusunda yaşanmaktadır. Hamid Karzai, 2014 sonrasında da ABD askeri güçlerinin ülkede kalabilmesinin yasal zeminini oluşturmak amacıyla ABD ile on yıllık bir stratejik ortaklık anlaşması imzalamak istemektedir.
Bu amaçla toplanan Afgan Büyük Meclisi (Loya Jirga) bu isteğe şartlı olarak destek vermiştir. ABD’nin başından beri aklında olan stratejik hedeflerle bu talep aslında örtüşmektedir. ABD, ‘Afganistan’da askeri bir güç olarak varlığını devam ettirmek, Orta Asya’nın doğal zenginliği için bir kavşak noktası olan burada inisiyatifi elinden bırakmamak ve dolayısıyla Çin’e karşı pozisyonunu güçlendirmek’ şeklinde özetlenebilecek bir tutum izlemektedir. Buna karşın, İran, Çin ve Pakistan, ABD’nin 2014’den sonrasında Afganistan’da askeri bir güç olarak varlığını devam ettirmesine karşı çıkmaktadır.
İkincisi, 2014 yılından sonra uluslararası toplumun Afganistan’la ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi meselesidir. Bugün için askeri yönü ağır basan bu ilişkilerin ilerleyen süreçte siyasi yöne kayması gerekecektir. Afganistan, uluslararası toplumun maddi ve siyasi desteğinin sürmesini şiddetle istemektedir. Aksi halde, ülkenin iç savaşa sürüklenebileceği ve Taliban’ın bunu fırsat bilip iktidar koltuğuna oturabileceği, Afganistan Hükümetince en üst düzeyde dile getirilmektedir.
Dolayısıyla, ‘bugün desteği çekerseniz bir gün içinde 10 yıl öncesine döneriz’ mesajı uluslararası topluma verilmektedir.
Konferans’ta yardım programlarının ne şekilde sürdürüleceği ve ülkelerin ne oranda destek vereceğine dair detaylara girilmezken, Hindistan, Marshall Planı ölçeğinde bir yardım programının devreye sokulmasını talep etmiştir. Yardımın boyutu ve ülke taahhütleri, muhtemelen 2012 yılı ortasına kadar netleşmiş olacaktır.
Üçüncüsü, ülkenin istikrarı için gerekli olan ülke içindeki birlik ve beraberliğin sağlanması meselesidir. Bu noktada, özellikle Taliban ve Pakistan’ın belirleyici bir konumda olduğunu söylersek hata etmiş olmayız. Ancak, bu iki önemli aktörün de Bonn Konferansı’nda olmaması ciddi bir engel olarak görülmektedir.
ABD, Konferans öncesi Taliban’ın Bonn’a çağrılmayacağını duyurmuştur. Taliban, Afganistan Hükümetiyle anlaşma zemini için ön koşul olarak bütün yabancı askerlerin Afganistan’ı terk etmesinde ısrarlıdır. Karzai’nin ülke genelindeki güç ve otoritesini sağlamlaştırması, büyük ölçüde Taliban’la varacağı bu uzlaşıya bağlıdır. ABD, Taliban’la devam eden müzakere sürecini desteklemekte ancak müzakere masasında daha güçsüz bir Taliban olması için askeri operasyonlara ağırlık vermektedir.
Bu müzakere ve barış ihtiyacının, Pakistan’ın Afganistan üzerindeki ağırlığını artırmasına yardımcı olduğu bir gerçektir. Zira Taliban’ın birçok kanadı ve ileri gelenleri açısından Pakistan’ın telkini ve yönlendirmesi halen oldukça önemlidir.
Hatırlayacağınız gibi, Taliban ve diğer silahlı radikal gruplarla, ülkedeki istikrarın sağlanması adına Afganistan’ın eski devlet başkanı Tacik kökenli Burhaneddin Rabbani başkanlığındaki Yüksek Barış Konseyi’nin sürdürdüğü görüşmeler, Rabbani’nin geçtiğimiz ay bombalı bir saldırıya kurban gitmesiyle kesilmiştir. Karzai, bu saldırının sorumlusu olarak Pakistan’ı işaret etmesi ve müzakere sürecinin Pakistan nedeniyle sürdürülemediğini söylemesi iki ülke arasında ipleri germişti. Bunun üstüne bir de, Pakistan’ın bölgedeki siyasi rakibi olan Hindistan’la stratejik işbirliği anlaşması imzalaması, Pakistan tarafında sert bir dille eleştirilmiştir.
Bu tartışmalar devam ederken Kasım ayında Afganistan-Pakistan sınırında nöbet bekleyen 24 Pakistanlı askerin ABD hava saldırısı sonucu hayatını kaybetmesi, ipleri iyice germiştir. ABD bunun koordinesizlikten vuku bulan talihsiz bir kaza olduğunu ileri sürerken Pakistan tarafı bu olayın bilinçli, provokatif bir saldırı olduğunda ısrar etmektedir.
Pakistan tüm bu hadiselere tepki olarak, Afganistan ve ABD’nin ısrarına rağmen Bonn Konferansını katılmamıştır. Dolayısıyla, Afganistan’ın geleceğini kurma sürecinde, bölgesel diyalog, ulusal uzlaşı konusunda ciddi eksiklikler var olmaya devam etmektedir.
Araştırmacı*