Suriye, İran’da rejimin değiştiği 1979 yılından beri bu ülkeyle stratejik bir dayanışma içine girmiştir. İki ülke arasında gelişen bu derin işbirliği anlayışı, günümüzde de devam etmektedir. Suriye-İran ittifakı ne kadar güçlü olduğu sorusuna cevap vermeden önce, İsrail karşıtı politikalarda birleşen bu iki ülkenin arasında kurulan bağlara ve bağımlılıklara yakından bakmamız gerekir.
İran’da 1979 yılında Şii İslam inancını kendine referans alan yeni bir gücün iktidara gelmesi, Irak, Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır gibi Arap ülkelerinde ciddi endişelere sebep olmuştur. Bunun en temel sebebi ise, Arap ülkelerindeki mevcut yönetimlere muhalif İslami hareketlerin İran örneğinden güç alabileceği gerçeği ve bu ülkelerde yaşayan Şii Müslüman nüfusun, İran’daki yeni rejimin etkisi altına girebileceği kaygısıydı. Arap ülkelerine göre, değişen durum, kendi ülkelerinde yeni istikrarsızlıkların habercisi olabilirdi.
Bu görüşü paylaşmayan tek Arap devleti, ülkesinde Müslüman Kardeşlere yönelik baskı ve şiddeti her geçen gün artıran Hafız Esad’ın Suriye’sinden başkası değildi. Suriye, hızlı davranmış ve İran’daki yeni rejimi hemen tanıyarak Humeyni’ye de bir kutlama mesajı göndermişti. Hemen akabinde Suriye, ikili güvenlik ve ekonomik ilişkileri geliştirmek üzere İran’a üst düzey bir heyet göndererek, bu tutumunda ciddi olduğunu ortaya koymuştu.
Peki, Suriye’yi, yeni adıyla İran İslam Cumhuriyeti’nin yanında hareket etmeye iten sebepler nelerdi? Öncelikle, 1979 öncesi İran-Suriye ilişkilerine baktığımızda, Suriye’nin İsrail ve ABD’ye karşı İran Şah’ından en ufak bir destek görmediğini söylemeliyiz. O dönemin İran’ı ABD ile çok yakın ve İsrail ile de örtülü ilişkiler içerisindeydi.
1970 yılında Suriye’de iktidarı ele geçiren Hafız Esad, bir taraftan ülke içinde güç ve kontrolü sağlamaya çalışırken diğer taraftan da, İran’da, İsrail’e karşı birlikte hareket edebileceği yeni bir yönetimin iş başına gelmesi için çalışmaya başlamıştı. Bu çerçevede, 1979 öncesinde Humeyni’ye desteğini esirgememiş; uluslararası alanda daha rahat hareket edebilmesi için kendisine mülteci statüsü vermişti. Ayrıca, desteklediği Lübnanlı Şii gruplar vasıtasıyla da, İran’daki Şah rejimi karşıtlarına eğitim sağlamaktaydı.
1978 yılında Suriye’nin güvenliğini çok yakından ilgilendiren önemli bir hadise vuku bulmuştur. Mısır, ABD’nin de telkinleri ve yardım vaatleriyle, 1978 yılında İsrail’le Camp David’de el sıkışmış ve 6 ay sonra barış anlaşması imzalamıştır. Suriye, Mısır’ın İsrail’le tek taraflı barış yapmasını, Arap dünyasına ve Filistin meselesine yapılan bir ihanet olarak görmüştür. Bu gelişme üzerine, Arap Ligi, Mısır’a karşı bazı yaptırımlar almış; Mısır’ı üyelikten çıkarmış ve Arap dünyası ile Mısır’ın diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Ancak Mısır, çıkarıldığı Arap Ligine 1989 yılında tekrar kabul edilmiş, diğer Arap ülkeleriyle de ilişkilerini zaman içerisinde onarmıştır. Dolayısıyla, Suriye’nin Mısır’ı cezalandırma planı çok da etkili olmamıştır.
Bu olayın Suriye’yi ilgilendiren en önemli yönü şudur: Suriye, 1967’de İsrail’in işgali altına giren Golan tepelerinin kurtarılması konusunda Mısır gibi önemli bir müttefikini ve aynı zamanda İsrail’e karşı etkili bir askeri harekât yapma kabiliyetini yitirmiştir.
Suriye’nin, Mısır’ın yerine Irak’ı koyma çabası, 1979 yılında Irak’ta Saddam Hüseyin’in iktidarı ele geçirmesiyle sonuçsuz kalmıştır. Zira Saddam Hüseyin, iktidar koltuğuna oturduktan hemen sonra, kendisine karşı darbe teşebbüsünde bulunanların Hafız Esad’ın desteğini almış olduklarını ileri sürerek, Suriye’ye karşı hasmane bir tutum benimsemiştir. Bu bakımdan, Hafız Esad rejiminin iç tehdit olarak algıladığı Suriye’deki Müslüman Kardeşlere Irak’tan ya da Irak üzerinden silah ve lojistik yardım gelmesi şaşırtıcı değildir. Tam da böyle bir ortamda, İran’da yeni bir rejimin ortaya çıkması, Suriye’nin bölgesel ve iç güvenlik denkleminde güvenilir bir ortak bulma sorununa çözüm olmuştur.
İran’ın Arap dünyasıyla ilk gerginliği Bahreyn üzerinden yaşanmıştır. Bu ülkede yaşayan Şiilere kötü muamele edildiğini ileri süren İran, Bahreyn’den siyasi tutukluları serbest bırakmasını istemiştir. Bu müdahale karşısında Mısır, Irak ve Suudi Arabistan, Bahreyn’in yanında yer almıştır. 1980 yılında Irak’ın İran’a savaş açmasıyla başlayan dönemde de, körfez ülkeleri ve Mısır, İran karşıtı pozisyonlarını korumuşlardır. 8 yıl boyunca anlamsızca sürdürülen ve her iki tarafa da büyük acılar yaşatan bu savaş, İran-Suriye ilişkilerinde yakınlaşmanın üst noktaya çıktığı yıllar olmuştur.
Bilindiği gibi Suriye, İran-Irak savaşında, diğer Arap ülkelerinden farklı olarak, İran’ı desteklemiştir. Suriye, 1982 yılında ekonomik savaş mantığı içerisinde Bağdat’a karşı harekete geçmiş ve kendi ülkesinden geçen Irak petrol boru hattını kapatmıştır. Bu hamleyle Suriye, Irak’ın petrol ihracatının yaklaşık yarısını durdurmuştur. Suriye ayrıca, İran’a karşı ortak bir Arap cephesinin oluşmasını da engellemiştir.
Bu yıllarda Suriye ekonomisinin kötüye gitmesi, Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten gelecek yardımlara muhtaç hale gelmesi, İran’ı eleştiren ve kınayan bazı Arap Ligi kararlarına ses çıkarmamasını gerektirmiştir. Ancak ikili bazda Suriye-İran stratejik ilişkileri mevcudiyetini devam ettirmiştir.
Sovyetlerin dağıldığı 1991 yılı sonrasında ABD’nin de teşvikiyle Suriye, İsrail’le barış masasına oturmaya razı olmuş ve uzun süren müzakereler neticesinde 1995 yılında belirli bir mesafeye gelinmiştir. Ancak nihai uzlaşıya varılamamıştır. Daha sonraki yıllarda da barış müzakereleri denense de bir netice vermemiştir. Şayet vermiş olsaydı, Suriye-İran ittifakı üzerinde bunun önemli etkileri olacağını tahmin etmek zor değildir.
Suriye ve İran’ın dayanışma içinde olduğu bir diğer konu da Lübnan’da Hizbullah’ın desteklenmesidir. Suriye, Lübnan’ın İsrail ile zorunlu bir barışa mecbur kalmasına ve böylece Arap cephesinin küçülmesine karşı, Lübnan üzerindeki nüfuzunu artırma yolunu seçmiş ve bu politikasında İran’ın da desteğiyle Hizbullah’ı önemli bir paydaş haline getirmiştir.
Lübnan’da olduğu gibi, Irak’ta da kendilerine yakın bir yönetimin kurulması konusunda da İran ve Suriye’nin ortak hareket ettiği bilinmektedir. Suriye-İran arasında oluşan bu ittifak İsrail ve ABD açısından, İsrail’in güvenliğine yönelik bir tehdit olarak kabul edilmektedir. Arap ülkeleri ise, İran’ın Suriye yakınlığını, Tahran’ın Arap dünyasında kazandığı bir nüfuz alanı olarak görmekte ve Suriye’yi Arap dünyasıyla ortak hareket etmemekle suçlamaktadır.
Son dönemde Beşar Esad’ın takip ettiği Türkiye’yle yakınlaşma politikası, hem bölgede güçlü bir müttefik kazanabilmek hem de Batı dünyasının Suriye’ye bakışını yumuşatabilmek ve bir iletişim koridoru açmak adına atılmış adımlar olarak algılanabilir. Suriye’nin kendine göre takip etmeye çalıştığı bu denge arayışına Arap Baharı’yla inen darbenin oldukça sarsıcı olduğu kesindir.
Suriye’de olası bir rejim değişikliğinde en büyük darbeyi, bölgedeki en önemli stratejik müttefikini kaybedecek olması nedeniyle İran’ın alacağı şüphesizdir. İran makamlarının Suriye’yi olayları sükûnete erdirmeye çağırması ve aynı zamanda da Suriye’ye dışarıdan gelebilecek herhangi bir askeri müdahaleye karşılık vereceğini açıklaması boşuna değildir. Yine Beşar Esad’ın bu tespiti doğrular nitelikte söylediği, ‘Suriye’ye bir askeri müdahale tüm bölgede depreme sebep olur’ sözü de en başta İran’ı ve Hizbullah’ın etkili olduğu Lübnan’ı işaret etmektedir.
Bununla birlikte, Suriye’de sivillere yönelik şiddet ve can kayıpları artmaya devam ettikçe, ülkedeki ve ülke dışındaki muhalif hareketin güçlenmesi kaçınılmaz hale gelmekte, bu durum aynı zamanda Suriye’de rejim değişikliğine taraftar olan ülkelerin eline de sağlam, makul ve gerçekçi gerekçeler vermeye devam etmektedir.
Araştırmacı*