ENGLISH
22.05.2012
Ana Sayfa » OrtadoğuGeri Dön «

Türkiye ve Mısır’da Demokratik Dönüşümler: Karşılaştırmalar ve Dersler " El-Ehram Konferansı

31.10.2011 12:46:56

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Uluslararası İlişkiler Koordinatörlüğü tarafından yürütülen "Ülke Programları" kapsamında “Türkiye ve Mısır’da Demokratik Dönüşümler: Karşılaştırmalar” başlıklı programın 24 Ekim tarihli ikinci toplantısı SDE ve Al-Ahram Politik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi işbirliği ile gerçekleştirildi. Bu toplantıda Türkiye ve Mısır’daki demokratik dönüşümler masaya yatırıldı.

 

 

El-Ehram Konferansı  

Mısır’da 25 Ocak’ta başlayan devrim sürecinde parlamento seçimleri aşamasına gelinmiş durumda. Büyük bir aksilik olmadığı sürece 28 Kasım’da başlayacak olan seçimlerin sonuçlanması yaklaşık bir buçuk ayı bulacak, zira seçimler ancak üş aşamada tamamlanabiliyor. Seçimin bu kadar uzun sürmesinin tek gerekçesi sandık başlarında görev alacak yeterli sayıda hâkimin bulunmaması olarak görülüyor. Bu sebeple ülke üç seçim bölgesine bölünmüş durumda ve bir bölgenin sonuçları alındıktan yaklaşık iki hafta sonra diğer bir bölgenin seçimlerine geçilebiliyor.
 
Geçtiğimiz hafta içinde Arap baharının ilk aşaması olan Tunus’ta başarılı ve şeffaf bir seçim gerçekleştirildi. En Nahda hareketinin yüzde 40’ın üstünde oy almasıyla birlikte Tunus’ta devrimin olumlu yönde ilerlediğinin işaretleri alınmaya başlandı. Bir seçimin yapılabilmesi bile bayağı önemli bir iş ve bunun başarıyla tamamlanabilmesi aslında Mısır’da da devrim sürecinin hangi yönde ilerleyeceğini göstermiş olacak. Bazı sokaklarda adayların afişleri ve pankartları rengârenk bir karnaval görüntüsü oluşturuyor. Bu tarz bir seçimi ilk defa yaşayacak olan Mısırlılar adeta bunun keyfini çıkarıyor. Ülkede devrimden beri demokratik deneyimler üzerine son derece canlı tartışmalar yaşanıyor.
 
Mısırlılar kendilerine bir yol ve model arıyorlar, ancak bu arayış kesinlikle hiçbir şey bilmeyen boş birilerinin arayışı değil. Öteden beri Mısır’daki entelektüel ortam hakkındaki kanaatimizi teyit eden çok zengin bir entelektüel birikim, seviyeli ve canlı bir tartışma ortamı hemen dikkat çekiyor. Sadece 25 Ocak’tan bu yana devrim sürecinin mahiyeti, geleceği ve Mısır için uygun siyasal modeller üzerine sayısız toplantı, forum ve tartışma yapılmış ve bunun sonucunda ortaya hatırı sayılır bir literatür çıkmış durumda. Sadece el-Ehram Araştırma Merkezi’nin bu konuda yayımladığı çalışmalar bile kitaplıkta önemli bir yer tutacak hacimde. Bu, Mısır’a “model pazarlama” hevesinde olanların asla göz ardı etmemesi gereken çok önemli bir gerçek olarak karşımızda duruyor. 
 
Geçtiğimiz hafta içinde Mısır’da Stratejik Düşünce Enstitüsü, biri el-Yavm al-Sabia gazetesi ile diğeri de El-Ahram Stratejik Araştırmalar Merkezi ile olmak üzere iki ayrı toplantı düzenledi. “Türkiye ve Mısır’da Demokratikleşme ve Anayasal Değişiklikler: Karşılaştırmalar ve Dersler” başlıklı toplantıların ilkinin açılış konuşmasında el-Yavm el-Sabia gazetesinin Genel yayın yönetmeni Mustafa El-Fiki Türkiye’nin demokrasi tecrübesinin çok önemli olduğunu bundan Mısırlıların çıkaracağı çok önemli dersler olduğunu ama bunun Mısır’a olduğu gibi taşınmasının mümkün olmadığını ifade etti. Türkiye’nin kendine daha uygun bir laiklik deneyimini aramasının çok iyi olabileceğini de söyleyen el-Fiki, bununla birlikte Mısır’ın laikliğin hiçbir tanımı veya uygulamasıyla uyuşamayacağını anlattı. Tarihsel olarak İskender’den Napolyon’a kadar Mısır’ı işgal edenlerin bile Mısır’daki siyasi varlıklarını dini açıdan meşrulaştırmak ve temellendirmek zorunda kaldıklarını hatırlattı.
 
Başka konuşmacıların da vurgularından Başbakan Erdoğan’ın Mısır gezisinde ifade ettiği laiklik mesajının önemli bir tartışma başlatmış olduğu anlaşılıyor. Bu tartışmalarda Erdoğan’ın laiklikle ilgili mesajının genellikle tasvip edilmediği çok net ifade edilirken, Erdoğan’a olan sempatilerini her şeye rağmen koruyanlar bu mesajın gerçek muhatabının Mısırlılar değil, İslamofobik uygulamaları dolayısıyla Türkiye ve Avrupa laikliği olduğunu söylüyorlar. Birol Akgün, Cenap Çakmak, Zeynep Dağı ve Ahmet Uysal’ın da Türkiye adına konuşma yaptıkları konferansta Mısırlı katılımcılarla birlikte deneyim paylaşımının çok önemli olduğu üzerinde mutabakata varıldı.
 
İkinci Gün El-Ehram Araştırma Merkezi’nde düzenlenen toplantıda da özellikle laiklik konusunda benzer düşünceler ifade edildi, ancak Türkiye tecrübesinin Mısırlılar için, özellikle son 10 yıllık dönemde önem kazandığı ve motive edici olduğu üzerinde duruldu.
 

Mısır ve Türkiye’de Demokratik Değişim Modelleri

 
Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı’nın Türkiye-Mısır ilişkilerinin bir panoramasını çizerek yaptığı selamlama konuşmasının ardından başlayan ilk oturum “Mısır ve Türkiye’de Demokratik Değişim Modelleri” başlığını taşıyordu. Dr. Cemal Abdul Cevad Sultan demokratik değişimi şekillendiren tarihsel değişimleri Mısır perspektifinden aktardı. Konuşmasında demokratik süreçlerden kastın seçimler ise, özellikle 1952 devriminden beri Abdünnasır’dan itibaren bir bakıma işlediği ama bu süreçlerden halkın iradesinin yönetime ne kadar yansıdığı hususunu tartışmanın bile beyhude olduğunu anlattı. Siyasi sürecin üç aşaması olduğundan söz edilebileceğini söyleyen Sultan, bu süreçlerin birincisinde muhtarlık gibi veya çok yerel bazı yönetim düzeylerinde insanların seçme davranışı sergileyerek, bu seçim süreçlerine katılarak bir bakıma demokratik deneyim yanılsamasını yaşadıklarını anlattı:
 
 “Doğrusu Mübarek zamanında bu düzeylerde bile kimlerin seçilebileceği hususunda var olan ön-elemeler veya seçmeler dolayısıyla hiçbir zaman gerçek anlamda halkın dediği olmuyordu. O yüzden yönetim hiçbir zaman hesap vermeyen, hesap da sorulamayan bu yüzden de hiçbir kalite ortaya koymak zorunda olmayan bir tarzda yürüyor. Diğer yönetim düzeylerinde ise çok daha aleni bir biçimde parlamento veya başkanlık seçimlerinde halk sadece önüne konulanları onaylamak gibi bir seçme davranışına itiliyordu. Bu da zaten halkın seçim süreçlerine iyice yabancılamasına yol açıyordu. Buna demokrasi demek zaten mümkün değildi. Türkiye de görünürde daha adil ve özgür seçimlere açık olsa bile, yöneticilerin değişmesini temin etmesinin dışında, kimin seçileceği, seçilenlerin hangi şartlara haiz olacakları hususunda bir askeri vesayet vardır. Yönetimin laik olması zaten yöneticinin haiz olması gereken şartları da belirliyordu. Tabi bir de her iki ülkenin yaşadığı sosyolojik süreçler var. Türkiye’nin ekonomisi büyük bir başarı kaydediyor. Güçlü bir işadamı sınıfı var, ekonominin serbest piyasa şartlarına göre çalışıyor olması önemlidir ve büyük bir avantaj sağlıyor. Ayrıca Mısır’da olmayan başka bir şey, Türkiye’yi demokratikleşmeye kendi dış ilişkileri de zorluyor. Yani AB Türkiye’yi daha fazla demokratikleşmeye zorluyor, oysa Mısır’ı bu yönde zorlayan bir güç yok, hatta aksi yönde zorlayan güçler daha fazla”
 
Uysal: "Türkiye-Mısır İlişkileri Gelişmeye Devam Edecek"
 
Bu oturumun ikinci konuşmacısı Doç. Dr. Ahmet Uysal ise toplantının koordinatörü olarak bu toplantının konsept konuşmasını şöyle ifade etti:
 
“Mısır Arap Birliğindeki liderliği, El-Ezher Üniversitesinin dini otoritesini barındırması ve Arap-İsrail çatışmasındaki tarihsel müdahilliği ile jeo-stratejik konumu dolayısıyla Orta Doğu’da önemli bir yere sahip. Bu yüzden Mısır’da 2011 yılının Ocak ayında gerçekleşen devrim bölgede ve ötesinde büyük tarihsel gelişmeleri ve potansiyel sonuçları barındırıyor.
 
Türkiye de son on yılda demokratik ve ekonomik başarılarıyla, ilaveten İslam ve demokrasiyi bağdaştırma tarzı ve aktif dış politikasının Arap kamuoyu ile elit çevrelerini cezbetmesi yönüyle bölgede parlayan bir ülke. Çok derin tarihsel bağlara sahip olsalar da özellikle devrimden önceki zamanlardan itibaren Türkiye ile Mısır arasında Türkiye’nin Arap dünyasına yönelik açılımları dolayısıyla ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlenmeye yüz tutmuştu. Başarıları başlı başına bir esin kaynağı olsa da Türkiye’nin Mısır devrimine başından itibaren gerçekleşen açık desteği, Mısır’a en üst düzeyde Cumhurbaşkanlığı ve Başbakan seviyesindeki ziyaretler gelecekte de bu ilişkilerin gelişeceğinin önemli işaretleri.
 
Türkiye ve Mısır arasındaki ilişkilerin devrim sonrası süreçte daha da gelişmesi bekleniyor. Oysa bu ilişkilerin daha da ilerlemesi Mısır’da büyük ölçüde siyasal dönüşümün başarılabilmesine de bağlı olacaktır. Türkiye ve Mısır arasında birçok bakımdan mevcut olan benzerlikler iki ülkenin deneyimlerinin paylaşılmasının her iki ülkenin geleceğinde önemli yol gösterici olabileceğini de gösteriyor. Bu da Türkiye deneyiminin bilinen anlamıyla bir model değilse bile en azından bazı dersler çıkarılabilecek olumlu veya olumsuz öğeler barındırdığını söylemeye imkan verir.
 
Bu sempozyum bir çok Mısırlı entelektüel, kanaat önderi ve aktivisti Türk bilim adamları, entelektüel ve siyasetçileriyle bir araya getirerek Mısır’da devrim sonrası toplumsal ve siyasal durumu tartışmayı ve kendisi de demokratik dönüşümünü gerçekleştirme sürecinde bulunan Türkiye’nin deneyimleriyle bir karşılaştırma fırsatı yakalamayı amaçlamaktadır. Demokratikleşme, ekonomik kalkınma, devlet-toplum ilişkileri, din ve siyaset ve sivil-asker ilişkileri bu toplantıda ele alınması düşünülen konulardır.”
 

Demokratikleşme Yöntemleri ve Türkiye Vizyonu

 
Uysal “Demokratikleşme Yöntemleri ve Türkiye Vizyonu” başlıklı konuşmasında da özellikle Türkiye’nin demokrasiye geçiş ve demokrasiyi sağlamlaştırmak üzere yaptığı çalışmaları anlattı. Özellikle sivil-asker ilişkilerine değinerek Türkiye’deki askeri darbelerden sonra demokrasiye geçiş sürecinde yaşanan sıkıntıların özelliklerini belirttikten sonra, Mısır’da da benzer süreçler yaşandığını, demokratikleşmeye direnenlerin özellikle güvenlik sorunları dolayısıyla demokrasinin ikinci plana itilmek istendiğini belirtti. Dr. Uysal, Türkiye’de ülkenin dört tarafının düşmanlarla çevrili olması bahane edilirken, Mısır’da da İsrail gibi bir tehdidin bulunmasına da askerin siyasetteki ağırlığının azaltılması anlamında demokratikleşmeyi yavaşlatıcı bir bahane olarak müracaat edildiğini anlattı. Uysal ayrıca anayasa yazılı kanunların ve anayasanın tek başına demokrasiyi yerleştirmeye yetmeyeceğini demokratik kültürü de yerleştirmek gerektiğini söyledi. Özellikle 1960 Anayasasının demokrat ve özgürlükçü olmasının demokrasinin başarısı anlamına gelmediğini ve bu süreçte toplum kesimlerinin diyalog ve hoşgörü göstermeyerek birbirleriyle çatıştığını veya çatıştırıldığını ve sonunda yine darbe ve muhtıralara yol açıldığını belirtti. Bu açılardan Mısır’da Türkiye demokratik deneyiminden çıkarılacak dersler olduğunu ve bunun bir kopyalama değil ders alma ve yararlanma biçiminde olması gerektiğini ifade etti.
 
Basının ve akademik dünyanın özel bir ilgi gösterdiği toplantının bu oturumunda Mısır ve Türkiye arasındaki ortak dinamikler, elitler, ideoloji, kültür ve harici etkenlerin her iki ülkenin demokratik değişimindeki rolleri masaya yatırıldı. Demokratikleşme sürecinde siyasal kültürün, ulemanın, dinin ve devletin rolleri ile Müslüman-Hıristiyan ilişkilerinin durumu da ele alındı.
 
Mısır’a bir model pazarlama gibi bir niyetimiz olmadığını, aksine bu alışverişin genel anlamda her iki ülke insanının ufkunu karşılıklı olarak açtığını anlatmaya çalıştım;
 
“Türkiye bugün Mısır’a bir model pazarlamadan önce, şunu hatırlamakta fayda var ki, altmışlı yıllardan itibaren bugün Türkiye’nin entelektüel ve siyasi hayatında etkili olan isimleri Mısırlı yazar ve düşünürlerin eserlerinden etkilenmişlerdir. Yirminci yüzyılın başlarında Muhammed Abduh ve El-Menar hareketinden sonra Hasan El-Benna, Abdülkadir Udeh, Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Emine Kutup, Hasan el-Hudeybi, Zeynep el-Gazzali, Muhammed Gazzali, Fehmi Huveydi, Hasan Hanefi, Nasr Hamid Ebu Zeyd ve daha ismini sayamayacağımız birçok Mısırlı düşünürün kitaplarının tamamına yakını Türkçe’ye çevrilmiş ve Türkiye’nin düşünce dünyasını etkilemiştir. Aynı şekilde bugünlerde Türkiye’den çok etkilendiğini ve AK Parti’yi model aldığını söylemekten çekinmeyen Tunus Nahda hareketinin lideri Dr. Raşid Gannuşi’nin de “İslami Yöneliş” isimli kitabı 1987 yılında Türkçeye çevrilmiş ve o günlerde İslam ve demokrasi ilişkilerine dair bir tür paradigmatik bir değişim etkisi yapmıştır.
 
Düşüncelerin sahibi ve vatanı yoktur. Hele Müslümanlar arasında kimin kimden etkilendiğinin hesabını yapmanın bir münasebeti de yoktur. Hep birlikte birbirimizin fikir ve deneyimlerinden öğreneceğimiz çok şeyler vardır. Bu bilgileri alırken veya verirken birbirimize karşı bir minnet borcu üretmenin bir anlamı da yoktur.”  
 
Türkiye’nin Arap ülkelerine olan bu ilgisinin arkasındaki asıl amaç ne? Türkiye diğer Avrupa ülkeleriyle nasıl bir rekabet içinde? Şeklinde yöneltilen bir soruya da Türkiye’nin bu ilgisinin arkasında bir hesap aranmaması gerektiğini ifade etmeye çalıştım.  “Hatta esas bu ilginin olmaması halinde neden olmadığının sorulması gerekirdi. Zira Türkiye’nin bu ilgisi her şeyden önce bir borcun ifasıdır, bu ilgi her şeyden önce Türkiye’nin kendi tarihiyle, kendi coğrafyasıyla barışıp bütünleşmesinin bir ifadesidir. Bu ilgiyi gösterdikçe Türkiye kendini bulmaktadır. Tıpkı bu ilgiye açıldıkça Mısır’ın, Tunus’un ve Libya’nın da kendini bulması gibi… Belki başka batılı ülkeler buralara tamamen emperyal amaçlarla ilgi duyuyor olabilir, ama bu Türkiye’nin onlarla aynı tarz bir ilgiyle yaklaştığı ve onlarla bu kulvarda bir rekabet içinde olduğu anlamına gelmiyor.
 
Ortadoğu halklarının aralarındaki vizeleri hatta mümkünse sınırları kaldırarak bütünleşmeleri hepsinin birden ve her bakımdan kazanmasını getirecektir. Kendi içine kapanmış ülkeler olarak geçirilen zamanın ne kadar büyük kayıplara yol açmış olduğunu hepimiz artık çok net olarak görüyoruz.
 
Hülasa, bir Türkiye modeli pazarlamaktan ziyade bir deneyim paylaşımının her iki tarafa paha biçilmez faydalar sağladığını söyleyebiliriz”
 
Bu oturumla ilgili bir anekdotu da zikretmeden geçmeyelim. Açılış konuşmasını yaptığım oturumun başlangıcında salondaki katılımcıları Van'da deprem sonucu vefat edenlere duaya ve fatiha okumaya davet ettiğimde, benden sonraki Mısırlı konuşmacı şunları söyledi: "Türkiye'nin değişmiş olduğunun bir göstergesini size söyleyeyim mi? Türkler böyle durumlarda eskiden bizi Müslümanlara epey yabancı bir ritüele, saygı duruşuna davet ederlerdi"
 

Mısır ve Türkiye’de Din, Demokrasi ve Laiklik

 
“Mısır ve Türkiye’de Din, Demokrasi ve Laiklik” başlıklı ikinci oturumu El-Ehram’dan Dr. Ziya Raşvan yönetti. Bu toplantıda beklendiği gibi Erdoğan’ın laiklik üzerine Mısır ziyaretinde verdiği mesajlara epeyce atıfta bulunuldu. Mısır perspektifinden konuya yaklaşan Dr. Amr El-Şobaki, İslam ve demokrasinin uyuşmazlığına dair genel geçer yaklaşımları ele aldı ve bu görüşün oryantalist ve İslamofobik kökenlerini irdeledi. İslam ve demokrasinin birbirine alternatif iki ayrı sistem olmadığını İslam’ın bir din, demokrasinin ise İslam’ın pekâlâ onaylayacağı bir yönetim tekniği olduğu üzerinde durdu. Siyasal kültürün demokratikleşme üzerinde önemli bir etkisi olduğunu vurgulayan Şobaki, devletin de din ve siyaset ilişkisini geçmişte kendine özgü yollarla belirlediğine dikkat çekti. Bu bağlamda Ezher kurumunun veya ulemasının sistemin meşruiyet sağlamasında çok önemli roller oynamakla birlikte sistemin doğasına dair ciddi eleştirilerde bulunamadıklarını da üstü kapalı ifade etti. Oysa bugün gerçek anlamda bir demokratikleşme için ulemanın zannedildiğinden çok daha büyük bir rol oynaması beklenir. Bu arada Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında eskiden beri Mısır’da hiçbir ciddi sorun yaşanmadığını, bu barışın sağlanmasında devletin özel bir rol oynamasına gerek olmadığını, aksine dini kültürün bu barışı tesis etmeye yetmiş olduğunu anlattı.
 
Aynı konulara Türkiye perspektifinden bakan Kocaeli üniversitesi öğretim üyelerinden Orta Doğu uzmanı Prof. Dr. Samir Salha, Arap Baharı'nın hangi yönde gelişeceğinin üç yıl kadar sonra anlaşılabileceğini ifade ederek, Arap Baharı'nda tabandan tavana gelen tepkinin 'Sen beni yeterince temsil edemedin' mesajı verdiğini dile getirdi. Salha, Avrupa Birliği'nden önce kurulan Arap Birliği'nde demokratik bir yapının ve organların tesis edilememesinden dolayı güçlü bir birliğin oluşturulamadığını vurguladı. Arap dünyasında sürekli liderlik çekişmelerinin ön planda olduğunu, iyi niyetlerle başlayan bu hareketin dış etkilere açık olduğunu, her an başka mecralara sürüklenebileceğine vurgu yaptı. Arap âleminde yatay ve dikey olarak çok derin meselelerin olduğunu ve bunların bir anda çözüme kavuşamayacağını dile getiren ve Arap dünyasındaki gidişatın üç yıl içerisinde netlik kazanacağını söyleyen Prof. Salha sözlerini şöyle sürdürdü:
 
ABD başta olmak üzere statüko ile işbirliği içinde politikalarını sürdüren bölgesel ve küresel aktörler, patlak veren bu protestoların nerede son bulacağını, bir sonraki durağın neresi olacağını kestiremiyorlar. Son yıllarda izlediği dış politika ile Ortadoğu’da dikkatleri üzerine çeken Türkiye’nin bu değişim sürecindeki pozisyonu, bölgenin geleceği açısından önem taşıyor.”
 

Salha: "Türkiye ve Mısır Gibi Önemli Aktörlerin Ciddiye Alınması Gerekir"

 
Salha konuşmasının devamında, Mısır’daki gelişmelerin bölgedeki siyasal tabloyu nasıl etkilediği; bölgesel değişim talepleri ve bu taleplerin arkasında kimlerin olduğu; Müslüman Kardeşler ile birlikte Mısır’da bir İslami rejimin doğup doğmayacağını; ABD, AB ve İsrail için Mısır’ı kaybetmenin bölge politikalarına nasıl yansıyacağını ve bu süreçten Türkiye’nin nasıl etkileneceği, Türkiye’nin de bu süreci nasıl etkileyeceği sorularını ifade ederek sorulara cevap vermeye çalıştı.
 
Buna göre Salha, Ortadoğu’da meydana gelen bu ayaklanmaların, Ortadoğu’nun akıbetinin ne olacağı konusundaki soru işaretlerini artırdığını ifade etti. Müslüman Kardeşler’in gösterilerin en başından beri akıllıca davrandığını ve radikal İslamcı bir görüntüden kaçındığını ifade etti, yeni dönemde Mısır’da ordu gözetiminde vesayetin çok tehlikeli bir gelişme olacağını anlattı. Ortadoğu’da, Türkiye ve Mısır gibi diğer önemli aktörlerin de ciddiye alınması gerektiğini ve Ortadoğu’nun geleceğinde her bu iki ülkenin çok önemli bir aktör olacağını savundu. Ortadoğu’da baskıcı rejimlerin artık miadını tamamladığını anlatan Salha, Türkiye’nin tüm başarılarına rağmen, bu ülkelere model teşkil etmeyeceğini ifade etti. Samir Salha Mısır’da manzaranın hala net olmadığını ve görülmesi gereken çok denklem olduğunu anlattı.
 
1952'deki subayların darbesinden bu yana asker kökenli yöneticilerin liderlik yaptığı Mısır'ın bu devlet geleneğini kısa bir süre içinde tamamen demokratik bir sürece tahvil etmesinin kolay olmayacağını ifade eden Salha, Ortadoğu’daki süreçleri iyi takip ve analiz edenin sonuçta kazanan taraf olacağını ifade etti. Son olarak Salha, Arap baharının yayılabileceğini söyleyerek şöyle devam etti: “Bölgenin böyle bir bahara ihtiyacı vardı. Bu bir komplo değildir. Birileri istediği yere çekmeye çalışırsa, komplo olur bizim korktuğumuz husus budur.”
 
Bu oturumdan sonra sonuç ve değerlendirme oturumuna geçildi. Bu oturuma; ben ve Prof. Dr. Birol Akgün’le birlikte Mısır’dan Dr. Ziya Raşvan ile Esseyyid Yassin katıldı. Yassin, konuşmasında Türkiye’nin demokrasi deneyimine, özellikle son on yıldır Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin bütün Arap dünyası için heyecan verici dalgalar yarattığını ifade etti. Türkiye ve Mısır’ın tecrübelerinin birbirlerine tabii ki kopyalanamayacağını esasen hiçbir deneyimin başka bir ülkeye olduğu gibi transfer edilemeyeceğini ama bu durumun ülkelerin birbirlerinin deneyimlerinden bazı dersler alamayacakları anlamına gelmediğini söyledi. Türkiye’nin tam da bu bağlamda yapabildikleriyle ve yapamadıklarıyla Mısır için çok önemli bir deneyim ortaya koyduğunu anlatan Yassin, Mısır’ın da diktatörlük yaşamış olsa da köklü bir medeniyetin üzerinde oturduğu ve bugünlerde ortaya koyduğu devrimci deneyimle bütün dünyada kendine özgü bir modeli çizmeye çalıştığına dikkat çekti.
 

Akgün: "Bu Paralellik Bir Tesadüf Değildir"

 
SDE Uluslararası İlişkiler Programı Koordinatörü Prof. Dr. Birol Akgün, Arap Baharının Ortadoğu’nun uluslararası konumunu stratejik açıdan yeniden tanımlayacak kadar önemli bir köklü değişikliği simgelediğini vurgulayarak, bu değişim ve dönüşüm fırsatının iyi kullanılması gerektiğini belirtti.
 
 “Uzunca yıllar Ortadoğu’nun temel sorunu, halkın meşruiyetine dayanmayan siyasal sistemlere sahip olmasıydı. Otoriter rejimler ve baskıcı liderler Ortadoğu’yu tarihten ve medeniyet köklerinden koparttılar. Toplumsal dinamikleri zayıflattılar. Şimdi devrim sonrasında Mısır yeniden Akdeniz ve Ortadoğu’da güçlü bir ülke olmanın fırsatını  yakalayacaktır” diyen Akgün, Türkiye ve demokratik Mısır arasındaki dayanışmasının yalnızca bölgemizde değil küresel düzlemde de barış ve adalete dayalı bir dengenin kurulmasına yardımcı olacağını söyledi.
 
Bölgemizde hız kazanan “Arap baharının” aslında, Batı merkezli küresel sistemin ekonomik ve siyasi krizler nedeniyle sarsıldığı bir dönemde gerçekleştiğini ve bunun Müslüman Arap halkları için de önemli ve anlamlı olduğunu” söyleyen Akgün, “esasen bu paralellik bir tesadüf değildir. Zira sömürge sonrası dönemde Ortadoğu’daki siyasal sistemlerin batının hegemonik güçlerinin çıkarlarına göre yapılandırılmıştır. Otoriter sistemlerin ve baskıcı diktatörlerin uzun süre ayakta kalmasını da ABD gibi batılı güçlerin desteği ile sağlanmıştır” diyen Akgün “Şimdi Batı merkezli hegemonik sistem çözülürken, kardeş Arap halkları kendi kaderlerini kendi ellerine alıyorlar ve özgürleşiyorlar. Bu ülkelerde demokrasi ve gelişme arzusunu güçlü biçimde dile getirten aktörlerin önü açılıyor. Elbette, geçiş sorunları olacaktır. Ancak siyasetin imkanları kullanılarak en zor sorunlar bile aşılabilir” diyerek konuşmasına devam etti.
 
“Mısır’daki demokrasinin gelişmesinde Türkiye tecrübesinin ne çok abartılmalıdır, ne de tamamen göz ardı edilmelidir” diyen Akgün şöyle devam etti. “Aynı ortak tarihin ve İslam kültürünün mirasçısı olan Türk ve Arap halklarının son yüzyılda yaşadıkları siyasi tecrübelerin karşılıklı olarak paylaşılması önemlidir. Her ülkenin farklı bir yönetim geçmişi var. Uzun süre demokrasi yalnızca Protestan ülkelere özgü bir yönetim sistemiymiş gibi, yanlış bir değerlendirme yapıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise demokrasi Japonya, Hindistan ve Türkiye gibi batı dışı ülkelere yayıldı. Arap Ortadoğu’sunun ise demokratikleşme dalgalarına karşı hep direnç gösterdiği vurgulandı. Hatta bölgenin bir “demokrasi açığı” olduğu tartışması yapıldı. Türkiye uzun yıllar bu yargıyı yanlışlayan tek ülke idi. Şimdi Mısır, Tunus ve Libya gibi, ülkeler de demokrasi ile tanışıyor. Biz Müslümanların demokrasiyi yalnızca batıya özgü bir sistem olarak görmesi doğru değildir.
 
Demokrasi insanlığın ‘iyi yönetim nasıl olmalıdır’ sorusuna verdiği pratik bir cevaptır. Belli bir ideolojiye dayanmak yerine Aristo ve Farabi gibi filozofların da hep kafa yorduğu “erdemli toplumu birlikte inşa etme” yönetiminin adıdır.”   
 
“Demokratikleşme süreci sancılı bir süreçtir ve bu anlamda Türkiye, demokrasi tecrübesi açısından zengin bir laboratuardır ve mutlaka üzerinde çalışılmalıdır” diyen Prof. Akgün, sözlerini “Mısır’daki siyasi aktörler için, demokrasi sürecinde son altmış yılda Türkiye’de yaşanılan “askeri darbeler” gibi yanlışları görmek için dahi olsa Türkiye pratiği iyi incelenmelidir” diye sonuçlandırdı.
 
Ziya Raşvan da konuşmasında Türkiye’nin son on yılda kat etmiş olduğu gelişmelerin biraz da AK Parti’nin tek başına iktidar olması ve yönetimde istikrarın oluşmasıyla yakından ilgili göründüğüne dikkat çekti. AK Parti’nin gelecekte seçimler sonucunda iktidardan uzaklaşma ihtimali karşısında Arap-İslam ülkelerine yönelik aynı politikaları sürdürülebilmesinin şimdiden düşünülmesi gerektiğine dikkat çekti. Ancak yine de Türkiye’nin anayasa yapma işini tamamladığı takdirde kim iktidara gelirse Türkiye ve Arap-İslam dünyası arasındaki ilişkilerin artık eskisi gibi olamayacağını da kabul etmek gerektiğini, bunun da hem Mısır’ın ve Arap ülkelerinin göstereceği özel ilgi hem de Türkiye’nin bu istikrar döneminde sergilediği siyasetin kolaylaştıracağını ifade etti. Aynı zamanda artan karşılıklı çıkar ve alışverişin ilişkileri geri döndürülemez bir noktaya doğru sürüklediğini de kaydetti.
 
Son olarak ben de, “Türkiye Mısırlılara bir model önermeye çalışırken kendi iç sorunlarını ne kadar çözmüş durumda?” şeklinde yöneltilen bir soruya cevaben, Türkiye’nin bir model önermeye çalışmadığını bu tür diyalogların bizi beraber yanlışlar yapmaktan alıkoyacak şekilde bir deneyim paylaşımı olarak algılanmasının daha iyi olacağını ifade ettim. Yoksa Türkiye gerçekten henüz kendisi bile anayasasını yapmaktadır. Bu alışverişi Asr suresindeki gibi müminlerin birbirlerine doğruları karşılıklı olarak tavsiye etmesi emrine bir riayet olarak almakta fayda vardır. Böyle alındığı takdirde işin arkasında başka bir hesap aramamak ve bunun bile başlı başına değerli bir iş olduğunu kabul etmek gerek.
 
Prof. Dr. Yasin AKTAY / SDE Başkanı
 
 
 
 
 

 

 




ORTADOĞU KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya