“Arap Baharı”nın öncü ülkelerinden olan Mısır’ın ev sahipliğinde yapılan toplantılarda, Türkiye örneği incelendi ve Mısır’da devrim sonrası atılacak adımlar masaya yatırıldı. Konferanslarda ayrıca, bölgede lider ülke olarak öne çıkan Mısır ve Türkiye’deki gelişmeler karşılaştırıldı ve işbirliği yolları tartışıldı. Toplantıların gündem maddeleri arasında yasal reformlar, anayasa çalışmaları, bunların tarihi süreçleri, iç ve dış dinamikler, din ve laiklik gibi konular da vardı.
Konferanslara Türkiye’den Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve SDE Uzmanı Ahmet Uysal ve Cenap Çakmak, Selçuk Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay, Konya Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve SDE Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Birol Akgün, İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Burhanettin Duran, Kocaeli Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Samir Salha, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Zeynep Dağı, SDE Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Aydın Bolat ve gazeteci Hakan Albayrak katıldı. Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı, Dr. Mustafa El Fiki’nin yanı sıra çok sayıda akademisyen ve gazetecinin iştirak ettiği toplantılarda, Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü adına da İlker Astarcı hazır bulundu.
Velid Mustafa: Ankara Deneyimine Şapka Çıkarıyoruz
23 Ekim günü Kahire Semiramis Hotel'de düzenlenen "Democratization and Legal-Constitutional Changes in Turkey and Egypt" konulu Konferansın açılış konuşmasını yapan Yovm El Seba gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Velid Mustafa, Mısır’da yaşanan devrimi ilk destekleyen ülkenin Türkiye olduğunu hatırlatarak, ekonomik ve siyasi alanda başarı kaydeden Türk tecrübesinden yararlanmak gerektiğini söyledi. Türkiye modelini Mısır için isteyen çok sayıda Mısırlı entelektüel bulunduğunu ifade eden Mustafa, "Bu nedenle bu konferansı düzenleyerek Türk modelini analiz etmek istedik" diye konuştu.
Dr. Velid Mustafa, Mısır’ın bütün dünya halklarına ilham veren bir model olduğunu belirterek, “Türkiye’nin demokratik dönüşüm deneyimine şapka çıkarıyoruz, bunun olumlu etkileri, başarıları, ekonomik ve politik meyveleri çok açık görülüyor. Türkiye’deki siyasi yönetim, bu alandaki harika başarılarından dolayı insaflı halkların, Arap ve dünya ülkelerinin beğenisini kazandı”.
Türkiye’deki siyasi yönetimin, kendi modelinin, laiklik ile İslam dini arasında denge yaratabilen üçüncü bir akım olması itibariyle Arap dünyasında gördüğünü kaydeden Mustafa, hem Avrupa hem de İslam dünyasının buna hayran kaldığını ifade etti.
Mustafa, “Türkiye, Arap devrimlerine seviye ve hız açısından farklı tepkiler gösterdi. Nitekim Tunus devrimine konusunda çok yavaş davrandı. Mısır’a yönelik tepkisi ise daha güçlü, net ve destekçi nitelikteydi. Bahreyn’deki duruma yönelik diplomatik çözüm yolunu benimsedi. Libya’ya karşı daha çok çekimser davrandı. Suriye’deki olaylara farklı vizyonla yaklaşmaya çalıştı ve en sonunda devrimcileri destekledi” diye konuştu.
Velid Mustafa, Türk modelinin, dünyadaki birçok siyasi akım, hareket, parti ve ülkeler için çekim noktası ve hedef oluşturduğuna işaret etti. Mustafa sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’deki demokrasi deneyiminden yararlanmak ve en olumlu yönlerine ışık tutmak modern bir ülke oluşturma sürecinde gerekliliktir. Bütün başarılı deneyimlerden yararlanmak medya mensubu olarak bizim de görevimizdir.”
Fiki: Türkiye ve Mısır Yarışmıyor, Birbirini Tamamlıyor
Muhammet Hamit El Cemel’in başkanlık ettiği “Anayasa: Bütün Kötülüklerin Anası mı Bütün Çözümlerin Anahtarı mı?” başlıklı ilk oturumun birinci konuşmacısı Kahire Amerikan Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Mustafa El Fiki idi. Fiki, “Türkiye ile Mısır tecrübeleri arasında benzerlik yok ama Mısırlılar Türkiye’nin tecrübesini almaya çalışıyorlar. Laikliğin Türkiye’de çok derin kökleri var ve bu kökler Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından ekildi. Tam tersine Mısır’da dini kökler ekildi.” dedi.
Dr. Mustafa El Fiki, “Tarih, Mısır’da dinin köklü olduğuna tanıktır. Napolyon Bonapart, İskenderiye’yi işgal ettiğinde Mısır halkının kalbine ve aklına din ile hitap etti. Bu da Mısır’da dinin ne karar önemli olduğunu gösteriyor. Türkiye’deki deneyimin Mısır’da uygulanması imkânsızdır çünkü aralarında çok fark var. Mısır Anayasasına gelince iki ülkenin arasındaki farkı görebiliriz. Cemal Abdülnasır Atatürk değil ve bu farkı göz ardı edemeyiz” dedi.
Fiki konuşmalarında özetle şunları söyledi:
“Türkiye Avrupa Birliğine üye olmaya çalışıyor, bundan dolayı Türkiye ve Mısır birbiriyle yarışmıyorlar; birbirlerini tamamlıyorlar. Biz son yıllarda Türkiye’de olanları ve özelikle ekonomi konusunda yapılanları hayranlıkla takip ediyoruz. İki ülkenin ilişkileri eşsiz ve güvenilir. Mısır’da, birçok aile kökenleri Türk olduğu için gurur duyarlar. Mısır’ın bu dönemde Türkiye’de yararlanması çok önemlidir.”
“Osmanlı devletinde son yılarda yaşanan din ile devlet arasında çatışmanın Atatürk’ün gelmesiyle çözüldü. Mısır şimdi o dönemi yaşıyor ve Mısırılar 60 yıldan beri ilk defa açık bir siyasi oyun oynuyorlar.”
“Mısır, gerçek bir değişim döneminden geçiyor, ancak partiler arasında ne kadar siyasi ve milliyetçi görüş farkı olsa da önemli olan Mısırların akılcı davranmasıdır. Mısır’ın sorunlarını çözdüğünü ve Türkiye deneyimine ayak uydurabileceğini söyleyenler hayalcidir. Mısır, tek Firavun hâkimiyeti düşüncesinden kurtulmalıdır. Mısır için çözüm parlamenter sistemdir. Mısır’da, 15 yıl sonra partilerin rolü güçlenince Mısır’ın, Türkiye’nin tecrübesini alabileceğini söyleyebiliriz.”
Aktay: Darbeler Halk İçin Halka Karşı Yapıldı
SDE Başkanı Prof. Yasin Aktay ise konuşmasında, Türkiye’nin Anayasa tecrübesinin tarihini kısaca anlattı. Türkiye’de anayasal sürecin tarihinin, 1876 yılına kadar götürülebildiğini, bu dönemde yapılan Anayasanın kısa süre içinde II. Abdülhamit tarafından askıya alındığını ve tekrar İttihat Terakki Cemiyeti’nin 1908 yılında “Özgürlük, Adalet, Eşitlik” sloganıyla gerçekleştirdiği devrimle yeniden başladığını ifade etti. Aktay sözüne şöyle devam etti: “İttihat Terakki bir anayasayı uygulamaya koydu. Böylece Türkiye’de II. Meşrutiyet dediğimiz bir süreci yaşamaya başladı, ancak bu süreç İttihat ve Terakki Partisinin neredeyse Saltanatı aratmayan otoritesi altında yaşandı. Bu partinin yönetimi altında Türkiye kısa süre içinde bir dizi savaşa arkasından da II. Dünya savaşına girdi ve bütün savaşları kaybedince Kurtuluş Savaşı ve akabinde 1921 yılında uygulamaya konulan yeni anayasa sürecine gelindi. Türkiye kısa bir sürede savaşa işgal altına girdi.”
Aktay, “Türkiye’nin Anayasa Tarihindeki Değişimler” başlığı altında yaptığı konuşmasında, 1924 yılında yapılan anayasa ile birlikte Türkiye Cumhuriyetinin yeni vizyon ve yapısının şekillendiğini, halihazırda yaşamakta olduğumuz Türkiye’nin kimlik ve yapısını da bu Anayasayla temellendiğini anlattı. Bu anayasa İslam hilafetinin ve Osmanlı saltanatının kaldırılmasını da içeriyordu ve bu dönemde yapılan uygulamaların halk için olsa da halka karşı yapıldığının altını çizen Aktay şöyle devam etti:
“Nitekim, bu anayasanın uygulamasında halkın ne iktidara ne de herhangi bir siyasi sürece katılmasının açık tutulan bir yolu yoktu. Siyasete katılanlar katılmalarına izin verilenlerdi, geriye kalanlar zaten belli bir aydınlanmış vesayetle aydınlatılması gereken kitlelerdi. Türkiye 1946 yılında çok partili sisteme geçti, ama anayasal, yasal ve yazılı olmayan fiili güçleri onu uzun süre tam demokratik bir ülke olmaktan uzak tuttu. Demokrasisi ancak belli sınırlarda halkın istediğini gerçekleştirmeye imkan tanıdı. 1960 yılında darbe yapan ordunun, iktidarda sürekliliğini sağlamak, halkın talepleriyle oluşabilecek parlamento üzerinde kontrolünü kalıcı hale getirmek üzere çok ilginç kurumlar ihdas etti. YÖK, MGK, Senato, Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Yargı kurumları bu vesayeti kalıcı hale getirmek üzere kuruldu. Bütün bu teşebbüsler ve vesayet çalışmaları Türkiye’nin demokrasisinin hep eksik kalmasına yol açtı.”
“Partiler bu vesayet baskıları altında çok sınırlı bir siyaset alanına sahip oldular. 1971 ve 1980 yılında, daha sonra 1997 yılında doğrudan siyasete müdahale eden ordu aradaki zamanlarda da bu müdahale deneyimlerinin baskısını ve vesayetini hep hissettirdi. Halihazırdaki Anayasa 1980 yılında bir askeri darbenin sonunda halka adeta zorla imzalatılmış bir sözleşme gibi. Oysa anayasa tabiatı gereği toplumun özgür iradesi ve vicdanıyla imzaladığı bir sözleşmedir.”
“Bugün Türkiye halkı tıpkı Mısır halkının, Tunus ve Libya halkının ‘istediği’, (eş-şa’b yurid) ifadesiyle istediği gibi kendi iradesiyle, askerin veya başka vesayet kurumlarının istediği gibi değil, kendi sivil ve özgür iradesiyle bir anayasa yapmak istiyor. Bu anayasa yapma sürecine son 10 yıl içinde çok önemli bir katkı ve enerji harcadı Türkiye ve halen böyle bir anayasa yapma sürecinin eşiğindedir Türkiye halkı. Bu tecrübenin kendisi çok önemlidir. Bu tecrübe ile Arap halklarında son dönemlerde ortaya çıkmakta olan irade arasındaki paralellik hepimiz için hem sevindirici hem de birbirimizden süreç içinde çok şey öğrenmemiz gerektiğini anlatıyor.”
Aktay, Türkiye’nin Arap devrimlerine yönelik tutumlarındaki farklılığına dair Velid Mustafa’nın yorumlarına değinerek İstanbul’un prensibinin, halkların yanında durmak olduğunu vurguladı. Ancak Aktay, durumun Libya açısından farklı olduğunu zira Libya’da halkın bütün olmadığını dolayısıyla aralarını düzeltmeye çalışmanın daha önemli olduğunu belirtti.
“Türkiye bir bakıma Hucurat Suresinde tavsiye edilen yola riayet etmiştir: (Müminlerden iki grup birbiriyle savaşırsa aralarını bulmaya çalışın, şayet taraflardan biri diğerine haksızlık yapıp barışa yanaşmazsa onunla siz de savaşın, ve adaleti ikame edin) diyor Kur’an-ı Kerim. Nitekim Türkiye birbiriyle savaşmaya koyulan her iki grup arasında hemen bir tercih yapmayı ve acele etmeyi gereksiz görmüş barışın ve ara bulmanın imkanlarını sonuna kadar kullanmıştır. Libya’da böyle olmuş, Suriye’de de Türkiye’nin mevcut uluslararası çıkarlarına çok aykırı olduğu halde Suriye halkının yanında yer almaya eninde sonunda karar vermiştir.
Uysal: Anayasanın Demokratik Olması Yetmez
Sempozyumların koordinatörlüğünü yapan Osmangazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve SDE Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Uysal, Türkiye ile Mısır arasında bir mukayese yaptı. Uysal, “ Türkiye’de devrim yapılmadı ama asker tarafından bir devrim yapıldı. Mısır’da asker 25 Ocak’ta devrimcilere yardım etti ve buradan iki devrim arasında benzerlilikler ortaya çıkıyor.” dedi.
“ Mısır devrimi, diğer Arap devrimlerine ilham kaynağı oldu.” Diyen Uysal, Türkiye’nin demokratikleşmesi için yaptığı hukuk reformlarının benzerlik taşıdığını belirtti. Türkiye’nin Mısır demokratik devriminin başarısına çok önem verdiğini ve başarısını istediğini belirten Uysal, Türkiye’nin askeri rejimden sivil rejime geçerken yaşadığı yasal ve anayasal değişikliklerin benzerlik gösterdiğini ve bundan Türkiye’deki aktörlerin dersler aldığı gibi Mısır’daki demokratik mücadele unsurlarının ders ve örnek alabilecekleri çok nokta olduğunu dile getirdi. Özellikle anayasa yazımından sivil toplumun katılımının önemsendiğini ve özellikle yasaların ruhunun demokratik olması gerektiğini ifade eden Uysal, evrensel değerlerin Mısır’da da rahatlıkla yer alabileceğini belirtti.
Dr. Uysal, Al-Ahram Stratejik ve Siyasal Araştırmalar Merkezi’nde yaptığı “Demokratikleşme Yöntemleri ve Türkiye Vizyonu” başlıklı konuşmasında ise Türkiye’nin demokrasiye geçiş ve demokrasiyi sağlamlaştırmak üzere yaptığı çalışmaları anlattı. Özellikle sivil-asker ilişkilerine değinerek Türkiye’deki askeri darbelerden sonra demokrasiye geçiş sürecinde yaşanan sıkıntıların özelliklerini belirten Uysal, Mısır’da da belirli benzer süreçler yaşandığını demokratikleşmeye direnenlerin özellikle güvenlik sorunları dolayısıyla demokrasinin ikinci plana itilmek istendiğini belirtti. Türkiye’de ülkenin dört tarafının düşmanlarla çevrili olması, Mısır’da da İsrail gibi bir tehdidin bulunması bahaneleriyle askerin siyasette ağırlık koymasına gerekçe yapıldığına dikkat çeken Dr. Uysal anayasa yazılı kanunların ve anayasanın tek başına demokrasiyi yerleştirmeye yetmeyeceğini demokratik kültürü de yerleştirmek gerektiğini söyledi. 1960 Anayasasını örnek veren Uysal, “Anayasanın demokrat ve özgürlükçü olması demokrasinin başarısı anlamına gelmez. 27 Mayıs’tan sonraki anayasa yapım sürecinde toplum kesimleri arasında diyalog ve hoşgörü ortamı zarar gördü. Toplum kesimleri birbirleriyle çatıştı veya çatıştırıldı. Sonunda yine darbe ve muhtıralara yol açıldı. Bu açıdan Mısır, Türkiye demokratik deneyiminden ders çıkarabilir. Bu bir kopyalama değil, ders alma ve yararlanma biçiminde olmalıdır” şeklinde konuştu.
Çakmak: Devlet Vatandaşı Lehine Feragat Etmeli
Doç. Dr. Cenap Çakmak ise anayasanın bir devletin kimliği ve ruhu olduğunun altını çizdi. Çakmak, “bir anayasada devletin kendi egemenlik haklarından, vatandaşı lehine ne kadar feragat ettiğini göstermesi büyük bir önem arzediyor.” Dedi. Türkiye'deki anayasal gelişme ve değişimlerin yakın zamana kadar Batı etkisi çerçevesinde meydana geldiğini kaydeden Dr. Çakmak, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, bilinçli bir tercih sonucu Batı değer ve normlarına göre şekillendirildiğini ve ülkedeki yasal ve anayasal gelişmelerin de bundan etkilendiğini hatırlattı. Dr. Çakmak ayrıca bu eğilimin İkinci Dünya Savaşı sonrasında da güvenlik arayışı ile birlikte daha da belirginleştiğini belirterek Türkiye'de demokrasiye şeklen de olsa geçişin bu arayışa bağlanabileceğini söyledi. Türkiye'ni demokratikleşme sürecinin Avrupa ve Batı kurumlarına katılım eğilimi ve özellikle de AB'ye üyelik iddiası ile Avrupa kurumlarına demirlendiğini kaydeden Çakmak özellikle 1990'lı yıllardan itibaren ülkedeki demokratikleşme çabaları üzerindeki AB etkisinin çok daha belirgin hale geldiğini, bunda da AB'de meydana gelen kimlik değişiminin özellikle etkili olduğunu belirtti.
Çakmak'a göre Kopenhag Kriterleri ile çerçevesi belirlenen demokratikleşme ve insan hakları ile ilgili hedefler kimi zaman Türkiye'ye dayatılır bir görüntü sergilense de Türkiye'nin bu yöndeki ilerlemesinin temel motoru işlevini üstlenmiştir. Ancak bu durumun özellikle son 10 yıl içerisinde değişmeye başladığını söyleyen Çakmak, artık Türkiye'nin kendi imkan ve kabiliyetleri ve inisiyatifi ile demokratikleşme anlamında ilerleme sağlama konusunda rüştünü ispat etmiştir. Bu anlamda 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa değişikliği referandumuna atıfta bulunan Çakmak, bunun Türkiye'nin, AB ve onun mekanizmaları olmadan da demokratikleşebileceğini göstermesi bakımından önemli olduğunu hatırlatmıştır.
Dr. Cenap Çakmak “Toplumlarda Anayasal Değişimlerin İç Dinamizmi” başlıklı konuşmasında ise, anayasanın, devletin yapısı ve kimliğine uygun olması gerektiğini söyledi ve modern Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa çerçevesine dayalı olduğunu bu nedenle de Türklerin kendilerini Avrupa kıtasının bir parçası olarak gördüklerini kaydetti.
Botsalı: Amacımız Mısır’a Ders Vermek Değil
Konferansta konuşan Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı, “Türkiye Mısır ile bütün alanlarda iş birliği yapmak istiyor. İki ülke arasında çatışma yok, tam tersine uzun vadeli ve kültürel ilişkiler var.” dedi. Botsalı, kimsenin Mısır’dan bir gün içerisinde demokratikleşmesini beklememesi gerektiğini ifade ederek, "Mısır’ın demokrasiyi yakalaması için uzun bir yolculuğu var. Mısırlılar bu uzun ve yorucu yolculuğa başladılar. Bizim amacımız Mısır’a ders vermek değil. Mısırlılar kendi rotalarını zaten bulacaklar. Amacımız yardım etmek" diye konuştu. Büyükelçi Botsalı, Türkiye’nin Mısır’a sunacağı birçok şeye sahip olduğunu, ancak her ülkenin anayasasının kendine has unsurlar içerdiğine dikkat çekti. Büyükelçi, iki ülke arasındaki farklılıkların anlayışla karşılanması gerektiğini vurguladı.
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Görevlisi Zeynep Dağı, Müslüman Kardeşlerin parlamentoya girmelerinin neden yasaklandığını sorduğunda, Müslüman Kardeşlerin, azınlık Hıristiyanlara özgürlük tanımayacakları yanıtını aldığını söyledi. Dağı, “Halklarda Demokrasinin Geleceği” başlığı altında yaptığı konuşmada, demokrasinin herkes için önemli olduğunu söyledi. Dağı, Amerika’daki Wall Street göstericilerinin, Tahrir Meydanına hayran kaldıklarına ve bunu bir model olarak algıladıklarına işaret etti. Dağı, “Bu da bize Mısır halkının gücünü gösterir.” dedi. Zeynep Dağı, Türkiye’nin önemli bir deneyimi olduğunu ve Mısır’ın yararlanması ve değişime katkıda bulunmak için geçiş sürecini anlatabileceğini vurguladı.
Akgün: Erdemli Toplumu Birlikte İnşa Edelim
El Ahram Stratejik Araştırmalar Merkezi’ndeki programın kapanış toplantısında söz alan SDE Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Prof. Dr. Akgün, Arap Baharının Ortadoğu’nun uluslararası konumunu stratejik açıdan yeniden tanımlayacak kadar önemli bir köklü değişikliği simgelediğini vurgulayarak, bu değişim ve dönüşüm fırsatının iyi kullanılması gerektiğini belirtti. “Uzunca yıllar Ortadoğu’nun temel sorunu, halkın meşruiyetine dayanmayan siyasal sistemlere sahip olmasıydı. Otoriter rejimler ve baskıcı liderler Ortadoğu’yu tarihten ve medeniyet köklerinden koparttılar. Toplumsal dinamikleri zayıflattılar. Şimdi devrim sonrasında Mısır yeniden Akdeniz ve Ortadoğu’da güçlü bir ülke olmanın fırsatını yakalayacaktır” diyen Akgün, Türkiye ve demokratik Mısır arasındaki dayanışmasının yalnızca bölgemizde değil küresel düzlemde de barış ve adalete dayalı bir dengenin kurulmasına yardımcı olacağını söyledi.
Bölgemizde hız kazanana “Arap baharının” aslında, Batı merkezli küresel sistemin ekonomik ve siyasi krizler nedeniyle sarsıldığı bir dönemde gerçekleştiğini ve bunun Müslüman Arap halkları için de önemli ve anlamlı olduğunu” söyleyen Akgün, “esasen bu paralellik bir tesadüf değildir. Zira sömürge sonrası dönemde Ortadoğu’daki siyasal sistemlerin batının hegemonik güçlerinin çıkarlarına göre yapılandırıldığını ve otoriter sistemlerin ve baskıcı diktatörlerin uzun süre ayakta kalmasını da ABD gibi batılı güçlerin desteği ile sağlanmış” diyen Akgün şimdi Batı merkezli hegemonik sistem çözülürken, kardeş Arap halkları kendi kaderlerini kendi ellerine alıyorlar ve özgürleşiyorlar. Bu ülkelerde demokrasi ve gelişme arzusunu güçlü biçimde dile getirten aktörlerin önü açılıyor. Elbette, geçiş sorunları olacaktır. Ancak siyasetin imkanları kullanılarak en zor sorunlar bile aşılabilir.”
Mısır’daki demokrasinin gelişmesinde Türkiye tecrübesinin ne çok abartılmalıdır, ne de tamamen göz ardı edilmelidir diyen Akgün şöyle devam etti. “Aynı ortak tarihin ve İslam kültürünün mirasçısı olan Türk ve Arap halklarının son yüzyılda yaşadıkları siyasi tecrübelerin karşılıklı olarak paylaşılması önemlidir. Her ülkenin farklı bir yönetim geçmişi var. Uzun süre demokrasi yalnızca Protestan ülkelere özgü bir yönetim sistemi imiş gibi, yanlış bir değerlendirme yapıldı. İkinci dünya savaşından sonra ise demokrasi Japonya, Hindistan ve Türkiye gibi batı dışı ülkelere yayıldı. Arap Ortadoğu’sunun ise demokratikleşme dalgalarına karşı hep direnç gösterdiği vurgulandı. Hatta bölgenin bir “demokrasi açığı” olduğu tartışması yapıldı. Türkiye uzun yıllar bu yargıyı yanlışlayan tek ülke idi. Şimdi Mısır, Tunus ve Libya gibi, ülkeler de demokrasi ile tanışıyor. Biz Müslümanların demokrasiyi yalnızca batıya özgü bir sistem olarak görmesi doğru değildir. Demokrasi insanlığın ‘iyi yönetim nasıl olmalıdır’ sorusuna verdiği pratik bir cevaptır. Belli bir ideolojiye dayanmak yerine Aristo ve Farabi gibi filozofların da hep kafa yorduğu “erdemli toplumu birlikte inşa etme” yönetiminin adıdır.”
Demokratikleşme süreci sancılı bir süreçtir ve bu anlamda Türkiye, demokrasi tecrübesi açısından zengin bir laboratuardır ve mutlaka üzerinde çalışılmalıdır diyen Prof. Akgün, “Mısır’daki siyasi aktörler için, demokrasi sürecinde son altmış yılda Türkiye’de yaşanılan ‘askeri darbeler’ gibi yanlışları görmek için dahi olsa Türkiye pratiği iyi incelenmelidir.”
Temenniler:
Konferansın sonucunda bazı sonuç ve temenniler Doç. Dr. Ahmet Uysal ve Muhammed Servet tarafından dile getirildi. Buna göre:
Mısır ve Türkiye tarih boyunca her zaman birbirlerini takip etmiş birbirlerinin tecrübelerinden çok şey öğrenmişlerdir.
Türkiye başka ülkeleri körü körüne model alma fikrini reddederek kendi modelini geliştirme yolunda son dönemlerde önemli bir mesafe kaydetmiştir. Bununla beraber kendisinin başkaları tarafından izlenecek bir model olma fikrine ihtiyatla bakmak gerekiyor. İki şeyden dolayı:
1. Hiç bir ülke başka bir ülkeyi kopyalayıp model alamaz, ülkelerin farklı tecrübelerinden dolayı,
2. Türkiye’nin mevcut anayasası halen sorunları olan bir anayasa, türkiyedeki demokratik sistemin de sorunları var. Ancak Türkiye’nin demokratikleşme yolunda sergilediği performans ve tecrübeler önemli dersler çıkarılabilecek niteliktedir.
Ancak Mısır’ın da bugün karşı karşıya olduğu bazı sorunlarla başetme şekli de önemli bir model ortaya koymasına fırsat tanımaktadır. Devrim yapmış, kendi diktatörünü yıkmış bir ülke olarak Mısır, bugün bütün dünyaya, demokratikleşme yolunda önemli moral ve enerji vermektedir.
Türkiye ve Mısır’ın aydınları, akademisyenleri arasında tecrübelerin paylaşımı yolunda alışverişlerin, ziyaretleşmelerin artırılmasında fayda var.
Zira Türkiye ve Mısır’ın yakınlaşması İslam aleminin de Arap aleminin de özgürleşmesi ve tarihi tayin etmesinin önemli bir aşamasını temsil etmektedir.