BM Güvenlik Konseyi, küresel güvenlik ve barışın sağlanması ve korunmasından BM yapısı içinde birinci derecede mesul en üst organdır. Konsey, bu görevini ifa etmek üzere, Suriye’de Mart ayından bu yana yaşanmakta olan insani krize son vermek istemiş ve bu amaçla bu ayın başında toplanarak ilgili karar tasarısını oylamıştır. Ancak hepimizin yakından takip ettiği ya da basından duyduğu gibi karar iki daimi üyenin vetosu nedeniyle alınamamıştır. Oylamada Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin karşı oyu belirleyici olmuş; Konseyin Avrupalı üyeleri ve ABD’nin desteği yetmemiştir. Bilindiği gibi, daimi üyelerden (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Çin) birinin dahi hayır oyu kullanması o kararın alınamaması için yeterlidir.
Bu da BM Güvenlik Konseyi’nin ne kadar demokratik bir yapıya sahip olduğunu gözler önüne sermektedir! Ancak, benim burada ele almak istediğim konu, BM Güvenlik Konseyi’nin aristokratik yapısı değil Konseyin Libya ve Suriye konusunda izlediği farklı tutumların mantıksal gerekçeleridir.
Hatırlarsanız, ülkesindeki muhalif harekete karşı ordu birliklerini harekete geçiren Kaddafi’ye karşı BM Güvenlik Konseyi ilk olarak 26 Şubat 2011 tarihinde hareket geçmiş ve aldığı kararla (1970 sayılı karar) Kaddafi yönetimine güçlü bir ültimatom vermişti. Daha sonra, şiddetin devam etmesi ve sivil kayıpların artması üzerine 17 Mart 2011 tarihinde Libya için tekrar toplanan Konsey’den, sivillerin korunmasıyla amacıyla askeri güç seçeneğini de içine alan ikinci bir yaptırım kararı gelmiştir. Rusya ve Çin, karar tasarısını eleştirseler de oylamada çekimser kalarak kararın çıkmasına engel olmamışlardır.
Aynı prosedürün Suriye için de uygulanması, Rusya ve Çin’in vetosu nedeniyle mümkün olmamıştır. Bunun sebebi nedir diye sorduğumuzda, işe, NATO bombardımanına maruz kalan Libya örneği nedeniyle Batı’nın, Rusya ve Çin’in eline iyi bir koz verdiğini söyleyerek başlamak gerekir. Nitekim karar oylaması sonrası söz alan Rus temsilci, açıklamasında, Libya’da yaşananlara geniş yer vermiş; Libya’da silahların susması ve ülkede hızlı bir normalleşmenin sağlanması için alınan BM Güvenlik Konseyi kararlarının, NATO bombardımanına gerekçe yapıldığını ve böylece ülkedeki çatışmaların ve insani dramın ülke geneline yayıldığını söylemiştir. Çin temsilcisi ise, Suriye’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına atıf yaparak, Suriye’de yaşananları, bir ülkenin iç meselesi olarak gördüklerini, yaptırım ve güç kullanma tehdidinin Ortadoğu’daki durumu daha da karmaşık bir hale getireceğini ileri sürmüştür.
[1]
Peki, Konseyin taslak kararı neyi öngörmekteydi? Kararın özünde, Suriye’de yaşanan yaygın insan hakları ihlallerinin, sivillere karşı askeri birliklerin kullanılmasının ve muhalif hareketin güç ve tahakkümle bastırılmasının kabul edilemez olduğunun altı çizilmekte ve bu tür uygulamaların derhal sona erdirilmesi istenmektedir. Bu talebin yaptırım gücünü arttırmak için de Suriye’ye 30 gün süre verilmekte ve bu sürenin sonunda da durumda herhangi bir iyileşme görülmemesi halinde BM Şartı’nın 41inci maddesinin devreye girebileceği vurgusu yapılmaktadır.
BM Şartı’nın, ‘Barışın Tehdit Edilmesi, Bozulması ve Saldırı Eylemi Durumunda Alınacak Önlemler’ başlıklı 7inci Bölümde yer alan 41inci maddede öngörülen yaptırımlar, silahlı güç kullanımını içermemekle birlikte muhatap ülkeye ekonomik, ulaştırma, iletişim ve diplomatik ilişkiler bağlamında alınacak tedbirleri içermektedir.
Bu maddenin yetersiz kaldığı durumlarda güç kullanma seçeneğinin gündeme gelebileceği devamındaki 42inci maddede düzenlenmiştir. Karar tasarısının Rusya ve Çin’in eleştirdiği kritik yönü de budur. Rusya ve Çin muhtemelen ilk etapta askeri güç seçeneğini devre dışı bıraksa da yaptırım kapısının aralanmasını bölgedeki ulusal çıkarlarına uygun bulmamışlardır.
Rusya’nın Hafız Esad döneminden beri Suriye’yle çok yakın askeri ve siyasi ilişkileri olduğu bilinmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti ise, ABD’nin müdahaleci ve tek yanlı politikalarından rahatsız olsa da, Tayvan meselesi hariç, veto kartını kullanarak bunlara tek başına karşı çıkma eğiliminde değildir. Suriye ve İran’la ilgili meselelerde de Rusya’yı takip ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu karar oylamasında da, Rusya çekimser kalsaydı muhtemelen Çin de, tek başına ABD’nin ve Avrupa’nın baskılarına dayanacak gücü kendisinde bulamayacak ve veto kartına başvurmayacaktı.
Diğer bir ayrışma noktası ise, Libya’daki durumun aksine Suriye’ye yönelik askeri, ekonomik ya da siyasi yaptırımlar konusunda Arap dünyasının isteksiz olmasıdır. Hatırlanacağı gibi Libya konusunda sert bir tutum takınan Arap Ligi ülkeleri 12 Mart 2011’de Kaddafi rejiminin meşruiyetini kaybettiği tezine dayanarak ‘Libya üzerinde uçuş yasağı ilan edilmesi’ kararını oy birliğiyle almışlar ve bu karar da BM Güvenlik Konseyi’nin yaptırım kararı alınırken önemli bir gerekçe olmuştur. Böylece, Libya’ya müdahale edilmesi ya da dur denilmesi konusunda dünya ölçeğinde sağlanan uzlaşı, dünyayla ters düşmemek adına Rusya ve Çin’in bu konuda çekimser kalmasında etkili olmuştur.
Benzer bir uzlaşıya Suriye konusunda henüz ulaşılmış değildir. Bunun için öncelikle bölgeden yükselen eleştiri dozunun artması gereklidir. Bu kapsamda, Arap Ligi’nin inisiyatif alması gereklidir. Ancak bu ihtimal, Tunus, Mısır, Libya, Yemen ve Bahreyn’de önemli sosyal ve siyasi etkilere yol açan Arap baharının kendi kışları olabileceği riskini göz ardı etmeyen Arap ülkeleri açısından oldukça zayıftır. BM Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevini yürüten ve Konsey’deki tek Arap ülkesi olan Lübnan’ın, oylamada çekimser kalması bu bakımdan anlamlıdır.
Diğer bir farklılaşma noktası da Libya’daki muhaliflerin, başkent Trablus’un etkisi kırılırken muhaliflerin güç ve destek topladığı Bingazi gibi şehirlere sahip olmasıdır. Suriye’de böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi, muhalefetin güçlü olduğu kentlerden Hama’ya Suriye tanklarının girmesiyle şu aşamada devre dışı kalmış durumdadır.
Önümüzdeki süreçte, Güvenlik Konseyi’nin, Suriye’deki siyasi problemlerin insani boyutuna müdahale etme ve akan kanı durdurma konusunda sorumluluğunu hissetmesi ve 6 yıl önce Suriye ordusunu Lübnan’dan çıkarırken sergilediği kararlılığı bugün de göstermesi gereklidir.
Araştırmacı*
[1] http://daccess-ods.un.org/access.nsf/Get?Open&DS=S/PV.6627&Lang=E