Geçtiğimiz hafta başında Fransa’nın güneyinde, bir nükleer santralin yanı başında kurulu bulunan nükleer atık tesisinde bir patlama meydana geldi. Patlama sonucu 1 kişi hayatını kaybederken 4 kişi de yaralandı. Patlamanın meydana geldiği imha kazanı, radyasyon ihtiva eden çeşitli atıkların yok edilmesinde kullanılıyordu. Dünyanın sadece 6 ay önce tanıklık ettiği Japonya’daki nükleer kaza ve radyoaktif sızıntı tehlikesi, gözlerin bu defa Fransa’ya daha dikkatli ve temkinli bir şekilde çevrilmesine neden olmuştur.
Dünya ölçeğinde baktığımızda Fransa, nükleer enerjiye bağımlı ülkelerin başında gelmektedir. Toplamda sahip olduğu 58 nükleer enerji santrali ile ülkesinin ihtiyaç duyduğu enerjinin yüzde 78’ini üretmektedir. Bunun yanında, nükleer santral ve teknoloji ihraç eden bir ülke konumundadır. Nükleer enerji bağlamında sahip olduğu bu hassas çizginin Fransa’nın geleceği ve ekonomik güvenliğiyle yakından alakalı olduğu açıktır. Bu sebeple, patlama sonrası Fransız makamlarının büyük bir aceleyle, ‘patlamanın nükleer reaktörle hiçbir ilgisinin olmadığı, işçileri ya da o bölgede yaşayan yerel halkı nükleer santralden uzaklaştırmak için hiçbir sebebin bulunmadığı’ yönündeki açıklamaları anlaşılır bir durumdur.
Ancak, Fransa’nın en eski ve en büyük nükleer tesislerinden birisinde böyle bir hadisenin yaşanması, ülkedeki nükleer güvenliğe ilişkin endişelerin artmasına da neden olduğu açıktır. Japonya’nın Fukuşima nükleer santralinde meydana gelen hadise, tüm dünyada nükleer güvenlik kaygısı duyulmasına; santrallerin deprem, sel, yangın ve tsunami gibi tabii afetlere dayanıp dayanamayacağı konusunda tereddütlerin yaşanmasına sebep olmuştu. Bu elim kazanın alevlendirdiği nükleer karşıtlığının, Almanya’da Merkel hükümetinin nükleer santraller konusunda radikal bir politika değişikliğine gitmesine sebep olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu kapsamda Almanya, şu an için enerji ihtiyacının yüzde 25’ini karşıladığı nükleer santralleri 2022 yılına kadar kapatmayı taahhüt etmiştir.
Alternatif enerji kaynaklarına büyük yatırımlar yapmayı gerektiren bu tarihi karar, Avrupa’da ciddi bir karşılık bulmamıştır. 14 AB üyesi ülke enerji üretiminde nükleer santralleri de devrede tutmaya devam etmektedir. Bununla birlikte, Avrupa çapında faal olan toplam 143 nükleer reaktörün sorunsuz çalışması ve radyoaktif çöplerin imhasıyla ilgili güvenlik standartlarının yükseltilmesine yönelik çabalar hız kazanmış ve bu kapsamda bağlayıcı bir strateji benimsenmiştir.
Fransa’daki duruma geri dönecek olursak, halkın yarısından fazlası Almanya’dakine benzer bir politika değişikliğine sıcak baktığı bilinse de, hükümetin nükleer santrallere bakış açısında herhangi bir değişim söz konusu olmamıştır. Ülkedeki nükleer santrallerin güvenlik durumu eskiden olduğu gibi sır gibi saklanmaya devam etmektedir. Buna tepki gösteren kesimler, ‘nükleer enerji tesisleri hakkında halkın doğru ve tam bilgilendirilmesi gerektiği’ne yönünde eleştiriler getirmekteyse de Fransız devleti tarafından bu yönde olumlu bir adım atılmış değildir.
1986 yılında Ukrayna’da Çernobil faciasının etkilerinin çevre ülkelerce yoğun bir şekilde hissedildiği dönemde Fransız hükümetinin ‘radyoaktif madde taşıyan bulutların Fransız sınırında durduğunu ve ülke içine girmediğini açıklaması’ halen akıllardadır. Çernobilin yol açtığı sorunları halkın gözünden kaçırmakla itham edilen Fransız yetkililere yönelik başlatılan soruşturmanın ise, ancak birkaç hafta önce sonuçsuz bir şekilde sonuçlanabilmesi, Fransa’da nükleer enerjiye hiçbir surette toz kondurulmayan bir tutum benimsendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Fransa’da tarihsel geçmişe sahip ve halen kullanımda olan binaların halka açıldığı etkinliğe bu yıl ilk defa nükleer santrallerin de eklenmesi boşuna değildir. Bu uygulamayla, nükleer santrallerin ne kadar gerekli olduğuna dair kamuoyunun ikna edilmesi ya da bu yönde bilinçlendirilmesi amaçlanmıştır.
İnsanoğlunca 60 yıldır bilinen bu enerji kaynağı, yeterli teknolojik donanıma sahip ülkelere hizmet etmeye devam etmekte ve gelecekte de devam edecektir. Burada kritik konu, olası çevresel zararların meydana gelmemesi için alınacak yeterli önlemlerdir. Fransa’nın bu teknolojiyi, aynı zamanda birçok ülkeye ihraç ediyor ya da etmeye çalışıyor olması bu konuda ona daha fazla sorumluluk yüklemektedir. En küçük bir risk karşısında dahi Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ekipleri de dâhil olmak üzere bağımsız ve dışarıdan bir gözle güvenlik durumunun incelenmesine müsaade etmesi bu açıdan önemlidir. Aksi halde olayların üstünü örtmekte acele davranmanın, ileride ortaya çıkabilecek riskleri şimdiden görüp düzeltme şansını ortadan kaldıracağı unutulmamalıdır.
Araştırmacı*
[1] Fransız reaktörlerinin şu anki yaş ortalaması 24’tür. Bunların en eskisi Alman sınırına sadece 1 kilometre mesafedeki Fessenheim’da 1978 yılından beri faaliyette bulunan reaktördür.
[2] http://www.businessweek.com/news/2011-09-15/france-opens-doors-to-nuclear-sites-to-woo-public-post-fukushima.html