ENGLISH
22.05.2012
Ana Sayfa » OrtadoğuGeri Dön «

Arap Baharı’nda Türkiye

13.09.2011 16:52:41

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Hakan Toga*

2010 yılı sonunda Tunus’ta başlayan isyanlar öngörüldüğü üzere domino etkisi yaratarak Suriye’ye kadar sıçradı. Suriye’deki isyanda tıpkı Libya’daki gibi oldukça kanlı devam etmektedir. Libya’da ise muhalifler başkent Trablus’u ele geçirdi ancak Kaddafi hala kayıp ve bundan sonra neler olacağı konusu biraz muallakta. Yaşanan olaylarda en çok sivillerin zarar gördüğü bilindiği halde tüm bu gelişmelere “Arap Baharı” tabiri layık görülmüştür. Arap baharı boyunca konuşulan, tartışılan konular genelde Ortadoğu’da demokrasi hareketleri, yıkılan diktatörlükler, insan hakları vb. konulardı. Ancak isyanlar boyunca hemen her ülkede dikkat çeken bir husus Türkiye’nin de bu gelişmeler içinde kendini bulması olmuştur. Elbette Ortadoğu coğrafyasında güç olmak isteyen, bölgeye yakın olan ve bu bölgede ulusal çıkarlara sahip bir ülkenin yaşananların tamamen dışında kalması abes olurdu. Peki, Türkiye olayların içinde nasıl yer aldı? Uyguladığı politikalar Türkiye’ye ne kazandırdı, ne kaybettirdi?

 
Türkiye’nin Tutarsızlığı ve Yanlış Tutumu
 
Öncelikle Türkiye’nin gelişmeler boyunca bağımsızlık ve ulusal çıkar gibi bir ulus devletin ve elbette bölgesel güç olmak isteyen bir ülkenin asla taviz veremeyeceği hususlarda nasıl davrandığını iyi incelememiz gerekir. Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan olaylarda ne sadece iç dinamiklerden ne de sadece dış dinamiklerden bahsetmemiz mümkündür. Çünkü ikisi birbirini tetiklemiştir. Dış dinamikler, iç dinamikleri biraz da olsa harekete geçirmiş ardından da kendi menfaatleri doğrultusunda müdahaleler yaparak olayları kendi lehine doğru çevirmeye çalışmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin kadim dostu olan Türkiye’ye her zaman olduğu gibi bu olaylarda da büyük rol düşmüştür.
 
Dış politikada ulusal çıkar, bağımsızlık ve küresel güçler arasındaki dengeyi iyi ayarlamak önemlidir. Gerektiğinde güçlü ülkeler dahi ufak tavizler verebilmektedir. Ancak Türkiye dış politikasını oluştururken bu dengeyi sağlayamamış ve kantarın topuzunu küresel güçlerden yana kaçırmıştır. Müslüman olması sebebiyle, Ortadoğu’da yaşanan ve dış dinamiklerin de müdahil olduğu her operasyonda Türkiye bu tip roller üstlenmiştir. Bu yüzden mevcut durumu pek de anormal karşılamamak gerekmektedir. Türkiye’nin tutumunu ve politikalarını incelediğimizde dengenin sağlanamamasının ve birtakım yanlışların yapılmasının nedenini belli bir stratejinin olmamasından kaynaklandığını da görebiliriz. İsyanların başlamasının ardından Türkiye hemen demokrasi ve insan haklarının en büyük savunucusu haline gelmiş ve isyan çıkan ülke liderlerine adeta “koltuğu bırak” çağrısı yapmıştır.
 
Mısır’ın devrik lideri Hüsnü Mübarek Türkiye’ye “işimize karışma”(1) dese de Mübarek karşıtı siyasetçilerin Türkiye’ye büyük sevgi duyması, hükümetimize övgüler yağdırması, Türkiye’nin bölgede “model” ülke olarak gösterilmesi Türkiye’nin politikalarını dış dinamiklerin yanında duygusal etkenlere göre belirlemesine neden olmuştur. Nitekim diğer ülkelerde de benzer gelişmeleri görmek mümkündür. İsyanların Libya’ya sıçraması Türkiye için olayları farklı bir boyuta taşımıştır. Çünkü Libya-Türkiye ilişkileri olumlu ilerlemekteydi ve bunun sağlanmasında önemli bir etken de Muammer Kaddafi’ydi. Özellikle ticaret anlaşmaları, Libya’da iş yapan Türkler, Kıbrıs Harekâtı’nda Türkiye’ye verilen destek Türkiye’nin Libya konusunda köşeye sıkışmasına neden oluyordu. Kaddafi’nin devrilmesi ve halkın desteklenmesi, demokrasi çağrıları yapılması elbette doğru ve gerekli olan bir davranıştı ancak kararsızlık ve tutarsızlık Türkiye’nin hem içerde hem de dışarıda itibarının zedelenmesine neden oldu.
 
Libya’da olayların kanlı gelişmesi, Kaddafi’nin sivillere uyguladığı zulüm, parayla tuttuğu keskin nişancılarla halkın üzerine ateş açılması gibi olaylar sonrasında NATO’nun Libya’ya harekât planı gündeme geldi. Türkiye’de halkın Libya konusundaki hassasiyeti ve genel seçimlerin yaklaşıyor olması sebebiyle harekât planına Türkiye’den tepki geldi ve Başbakan Erdoğan “NATO’nun Libya’da ne işi var”(2) diyerek harekâta karşı çıktığını gösterdi. Ancak Fransa’nın ve ABD’nin baskıları sonunda Fransız uçakları Birleşmiş Milletler kararıyla Libya’ya girdi, sonrasında da kontrol NATO’ya devredildi. Türkiye harekât konusunda NATO’ya karşı çıkıp Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne destek verdi. Ancak Türkiye’nin NATO’ya karşı çıkması gelişmeleri Fransa’nın lehine çevirdi ve Libya konusunda Fransa söz sahibi oldu. Bunun üstüne Fransa’nın Türkiye’yi dışlayıcı tavrı da eklenince Türkiye meseleye Fransız kaldı(!).
 
Türkiye, seçim kaygısıyla NATO’ya karşı çıkmasaydı ve harekât NATO kontrolünde yapılsaydı; kontrol tamamen Fransa’da olmayacaktı, harekât bir haçlı seferi gibi algılanmayacak ve Fransız pilotlar Müslümanlara bu denli bomba yağdırmayacaktı, harekâtla ilgili toplantılara Türkiye’nin çağrılmaması gibi bir durum söz konusu olmayacaktı. Harekâtın yapılmasının ardından ortaya çıkan bir başka ilginç gelişme ise kararın Birleşmiş Milletler’den çıkmasına rağmen, Güvenlik Konseyi daimi üyelerinden Çin ile Rusya’nın sert tepki göstermesidir. Çünkü Rusya ve Çin’in onayı olmadan bu kararın çıkması Güvenlik Konseyi yapısına aykırıdır.
 
Küresel Güçlerin Vazgeçilmez Kılıfı: Demokrasi
 
Dış politikanın başarısızlığı konusunda değinmek istediğim bir diğer nokta da küresel güçlerin samimiyetsizliğinin anlatılamamasıdır. Türkiye böyle bir durumu koz haline getirebilseydi gerektiği yerde büyük devletlere de taviz verdirebilecekti. Çünkü başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batılı devletler Ortadoğu ve Afrika’da yayılan anti-batıcı, anti-amerikancı görüşlerden oldukça rahatsızdır. Küresel güçlerin demokrasi ve insan hakları adı altında yaptığı müdahaleleri ve bunların sivillere verdiği zararları gündemde tutmak gerekirdi. Libya konusunda aceleci ve hassas davranan BM’nin Bosna Savaşı’nda, Doğu Türkistan’da, açlığın pençesinden kurtulamayan Güney Afrika’da nerede olduğunu sorgulamak Türkiye’ye samimiyet ve itibar kazandırabilecekti. İsyanların başlamasıyla birlikte dış dinamikleri tartışanlar komplo teorisyeni damgası yedi ancak Libya’da başkent Trablus muhalifler tarafından ele geçirildikten sonra açılan bir pankart muhaliflerin ne denli tutarsız ve ironik davrandığını açıkça gösteriyordu. Pankartta; Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, İngiliz Başbakanı David Cameron, ABD Büyükelçisi Susan Rice ve ABD Başkanı Barack Obama'nın resimleri ve altında da "God Bless You All, Thanks For All" yani "Tanrı Hepinizi Korusun, Herşey İçin Teşekkürler" yazıyordu. En ilginci ise açılan pankartta bu dörtlünün fotoğraflarının üzerinde ABD emperyalizminin en önemli kültürel silahlarından biri olan Hollywood'un "kurtarıcı karakterleri" olan Fantastic 4'ün (Fantastik Dörtlü) yazıyor olmasıydı(3).
 
Aslında komplocu olarak adlandırılanların birçoğunun ifade etmek istediği de tam olarak budur. Bir yanda emperyalizmin sömürüsü diğer yanda antiemperyalist söylemlerle iş yapan diktatörlerin baskıcı yönetimi. Ortadoğu ve Afrika bu açmazı çözmekte zorlanıyordu ve Türkiye bu açmazı yorumlamak ve buna göre politika belirlemek yerine emperyalizmin kontrolünde üzerine düşeni yapmayı tercih etti.
 
Dış dinamiklerin etkisi konusundaki görüşleri haklı çıkartan bir diğer gelişmeyse uluslararası petrol şirketlerinin Libya’daki kaynakları kapışma yarışına girişmesidir.(4) İtalya ve Fransız petrol şirketlerinin başı çektiği bu listeye Kaddafi yanlısı olan veya muhaliflere destek vermeyen ülkelerin şirketlerinin girmesine müsaade edilmeyecek gibi gözüküyor.
 
Suriye’de İsyanlar ve Baharın Türkiye Sınırına Dayanması
 
Arap baharını Türkiye açısından daha önemli hale getiren gelişmeyse isyanların Suriye’ye sıçraması olmuştur. Devrim hareketleri artık Türkiye sınırındadır. Sınır komşusu olması bir yana bazı iç (terör ve ayrılıkçı Kürt hareketi) ve dış (bölgesel güç ve teröre destek) meseleler sebebiyle bu isyanda Türkiye’nin taraf olması biraz sıkıntılı olmuştur. Tüm bunların yanı sıra Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile Türkiye’nin kurduğu diyalog, ilişkilerin düzelmesi, vizelerin kaldırılması, ticaretin kolaylaştırılması da Türkiye’yi köşeye sıkıştıran faktörlerdi. Küresel güçler Esad’ın devrilmesinden yanaydı ve Türkiye’nin de politikaları bu doğrultuda oluşacaktı. Nitekim öyle de oldu hatta beklenmedik bir ölçüde. Beklenmedik bir ölçüde diyorum çünkü Türkiye, Suriye’deki karışıklığı iç meselesi olarak ilan etti ve Devlet Başkanı Esad’ı defalarca uyardığını belirtti.
 
Esad’ın, muhaliflere karşı tavrı ciddi anlamda bir katliamdır ancak Türkiye’nin bu meseleyi bu denli benimsemesi hatta kendi iç sorunlarının bile üstünde bir önem atfetmesi şaşırtıcı bir durumdu. Türkiye’nin Suriye konusundaki hassasiyetinde dikkat çeken bir diğer nokta da Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin bu meselede Türkiye’yi cesaretlendirme çabalarıydı. Batılı yayın organlarında Türkiye’ye destek ve takdir mesajları yayınlanıyordu. Bu da Türkiye’nin yine dış dinamikler çerçevesinde küresel güçler etkisinde politika belirlediğini gösteriyordu.
 
İsyanların sınıra dayanması ile tartışmaya açılan önemli bir husus ta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile sıkça konuşulmaya başlayan komşularla sıfır sorun politikasıdır. İsyanları bir kenara bıraktığımızda dahi; Yunanistan, Türkiye tehdidine karşılık hendek kazarken, Ermenistan Ağrı Dağı’nı hedef gösterirken, PKK’ya Güneydoğu komşularımızdan destek gelirken sıfır sorundan bahsetmek ne kadar mümkündür? Suriye konusunda da Esad’la ilişkiler bu kadar gerilmişken sıfır sorun nasıl sağlanacaktır? Esad’a yapılan saldırıları durdur, reformlar için söz ver çağrıları gerçek olursa yani Esad koltuğunda kalırsa Türkiye – Suriye ilişkileri sorunsuz bir şekilde nasıl ilerleyecektir? Bunlar merak konusudur. İsyanların Suriye’ye sıçraması ve buradaki boyutu Türkiye’nin sıfır sorun politikasını da bir bakıma çürütmüştür.
 
Türkiye’nin Düşürülmek İstendiği Nokta
 
Türkiye’nin Arap Baharı boyunca izlediği politika bahsettiğimiz kısımlar da dahil olmak üzere eleştirilere açıktır. Tutarsızlık, ulusal çıkarın geri planda bırakılması, bağımlı bir dış politika ve dış dinamiklere göre strateji belirleme gibi unsurlar ciddi anlamda göze çarpmıştır. Türkiye’nin, Ortadoğu halkları tarafından sevilmesi önemlidir ancak daha önemli olan yönetim ilişkilerinin iyi olmasıdır. Bölgesel güç olma yolunda ilerleyecek bir Türkiye’nin Ortadoğu gibi bir bölgede ulusal çıkarlarını koruyabilmesi elbette kolay olmayacaktır ancak kendine bu hedefi koyan bir devlet gerekliliklerini de yerine getirmek zorundadır. Türkiye’nin konumunu ve yanlışlarını belirttik peki küresel güçler Türkiye’yi nereye koyuyor? 11 Eylül sonrası gerçekleşen Ortadoğu harekâtıyla birlikte Türkiye de yeni bir kimlik kazandı. Bu tarihten sonraki her Ortadoğu operasyonunda Türkiye’nin adı geçti ve yardımı istendi (Afganistan, Irak, Lübnan). Türkiye, NATO üyesi olması sebebiyle elbette ortak harekatlara katılmak zorundadır ancak buradaki oyunları iyi değerlendirip ona göre strateji belirlemesi gerekmektedir.
 
Ortadoğu bölgesi bir bataklık gibidir ABD bile büyük zarara uğramıştır. Türkiye’nin bu bölgede bir çatışma veya savaş içine girmesi Türkiye’yi de büyük zarara uğratacaktır. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz “Türkiye-Suriye savaşı mı başlıyor?” haberleri bu senaryonun ve Türkiye’nin düşürülmek istendiği durumun bir yansıması niteliğindedir. İran’ın, PKK’ya operasyonlar konusunda Türkiye’ye destek vermesini ise iki şekilde yorumlayabiliriz: Birincisi Suriye konusunda Türkiye’yi yanına çekmek istemesi, ikincisi ise PKK’nın İran kolu PJAK’tan ve ayrılıkçı Kürt hareketinden artık İran’ın da rahatsız olması ve kurtulmak istemesidir. İkinci ihtimal üzerinde daha çok durabiliriz çünkü Türkiye, Suriye ve İran, bölgelerindeki ayrılıkçı Kürt hareketinden ciddi anlamda rahatsızlık duymaktadır ve buna karşı ortak mücadele fikri ortada dolaşıyor olabilir.
Sonuç olarak Suriye’de ve genel anlamda Ortadoğu’da neyin nasıl sonuçlanacağı henüz netleşmiş değil. Ancak Ortadoğu’nun şekillenmesinin temelleri atılmış durumda ve bundan sonraki dönüşüm daha kolay olacak gibi gözüküyor. Türkiye’nin bu dönüşümde nasıl yer alacağı ve kendisini hangi konumda tutacağı bir bakıma Türkiye’nin kaderini belirleyeceği kararı olacaktır.
 
SDE Stajyeri*
 

 

 




ORTADOĞU KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya