Kara kıtanın ulusal sınırları çizilirken sömürgeci güçlerin belirleyici unsur olduğunu biliyoruz. 1884 yılında Berlin Konferansı Afrika’daki ulusal sınırları çizmek için toplandığında; İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi sömürgeci ülkeler, Afrika kıtası özelinde kendi aralarındaki sınırları netleştirmek ve olası güç mücadelesinin önüne geçmek için bir araya gelmiştir. Batılı ülkeler, çizilen sınırların sömürge düzenine en iyi şekilde hizmet etmesini arzu etmiştir. Bunun için sınırların dini, etnik ve kültürel açıdan o toprakların huzursuzluğuna yapacağı katkı önemliydi ve öyle de yapıldı.
Afrika ülkeleri 20. yüzyılın ikinci yarısında sömürgeci ülkelerden bağımsızlıklarını kazanmaya başladığında, demografik anlamda bu çarpık yapı sınırdaş ülkeler arasında husumetlere, çatışma ve çekişmelere sebebiyet vermiştir. Bu durum ülke içinde iktidar gücünün paylaşımında da kendini göstermiş; farklı kabilelerin ve dini grupların uzlaşı ve barış içinde değil nifak ve düşmanlık içinde yaşamalarına yol açmıştır.
Bitmeyen iç çatışmalar, anti demokratik yönetimler, darbeler, ölçüsüz şiddet ve soykırım uygulamaları beraberinde dış müdahale için gerekli olan uygun ortamı hazırlamıştır. BM Güvenlik Konseyi’nin yaptığı toplantılar ve aldığı kararların yüzde 90’ının Afrika ülkeleri hakkında olması da, iç çatışma-dış müdahale ve sömürü döngüsünün işlediğini gösteren güzel bir örnektir.
Soğuk savaşın ardından en kanlı çatışmalara sahne olan Afrika’nın dikkat çeken bir diğer özelliği de petrol, elmas, altın, platinyum, bakır, uranyum, kotlan ve kereste gibi doğal zenginlikler bakımından oldukça şanslı olmasıdır. Dolayısıyla Batılı silah tacirleri çatışmalara benzin dökerken Batılı şirketler de hammadde ve açık pazar olarak Afrika’nın geleceğini satın almaktaydı. Batılı ülkeler ekonomik menfaatleri gereği bu politikayı desteklemiş ve Afrikalı yöneticilerle özel menfaat ilişkileri kurmakta bir sakınca görmemiştir. Sömürgecilik resmiyette bitmiş olsa da Batı dünyası, Afrika’yı ‘kendi başına bırakılamayacak kadar değerli bir hazine’ olarak görmeye devam etmektedir.
Ancak zenginliğin tabana yayılmadığı, küçük bir elit zümre tarafından Avrupalı şirketlerle paylaşıldığı bir ülkede hayatından memnun olmayan geniş halk kitlelerinin ve muhaliflerin olması kaçınılmazdır. Ayrıca iktidar koltuğu demokratik yollarla el değiştirmediğinden, koltuğa oturanlar başka bir güç onları alt etmedikçe koltuktan kalkmak gibi bir düşünce akıllarından geçmemektedir. Bu durum Afrika’da, darbeci liderlerin ve askerlerin sıranın her an kendilerine gelmesini bekledikleri gergin bir siyasi ortamın yaşanmasına neden olmaktadır.
Bu sebeple, yönetimi elinde bulunduranlar, halkın ortak ihtiyaçlarını gidermek ve sorunlarına çözüm bulmak yerine kişisel servetlerini büyütmek ve iktidar koltuklarını korumak ve kollamakla meşguldürler. Diktatörler, uluslararası alanda konumlarını sağlamlaştırabilmek ve kötü bir hal başlarına geldiğinde yurtdışına kaçıp rahat ve refah içinde kalan ömürlerini geçirebilmek adına, Batılı ülkelerin finans ve gayrimenkul sektörlerine büyük servetler yatırmaktadır.
Birkaç örnek verecek olursak, Demokratik Kongo’nun devlet başkanlığını 32 yıl boyunca elinde tutan Mobutu Sese Seko, devlet hazinesinden 6 milyar Doları zimmetine geçirmiş bu yetmezmiş gibi ülkesine bir de 13 milyar Dolar dış borç bırakmıştır. Petrol üreticisi Nijerya’nın eski lideri Sani Abacha İsviçre bankalarındaki kişisel hesaplarına yaklaşık 2-3 milyar Dolar yatırmıştır. Sierra Leon’da işlediği savaş suçlarından dolayı Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanmaya devam eden Charles Taylor'ın Liberya devlet başkanıyken elmas ve kereste satışından kendi hesabına yurtdışına kaçırdığı 4-5 milyar Doların izi halen bulunamamıştır. Bunlara Kaddafi’yi, Mübarek’i, Bin Ali’yi ve Abdullah Salih'i ve daha nicelerini rahatlıkla ekleyebiliriz.
Büyük servetlerin yönetilmesini sağlayacak mali yatırım araçlarına sahip ABD, Lüksemburg, İsviçre, Cayman Adaları ve İngiltere gibi ülkeler, bu servetlerin kaçırıldığı belli başlı adreslerdir. Yolsuzluğa bulaşmış diktatörlerin kendi ülkesinden çaldığı bu hazinelerin izinin sürülerek tekrar ait olduğu ülkeye verilmesi süreci ise, istenilen sonucu vermekten çok uzaktır. Bunun başlıca sebebi Batılı ülkelerin bu konuda göstermelik birkaç adım dışında etkili bir işbirliğine yanaşmak istemeyişidir.
Bu yağmanın Afrika’ya bıraktığı bir diğer yük de ödenmesinin mümkün olmadığı dış borçlardır. Dünya Bankası ya da IMF eliyle Batı’nın verdiği borçların geri ödenmesine sıra geldiğinde, acı IMF reçetelerine itiraz edilememekte ve böylece geniş halk kitleleri fakirliğe, işsizliğe ve eğitimsizliğe mahkûm olmaya devam ederken, madencilik ve petrol imtiyazları başta olmak üzere ülkelerin zenginlikleri ipotek altına alınmaktadır.
Araştırmacı*