11 Eylül 2001’e kadar terörizmi izah ve tarif etmeye çalışan açıklamalarda ve araştırmalarda ‘yerel terörizm’, ‘devlet destekli terör’ ya da ‘uluslararası terörizm’ gibi kavramlar kullanılmaktaydı. Bu kavramlar, terörü tarif edip sınırlandırmak konusunda başvurulan önemli ölçütlerdendi.
Bir terör örgütünün, herhangi bir yurtdışı bağlantısı olmaksızın kendi inandığı ideolojik, siyasi ya da dini gerekçelerle ülke içinde şiddet eylemlerine yönelmesi, örgütün sırtındaki yerel kimliğin yani içeriden bir tehdit olarak algılanmasını sağlayacak argümanların ön plana çıkmasına sebep olmaktaydı.
Bir diğer kavram, devlet destekli terörizmdi ki, burada terörizmi dış politika aracı olarak gören devletlerin çeşitli terör örgütlerine maddi, stratejik ve lojistik destekleri söz konusuydu. Bu tür örgütlerin faaliyetlerine kendi topraklarında izin vermek, göz yummak ya da ses çıkarmamak da bu tanıma girmekteydi. Burada özellikle istihbarat örgütleri devreye sokulmakta ve hedef ülkelere yönelik yıpratma faaliyetleri terör örgütleri marifetiyle örtülü, planlı ve sistematik bir şekilde yürütülmekteydi.
Çoğu örnekte terör örgütlerinin yaşaması için dış bağlantılara ihtiyaç duyulduğu ve bu kapsamda birden çok ülkenin topraklarında faaliyette bulundukları bilinmekteydi. Bu çerçevede yabancı devlet desteği olsun ya da olmasın herhangi bir terör örgütünün, faaliyetlerini birden çok ülkeye taşımış olması halinde ‘uluslararası terörizm’ kavramının ön plana çıktığını gördük. Yani bu kavramla terörizmin coğrafi boyutuna vurgu yapılmış, ulus devletin sınırlarını aşan bir yapı gösterme eğiliminde olduğu anlatılmıştır.
ABD’ye yönelik 11 Eylül 2001 terör saldırından sonra terörizmi ifade etmek için kullanılan tüm bu kavramlar bir kenara bırakılarak, ‘küresel terörizm’ kavramı tedavüle çıkmıştır. Bu kavram, Batı medeniyetini yok etmek isteyen ve bunu da din adına yaptığına inanılan Doğu kaynaklı bir tehdidi tarif etmek için üretilmiştir. Böyle bir durumun somut göstergesi ve gerekçesi olarak da El-Kaide terör örgütü işaret edilmiştir.
Terörü bulunduğu yerde bitirme adına, Irak ve Afganistan işgal edilmiş, Pakistan, Somali ve Yemen gibi birçok ülkede şiddet enflasyonu yaşanmış, Batı ülkelerinde kılık, kıyafet ve renklerinden Doğulu oldukları anlaşılan kişilere karşı sıkı bir takip ve ayrımcılık başlatılmıştır. Bu durumun, Batılı toplumlar üzerindeki etkisi yabancılara, çok kültürlülüğe ve İslam’a karşı bir tavrın gelişmesi ve bunun kısmen de olsa siyasi bir zemin bulmasıyla kendini göstermiştir.
ABD ve Avrupa’da bazı çevreler, cihadist, radikal İslamcı ya da İslamcı terörist gibi kavramları bilinçli bir şekilde kullanarak İslam dini ile terör hadiseleri arasında sanki bir bağ varmış gibi göstermeye çalışmış ve çalışmaya devam etmektedir. Buradaki amaç, Batı toplumunu komünizmden sonra yeni bir tehdidin baskısı altında olduğuna inandırmaktır. Bu sayede Doğu ve Batının, sahip oldukları dini kimlik üzerinden ayrışması ve cepheleşmesi sağlanmış olacak hem de zengin yer altı kaynaklarına sahip Doğu ülkelerinin işgaline kadar gidebilen her türlü askeri gücün kullanılması yolu açılmış olacaktı.
Bu kavramların belki de en önemli fonksiyonu Batı-Doğu ilişkilerini tanımlamada yeni bir kimlik inşası sürecini de başlatmış olmasıdır. Huntington'un 1993’te ileri sürdüğü medeniyetler çatışması tezi, küresel terörizm kavramının ortaya çıkmasından sonra Batı dünyasında büyük ilgiyle karşılanması bu durumu gözler önüne sermektedir.
Bu tezin temel önermesi, Batı medeniyeti ile İslam ve Çin medeniyetinin çatışma halinde olacağıdır. Hegemonik güç olma hedefindeki Çin’in, hali hazırda bu sıfatı taşıyan ABD açısından bir tehdit olarak algılanması normaldir. Fikri, siyasi ve coğrafi planda dağınık bir yapı gösteren ve 20. Yüzyılın başından itibaren birçoğu Batının güdümüne giren Müslüman ülkelerin ise ne böyle bir iddiada olduğu, ne de bunu sağlayacak fikri ve sınaî bir yenilenme içine girdiği söylenebilir.
Tam da bu noktada Huntington'un yardımına El Kaide koşmuştur. İslam dünyasının Batı için tehlike olduğunu söylemine bilinçli ya da bilinçsizce katkı sağlayan El-Kaide’nin, ABD’ye yönelik terör saldırısından sonra, terörizme eklenen ‘küresel’ kelimesiyle birlikte, Batı için ulus üstü bir tehdit olduğu kabul edilmiştir. 10 yıl öncesine kadar akıllarda olmayan bu algı, El-Kaide’nin kitle imha silahlarını da kullanabileceğine dair yapılan yorumlar ve risk değerlendirmeleri sayesinde daha da endişeli bir hal almaktadır.
Son tahlilde şunu söylemeliyiz ki, bu tür tehdit değerlendirmeleri güvenlik birimlerince üstlenilen teknik konular olmalıdır. Toplumların önüne bu tür ihtimallerin ve belirsizliklerin gerçekmiş gibi ya da her an olacakmış gibi koyulması bilinmeyene karşı duyulan korkuları ve endişeleri kamçılamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Tam da bunu hedefleyerek, küresel terörizm kavramını, içlerindeki İslam ve yabancı düşmanlığı ile doldurmak isteyenlerin Norveç’te açığa çıkan nefret terörünün sebeplerini ve olası sonuçlarını çok iyi tahlil etmesi gereklidir.
Araştırmacı*