Bir ülkenin gücünü ölçen asıl terazi o ülkenin askeri mevcudiyetinden ziyade sahip olduğu ekonomik gücüdür. Soğuk savaş döneminde ikinci planda kalan ekonomik güvenlik kavramı, küreselleşmenin dünyayı sarması ve uluslararası ekonomik rekabetin artmasıyla birlikte ulusal ve uluslararası güvenlik stratejilerinde daha merkezi bir rol oynamaya başlamıştır. Bunun başlıca sebebi, istihbarat örgütlerinin, kitle imha silahlarının kontrolü, terörle mücadele, espiyonaj ve kontr-espiyonaj gibi klasik anlamda yürüttükleri faaliyetlerin yanında hedef ülkenin ekonomik güvenliğini zedeleyecek ve kendi ülkesine ekonomik anlamda avantaj sağlayacak faaliyetlere de imza atmaları gerektiğini anlamış olmalarıdır.
Bu bakımdan, uluslararası ticaret, telif hakları, yabancı ülkelerdeki yatırımlar, yerli ve yabancı sermaye hareketleri, kur oranları ile teknolojik ve bilimsel buluşlar istihbarat servislerinin takibi ve ilgili alanına girmiştir. Bu faaliyetler sadece bilginin ele geçirilmesiyle sınırlı değildir. Bunun yanında, diğer ülkelerdeki büyük ihalelerin kazanılmasında yerli şirketlere yardımcı olunması, rakip şirketlerin ürünlerine duyulan güvenin zayıflatılması, diğer ülkelerde istenmeyen yatırımların engellenmesi amacıyla bazı kamuoyunun yanlış yönlendirilmesi de bu kapsamda karşımıza çıkan diğer faaliyetlerdir. Buradaki temel amaç, milli yatırımların, sermayenin ve piyasasın iç ve dış etkilerden korunması ve zarar görmeden küresek ölçekte büyümesidir.
ABD’nin tükenmek üzere olan iç borçlanma limitini bir miktar daha artırması, dünyanın süper gücünün zaten sarsılmakta olan ekonomisinin daha da büyük krizlerle karşı karşıya kalabileceğinin güçlü bir sinyalini vermiştir. Son anda kabul edilen yasaya göre, 14.3 trilyon Dolar olan borçlanma sınırı 2.4 trilyon daha ileriye götürülmüştür. Bununla birlikte savunma harcamaları da dahil olmak üzere federal harcamalarda önemli tasarruflara gidilmesi aynı yasada öngörülmüştür.
Putin’in ABD’nin yaşadığı bu krizle ilgili yorumu çok manidardır. ABD’yi dünya ekonomisini emen bir parazite benzeten Putin, ABD Doları’nın uluslar arası geçerliliği olan bir para birimi olarak kabul edilebilirliğinin artık sorgulanması gerektiğini söylemiştir. Çin de benzer bir tutum izleyerek, borç bombasının halen patlamaya hazır halde durduğuna dikkat çekmiştir.
Dünyanın en büyük ekonomisinin içine düştüğü bu durum aslında ekonomik güvenliğin ulusal güvenlikle çok yakından ilgili olduğunu hatırlatmaktadır. Başka bir şeyi daha hatırlatmaktadır ki, ülkeler ekonomik anlamda tarihte hiç olmadığı kadar karşılıklı bağımlılık içinde girmiş durumdadır. Dünyanın önde gelen ekonomilerinde meydana gelebilecek bir mali kriz birkaç dakika içinde dünyanın geri kalanında hissedilmektedir.
Ekonominin bir silah olarak kullanarak bunu bir ülkenin zayıflatılması ve ele geçirilmesi amacıyla kullanıldığını biliyoruz. Örneğin İkinci Dünya savaşı sırasında bir ülkenin ekonomisini istikrarsızlaştırmanın en önemli yolu o ülkeye büyük miktarlarda sahte banknot sürmekti. Günümüzde ise, para trafiğindeki inanılmaz hacim, elektronik para transferleri, borsa ve döviz piyasalarındaki açıklar, ülkelerin istikrarsızlaştırma operasyonlarında tercih edilen enstrümanlar haline gelmiştir.
Hatırlayacağınız gibi, Batılı ülkelerin ekonomik silahına hedef olan Osmanlı Devleti de, ödeyemeyecek hale gelen dış borçları yüzünden maliyesini ve hazinesini Batılı ülkelerin denetimine bırakmak zorunda kalmıştır. Bu durum elbette devletin geleceğiyle ilgili alacağı siyasi ve askeri kararları da etkilemiştir. Batılı devletlerin ekonomik operasyonları, Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti üzerinde de sürecek ve çoğu IMF’nin istekleri doğrultusunda 1946 yılından başlayarak 2001 yılına kadar 8 ayrı devalüasyon yapılacaktır.
Ekonomik gerekçelerle kurulan Dünya Bankasının başına askeri geçmişleri olan kişilerin getirilmesi de bu anlamda tesadüf değildir. ABD Savunma Bakanlığından sonra Dünya Bankası Başkanlığını uzun yıllar sürdüren Robert Strange McNamara ile Başkan Bush’un savaş politikalarının ateşli savunucularından olan eski Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in Dünya Bankasının başına getirilmesi tesadüf olmayan bu çelişkinin tipik örnekleridir. Dünya Bankasının şu anki başkanı olan Robert B. Zoellick de, Bush döneminin Dışişleri Bakan Yardımcısıdır.
ABD’nin kendi içindeki yapılanmaya bakacak olursak; şirketlerinin ekonomik güvenliği de dâhil olmak üzere küresel ve ulusal ekonomi politikaları hakkında ABD Başkanına danışmanlık yapmak üzere 1993 yılında Ulusal Ekonomik Konsey kurulmuştur.Fransa’da da buna benzer bir yapılanmaya gitmiş ve 1995 yılında Başbakanın başkanlık ettiği Ekonomik Rekabet ve Güvenlik Komitesi’ni oluşturmuştur. Komitenin sekretarya hizmetlerini ise Milli Savunma Genel Sekreterliği yürütmektedir. Bu Komite’nin temel görevi, büyük uluslararası ihalelerde Fransız şirketlerinin başarısını artırmaktır.
Dolayısıyla, kendisine ekonomik anlamda büyük hedefler koyan Türkiye’nin de bu alanda güvenliğini sağlayacak enstrümanlara sahip olması gereklidir. Bunun için Terörle Mücadele Koordinasyon Kurulu gibi üst düzey bir Ekonomik
Güvenlik Kurulunun kurulması düşünülmelidir.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)