21.yüzyıl Güvenlik Anlayışı Bağlamında Bermuda Şeytan Üçgeni: ABD-Rusya-Avrupa Birliği
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra dünya düzeninde, oluşumların güç dengeleri ve reel politikten çok bütünleşme ve genişleme politikalarıyla şekillenmesi söz konusu olmuştur. Bu yeni düzen içerisinde ABD, Rusya ve Avrupa Birliği kendi savunma ve güvenlik anlayışları doğrultusunda stratejiler geliştirmeye başlamıştır. Tek kutuplu bir düzenden çok kutupluluğa doğru giden bu süreç içinde ABD ile Rusya arasında geleneksel fikir ayrılıkları devam etse de Avrupa Birliği gittikçe güçlenen yapısı ile bu güçler arasında bir anlamda denge kurulmasına katkıda bulunmuştur.
21.yüzyılda yaşanan terör olayları ve uluslararası krizler, Avrupa Birliği’ni de küresel bir aktör olma yolunda , uluslararası krizlere yanıt verecek güvenilir bir askeri güce ve bu gücü kullanmayı sağlayacak araçlara sahip olma ihtiyacı içine itmiştir. Bu tehditler salt askeri ya da iktisadi araçlarla ortadan kaldırılamayacağından Avrupa Birliği, iki önemli güç ile özellikle güvenlik anlamında ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır. Avrupa Birliği bu anlamda Rusya ile stratejik işbirliği fikrine sıcak bakmaya başlamıştır. Bunun yanında Avrupa Güvenlik Stratejisi Belgesi’nde belirtildiği üzere ABD Avrupa bütünlemesinde kritik bir rol oynasa da onun da tek başına bu krizlere yanıt veremeyeceği kabul edilmiştir.
[1] Ancak yaşanan gelişmeler güvenlik bağlamında hayata geçirilmek istenen işbirliğinin hiç de kolay olmayacağını göstermiştir.
Avrupa Birliği’nin 2004 ve 2007’de giderek genişlemesi, NATO kapsamında ABD üslerinin Rusya’ya yaklaşması ve Güney Kafkasya ülkelerinin NATO üyeliği ihtimali Rusya’yı tedirgin etmektedir. NATO’nun ABD liderliğinde sürdürdüğü genişleme politikası Rusya ve Batı arasındaki bağları ve güven ortamını zayıflatmakta, Rusya ile Avrupa Birliği arasında güvenlik anlamında oluşturulmaya çalışılan ilişkilere de zarar vermektedir. Yine NATO’nun genişlemesine karşı başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa Birliği’nde bu oluşuma yönelik ideolojik ve stratejik yaklaşımlarda farklılaşmalar ortaya çıkmıştır.
11 Eylül sonrası ABD’nin dış politikası XIX. Yüzyıldan beri devam eden genel karakteristiği itibariyle çok yönlü bir stratejik değişim yaşamamıştır. Demokrasi ve özgürlükleri geliştirme stratejisi bir güvenlik stratejisi olarak uygulanmaya devam etmiştir. Yeni Savunma Politikası 31 Aralık 2001 tarihinde Kongreye verilen Nükleer Tertiplenme Gözden Geçirme (NPR- Nuclear Posture Review ) dokümanında, yeni nükleer doktrin ile birlikte ifade edilmiştir[2].
NPR, nükleer ve konvansiyonel tüm silahlı kuvvetlerin kullanımı ile ilgili bir strateji ortaya koymaktadır. 2005 yılında revize edilen Müşterek Nükleer Harekât Doktrini ise stratejik caydırıcılık ve nükleer silahlar da dâhil olmak üzere ABD Silahlı Kuvvetlerinin kullanılması ile ilgili esasları belirlemektedir. Bu stratejiye göre düşman saldırısı önce muharip eylemlerle önlenecek, askeri-politik ve diplomatik yollardan potansiyel rakipler kuvvet kullanmaktan vazgeçirilecektir. Caydırıcılık için nükleer silahlar muhafaza edilirken nükleer silah kullanma ihtiyacı asgari düzeye indirilecektir. Nükleer silahlara bağımlılığın azaltılması için nükleer olamayan vurucu güçlere ve bilgi (istihbarat, komuta ve kontrol) sistemlerinin geliştirilmesine önem verilecek, füze savunma sistemleri geliştirilecektir.
2002 yılında ABM(Anti-Balistic Misilse) Anlaşması’ndan çekilen ABD, 2002 yılı Kasım ayında Prag’da yapılan NATO Zirvesi’nde füze savunmasını gündeme getirmeye başlamıştır. Aralık 2002’de yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Direktifi ABD ana vatanının savunması için balistik füze savunma sisteminin geliştirilmesini diğer yandan bu alanda müttefikler ve dostlar ile iş birliği yapılmasını öngörmektedir. 2003 yılında hayata geçen ABD-Almanya-İtalya Orta Hava Savunma Sistemi (MEDAS)[3]programı füze savunması alanında önemli bir ortak projedir.
2008 yılı Budapeşte NATO Zirvesi esnasında imzalanan ABD füze savunmalarının Avrupa’da konuşlanması ile ilgili anlaşma ve ABD’nin Çek Cumhuriyeti ile ayrıca imzaladığı Çek topraklarında füze savunma radarı konuşlandırma anlaşması Batı ittifakı için önemli bir dönüm noktası sayılmaktadır. Söz konusu kalkanın varlık nedeni ise İran’ın 2000 km menzilli balistik füze testlerini yapmış olduğunu açıklamasıdır. Bu menzil Avrupa ve ABD topraklarını tehdit etmektedir. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin bu konuda daha etkili çalışmalar yaptığı görülmektedir. Bu bağlamda dikkat çeken unsur Rusya’nın terörizme karşı oluşturulan uluslararası koalisyonda kendi küresel gücünü de artırmak amacıyla NATO kapsamında ABD’ye verdiği destektir. Bu durum Avrupa güvenliği açısından tarihi bir dönüşüm olarak değerlendirilmiştir. Hatta NATO’nun artık bir ittifaktan çok Avrasya güvenliğini sağlayacak bir güvenlik örgütüne dönüştüğünün işaretleri olarak algılanmıştır
[4].
Irak ve Afganistan müdahaleleri ile askeri operasyon kapasitesini büyük ölçüde harcayan ABD artık yeni güvenlik tehditlerinin sadece askeri güce başvurularak çözülemeyeceğini anlamış bu bağlamda uluslararası kuruluşlara ve sorunlu bölgelere komşu ülkelere kadar birçok aktörün yardım olanaklarını seferber etmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu durum bir ABD-Avrupa Birliği stratejik ortaklığına işaret edilmesi şeklinde yorumlanmıştır. Ancak başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri NATO’nun Avrupa Birliği’ni askeri operasyonlarda bir ek olarak kullanmasından çekinmektedir. ABD, Romanya ve Bulgaristan’da olduğu kadar Gürcistan ve Azerbaycan’da da askeri varlığını üsleri ile geliştirmeye çalışmaktadır. Bu durum Rusya’yı rahatsız etmektedir.
ABD’nin İran tehdidine karşı Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne kurmak istediği füze kalkanı projesi yeni bir kriz ortamını oluşturmuştur. George Bush tarafından ortaya atılan bu proje İran’ın uzun menzilli füze programına karşı geliştirilmek istenmiştir. Ancak Rusya bu projeyi kendisini çevrelemeye yönelik bir girişim ve ulusal güvenliğine karşı bir tehdit olarak algıladığından bu duruma şiddetle karşı çıkmıştır
[5]. Yeni başkan Barack Obama’nın bu planın uygulanmasından vazgeçildiğini açıklaması üzerine Polonya ve Çek Cumhuriyeti hayal kırıklığına uğramıştır.
[6] Bu durum başta Polonya olmak üzere Avrupa ülkelerinde ABD’nin stratejik değil sadece bölgesel ortağı oldukları izlenimini uyandırmıştır. Ayrıca bu durum, tek tek değil Avrupa Birliği’nin bir bütün olarak ABD’nin stratejik ortağı olabileceğine dair yorumların yapılmasına neden olmuştur. Esasen bu projeden vazgeçilmiş değildir yalnızca yer konusunda değişiklik yapılmıştır. ABD yer itibariyle Orta Avrupa’dan vazgeçildiğini, projenin kuzey ve güney Avrupa’ya kaydırılacağını belirtmiştir
[7].
İran’ın kısa ve orta menzilli füzelerinin uzun menzilli füzelerden daha fazla olduğu belirtilerek yeni tesislerin İran’a daha yakın bölgelerde oluşturulması gerektiği vurgulanmıştır.
[8] Bu durum Rusya tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Bu durum İran ile her alanda gelişen işbirliği içinde olan Rusya’nın da bu konuda ABD’ye yönelik bir jest yapabileceği ihtimalini doğurmuştur ancak Rusya İran ile olan ilişkilerinde oldukça temkinli davranmaya devam etmektedir
[9].
Bu yaklaşımlar doğrultusunda ABD’nin izlemiş olduğu stratejik açılımların başta Almanya ve Fransa olmak üzere ABD’nin politikalarından genelde memnun olmayan Avrupa Birliği ülkelerini İran ya da Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkilere yöneltebileceği gibi senaryolar da üretilmiştir. Bu ilişkiler bilinen tarzda ittifak ilişkileri olmasa da güvenlik, ekonomik, siyasi ve hukuksal özellikler taşıyan birliktelikler şeklinde olabilir.
Rusya’nın Avrupa Birliği ve ABD ile ilişkilerini güvenli bir raya oturtmak istemesi aslında Rusya’nın Çin ve Hindistan ile olan ilişkilerinin de bir yansımasıdır denilebilir . Rusya kapısını hem doğuya hem batıya açma esnekliğine sahip olmaya çalışmaktadır. Rusya 11 Eylül sonrası oynadığı rolün kazanımı olarak ABD açısından Avrupa güvenliği konusunda elde ettiği stratejik ortak olma pozisyonunu Orta Asya ülkelerine yönelik olarak istemektedir. Türkiye’nin Rusya ile Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya’daki benzeşen güvenlik çıkarları doğrultusunda Türkiye de kendi güvenlik stratejilerini göz önüne alıp kuzey komşusuyla ilişkilerini güvenlik ekseninde geliştirmelidir.
ABD’nin füze kalkanı projesinde yeni bir düzenlemeye gittiği dönemde Türkiye’nin ABD’den Patriot sistemleri satın almayı planlaması bazı çevreler tarafından oluşturulan yeni planda füze sisteminin bazı öğelerinin Türkiye’de tesis edilmesi olasılığının araştırıldığı şeklinde yorumlanmıştır. Ancak bu konuda resmi çevrelerce yapılmış herhangi bir açıklama bulunmamakta, ABD çıkan haberleri yalanlamaktadır. Türkiye’nin bu anlamda devreye girerek her iki ülke açısından geliştirdiği stratejiyi tekrar gözden geçirmesi ve geliştirmesi gerekmektedir.
Avrupa Birliği ülkelerinde ve özellikle Soğuk Savaş sonrası Avrupa Birliği’ne katılan eski Doğu Blok ülkelerinde ABD’nin bu geri adımı değişik yeni algılamaları sebebiyet vermiştir. Barack Obama’nın göreve başlamasıyla beraber eski Doğu Blok ülkelerinde bir takım korkular beraberinde getirmiştir. ABD’nin Ukrayna ve Gürcistan’a yönelik ilgisinin azalması ABD’nin artık bölgeden geri çekilerek daha çok Rusya ile ilişkilerini geliştirme niyetinde olduğu şüphesine düşen yirmi iki eski Doğu Bloku ülkeleri eski devlet adamları ve entelektüeller Barack Obama’ya bir mektup yazarak ABD’nin kendi ülkelerini ihmal etmeyerek daha fazla ilgi göstermesini kendisinden istemişlerdir.
[10]
Avrupa Birliği’nin özellikle yeni üyeleri Avrupa-Atlantik güvenlik yapısının zayıfladığına inanmaktadırlar. 1945-1990 yılları arası Sovyetler Birliği’nin egemenliği altında yaşamak zorunda kalan Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri Soğuk Savaşın bitmesiyle beraber kendi özgürlüklerine kavuşabilmelerine rağmen Rusya onlar için halen bir tehdit içermektedir. O yüzden Avrupa-Atlantik güvenlik yapısına MDA ülkeleri daha çok önem vermektedirler. Avrupa Birliği tek başına bu yeni üyelerinin güvenlik ihtiyacını kapatma durumunda olmadığı için Washington ve NATO’nun güvenlik politikaları ve anlayışları daha büyük bir önem arz etmektedir. MDA ülkeleri Avrupa Birliği içinde özellikle bir takım büyük ülkelerinin Rusya politikasından rahatsız oldukları aşikardır. Bu çerçevede bilhassa Polonya ve Baltık ülkeleri Rusya’ya yönelik çekincelerini üç noktada ifade etmektedirler:
1. Rusya ekonomik ve enerji alanında yeni kurulan demokratik hükümetleri Doğalgaz ve Boru hatlarını dış politika araçları olarak kullanarak etki altına alıyor.
2. Almanya, Fransa ve İtalya ile özel ilişkiler kurararak Avrupa Birliği’nin ortak bir dış politikası uygulamasını önleyebilir.
3. Rusya eski Sovyet bölgesinde güç politikasını sürdürüyor. [11]
MDA ülkeleri için ABD güvenilebilinirliği ifade ediyordu fakat özellikle Barack Obama’nın Bush yönetiminin kararlaştırdığı füze kalkan projesini Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne değil de İran’a daha yakın bir ülkede kurma kararı ABD’ye bakış açısını değiştirdi. Obama’nın yeni Doğu Politikası ve ABD-Rusya ilişkilerinde kendini gösteren yeni başlangıç eski Doğu Bloğu ülkeleri tarafından kuşkuyla ve endişeyle karşılanmaktadır. Ayrıca ABD’nin Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliklerini şu an için gündemden düşürmesi Rusya’nın ABD dış politikasındaki önemini göstermektedir.
[12] ABD ile ilgili yapılan kamuoyu yoklamalarında Avrupa Birliği üyelerinde iki ayrı görüş çıkmaktadır:
1. Batı Avrupa kamuoyunun % 43’ü Obama’nın göreve gelmesiyle beraber transatlantik ilişkilerin daha da düzeleceğini inanmaktadır;
2. Doğu Avrupa kamuoyunda ise ancak %25 Obama’nın gelmesinin transatlantik ilişkiler için bir artı olduğunu düşünmektedir.
[13]
Yeni Avrupa olarak adlandırılan ve özellikle 2003 yılında ABD’nin Irak politikasını destekleyen ülkeler olarak göze çarpan bu yeni Avrupa artık yok olmuş durumda. Bilhassa eski Doğu Blok ülkeleri arasında ABD’ye karşı büyük bir fikir ayrımı oluştu, özellikle ABD’nin güvenlik ve Rusya politikası hakkında şüpheler oluşmaya başladı. ABD Rusya ile ilişkileri düzeltirken Avrupa Birliği ülkeleri arasında bir güven eksikliği ortaya çıktı. ABD’nin yeni Doğu politikasında Avrupa Birliği ülkeleri ve özellikle eski Doğu Bloğu ülkelerine yönelik nasıl bir siyaset izleyeceği gelecek günlerde kendini gösterecek. Bu çerçevede Türkiye’nin konumu da netlik kazanmış olacak, zira ABD’nin füze kalkanı projesini İran’a yakın bir ülkeye kaydırılacağı ifade edilirken, bu ülkenin Türkiye olabileceği de vurgulanmaktadır. Türkiye Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin ABD’ye karşı yaşadığı güvensizliği mi yaşayacak, yoksa ABD’nin stratejik ortağı olarak ABD güvenlik politikasının bir parçası mı olacak?
(Yrd. Doç. Dr. Nail Alkan, Avrupa Masası, Kıdemli Araştırmacı)