Ancak o dönemde Sırbistan’ın başında, kısa bir süre sonra Bosna-Hersek’i kana bulayacak olan Slobodan Miloseviç bulunmaktaydı. Miloseviç’e bu kanlı planda en büyük desteği verenler ise Bosna-Hersek’teki Sırp topluluğun güçlü isimleri olan Sırp lider Radovan Karaciç ile Sırp General Ratko Mladiç’den başkası değildi.
1992-1995 yılları arasında, II. Dünya savaşından sonra Avrupa’nın gördüğü en büyük katliam ve soykırım, bu üç kişinin yönetiminde ve Avrupa’nın tam ortasında, Bosna-Hersek’li Müslüman Boşnaklara karşı uygulanmıştır. 3 yıl süren bu soykırım neticesinde yüz binlerce Bosnalı şehit edilmiş ve on binlercesi tecavüze ve işkenceye maruz kalmıştır. Aradan geçen yaklaşık 20 yıla rağmen Bosna-Hersek’te halen toplu mezarlar bulunmakta; yapılan katliamın boyutları tespit edilmeye çalışılmaktadır.
1995 yılında, artık Sırp saldırılarının azaldığı, uluslararası toplumun barışı korumakla ilgili sorumluluklarını hatırlamaya başladığı bir dönemde Bosna-Hersek topraklarında insanlığın kanını donduran bir hadise yaşanmıştır. O dönemde Srebrenika’yı güvenli bölge ilan etmiş olan BM, bu şehri koruması için Hollanda askerlerine emanet etmiştir. Ancak Ratko Mladiç’in komutası altındaki Sırp askerleri, Hollanda askerlerinin gözü önünde şehre girmiş ve 8 bin silahsız Bosnalıyı kurşuna dizmiştir.
Srebrenika’da yaşananlar, Bosna halkının gündeminde sıcaklığını korumaya devam etmektedir. Bu olayda Hollanda askerilerinin ihmali davranışları nedeniyle cezai sorumluluk taşıyıp taşımadıkları halen tartışılmaktadır. Bu kapsamda Hollanda savcılığı 2010 yılında, Srebrenika’da o dönemde görev yapan Hollandalı askerler hakkında bir ön soruşturma başlatmıştır.
BM ise, soykırımın devam ettiği 1993 yılında BM Güvenlik Konseyi’nin kararıyla Hollanda/Lahey’de Uluslararası Ceza Mahkemesi kurmuştur. Yugoslavya’nın dağılması sürecinde savaş suçu işleyenleri yargılamak üzere kurulan mahkemeye bugüne kadar 120 kişi hakkında iddianame sunulmuştur. Bunların 60’ı hükme bağlanmış 40’ının ise duruşmaları devam etmektedir. Ancak, mahkemenin en önemli misyonu, katliamların birincil müsebbibi olan üç Sırp liderin yargılanmasıdır.
Bunların ilki Slobodan Miloseviç, 2001 yılında Sırbistan makamlarınca Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne teslim edilmiş; Lahey’deki yargılaması devam ederken 2006 yılında hücresinde kalp krizinden ölmüştür. Miloseviç’in yakalanarak Lahey’e gönderilmesinde, Sırbistan’da yaşanan iktidar değişiminin ve artık ülkenin siyasi ve ekonomik geleceğini Avrupa Birliği’nde gören bir anlayışın Sırbistan’a egemen olmaya başlamasının önemli bir etkisi olmuştur.
Bu değişime tepki gösteren mevcut yapı, 2001 yılında Sırbistan’ın başbakanlık koltuğuna oturan ve ülkesinin Avrupa Birliği’ne girmesini savunan Zoran Dindiç’i 2003 yılında bir suikastla katletmiştir.
2004 yılından sonra ülkenin siyasi liderliğini, Zoran Dindiç’in siyasi hedeflerini benimseyen Boris Tadiç üstlenmiştir. Tadiç döneminde Sırbistan yönetimi, yakın geçmişindeki kara lekeden kurtulmak ve Avrupa Birliği içinde kendine bir yer bulabilmek için önemli bir çaba içine girmiştir.
Bu çerçevede öncelikle ülkede son yıllarda iyice artan yolsuzluk ve organize suçlara karşı caydırıcı tedbirler devreye sokulmuştur. Örneğin, İtalya’nın mafyaya karşı kullandığı ‘mal varlığı müsaderesi’ uygulaması, Sırbistan hukuk sistemine dâhil edilmiştir. Böylece ülkede organize suç liderlerinin mal varlıklarının hızlı bir şekilde müsadere edilerek devlete intikal ettirilmesi sağlanmaktadır. Bu reformlarından dolayı Tadiç de organize suç gruplarının suikast listesindedir.
Tadiç döneminin ayırt edici diğer özelliği de, Miloseviç’in yakalanmasından sonra kayıplara karışan Radovan Karadziç ve son olarak Ratko Mladiç’in yakalanmasıdır. 2008 yılında Sırbistan’da ele geçirilen Karadziç’in yargılanmasına Lahey’de devam edilmektedir. Bu tarihten sonra Avrupa Birliği ve Uluslararası Ceza Mahkemesi, en çok aranan diğer isim olan Mladiç’in de yakalanması konusunda Sırbistan’a baskı yapmaya başlamıştır.
Avrupa Birliği açısından bunun temel sebebi, Balkanlarda istikrarın sağlanması ve bu bölgenin AB ile entegrasyonunda mesafe alınmasını istemesidir. Avrupa Birliği, bu kişilerin serbestçe dolaşmasını, Sırbistan’ın Avrupa Birliği’ne üyelik sürecindeki en önemli engeli olarak görmekteydi. Bunun için de Sırbistan’ın AB’ye adaylık konusunu Belgrat’ın Lahey’le tam bir işbirliği içinde olmasına bağlamıştı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi ise, Karadziç’in en büyük suç ortağı olan Mladiç ile birlikte yargılanmasını arzu etmekteydi. Mahkemenin, 2014’e kadar tüm yargılama faaliyetlerini bitirme gibi bir hedefi önüne koymuş olması da bir an önce Mladiç’in derdest edilmesini gerektirmekteydi.
Bu operasyonun, Mladiç’in Sırbistan halkı tarafından hala bir kahraman olarak değerlendirilmesi nedeniyle ülkede bazı sokak gösterilerine sebep olacağı tahmin edilmektedir. 16 yıl boyunca Sırbistan’da kimsenin dikkatini çekmeden! yaşaması da halk ve bazı resmi görevliler nezdindeki pozisyonuna vurgu yapmaktadır.
AB Dışişleri Temsilcisi Catherine Ashton’ın tam da Belgrat ziyaretine denk gelen Miladiç operasyonu, AB tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. 2008’de Karadziç’in yakalanmasından sonra Sırbistan’a vizeyi kaldıran AB’nin bu sefer Sırbistan’ı resmen AB adayı ilan etmesi çok uzak bir ihtimal gibi görünmemektedir.
Bu gelişme, son dönemde, Balkanlarda istikrarın korunması ve kalıcı hale gelmesine yönelik güçlü politikalar üreten Türkiye’nin de arzu ettiği bir durumdur. Sırbistan bu tavrıyla geçmişiyle kısmen hesaplaşırken geleceğini de inşa etmeye çalışmaktadır. Ancak Bosna-Hersek’in huzuru, Kosova’nın istikrarı ve kalıcı bölgesel barışın tesisinde Sırbistan’ın üzerine düşen daha birçok görev bulunmaktadır.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)