Türkiye Avrupa'ya Ne Kadar Yakın
Türkiye bu günlerde, Avrupa Birliği’nin bu hafta içinde yayımladığı Türkiye İlerleme Raporu ve imzaladığı Ermeni protokolü ile tüm dünyanın gündeminde. Herkes Türkiye’yi konuşuyor. Bir yanda Avrupa Birliği’ne uyum standartlarını yakalayabilmek için tarihi düşmanına “evet” diyen Türkiye, bir yandan da Türkiye’nin bunca çabalarına rağmen reform konusunda Türkiye’yi uyaran Avrupa Birliği.
2009 yılı itibariyle on ikincisi yayımlanan ilerleme raporunda genel olarak Türkiye her zamanki gibi eleştirilmiş ve biraz daha bekle denilmiştir.
Türkiye’nin söz konusu raporda eleştirildiği ilk konu, insan hakları konusudur. Ülkedeki etnik grupların haklarından bahsedilmiş ve bu konuda atılan adımların sözde kalmaması, somut adımların da atılması gerektiği vurgulanmıştır. Bu konu çerçevesinde, dinsel haklar, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü gibi konularda Türkiye’nin tabiri caizse yerinde saydığını belirten söz konusu rapor, 1982 Anayasasına da değinmiş ve bu anayasanın değiştirilmesi, ombudsman sistemine ve diğer Avrupa Birliği isteklerine uyum sağlayabilecek bir anayasa yapılması gerektiğini belirtmiştir.
Türkiye’nin aktif siyasetine de değinen raporda, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; uzlaştırıcı olması, Ermenistan ziyaretinde bulunması ve Avrupa Birliği’ne uyum için yapılan reformlara destek vermesi nedeniyle övülmüştür. Kıbrıs konusuna da değinen raporda, Ankara Antlaşması’nın taahhütlerini yerine getirmediğinden dolayı açılmayacak olan sekiz müzakere başlığı dışında kalan başlıkların açılmasına izin verilmiştir.
Ayrıca bu ilerleme raporunda herkesin unuttuğu Çingeneler de hesaba katılmış, Ermeniler, Kürtler, Yahudiler, Rumlardan sonra “Azınlık hakları, Kültürel haklar ve Azınlıkların korunması” başlığı altında, yeni bir alt başlıkta Türkiye’deki insan haklarına değinilmiştir. Yalnız Avrupa Birliği, üye alacağı ülkeyi pek fazla incelememiş olacak ki bazı şeyleri unutarak bu başlığı hazırlamış: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu antlaşması Lozan’dır ve Lozan Antlaşması’nda kabul edilen azınlıklar zaten bellidir. Bunun dışında kalanlar ise sadece etnik gruptur. Eğer Türkiye şu an bir demokratik açılım yapıyorsa bunu Kürtler azınlık olduğu için değil, etnik grup olarak bazı hakları olduğu için yapıyordur. Türklerdeki demokratik açılım bilinci budur. Zaten Avrupa Birliği’nin düşüncesindeki gibi, her etnik grubu azınlık sayarsak, kurucu antlaşmamızı hiçe saymış oluruz ve bu bizim çıkarlarımıza ters düşer. Bundan dolayı Avrupa Birliği, azınlık hakları konusunda eksiklik görüyorsa Ermenilere, Yahudilere ve Rumlara bakarak rapor hazırlamalı diğer grupları azınlık olarak saymaktan vazgeçmelidir.
Bu zamana kadar ifade ettiğimiz konulara baktığımızda şunu görüyoruz ki; bunlar, Türkiye’nin yapısını değiştirmeye yönelik isteklerdir. Avrupa ile farklı kültürlerden, farklı dinlerden olduğumuz için onlar bizi, biz de onları anlamıyoruz. Ancak AKP hükümeti, Avrupa Birliği’ne biraz daha yumuşak davranıyor, uyum için elinden geleni yapıyor ve belki de bundan dolayı başarısız oluyor. Şu anda herkese yetişmeye çalışan bir Türk dış politikasını görüyoruz. Davos’ta fatih olan, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da bölgesel güç olmaya çalışan, Çin’de olaylar olduğunda oraya yönelen Türkiye, belki de bu kadar bölünmek yerine tek bir yöne odaklansa ki şimdilik en güçlü odak noktası Avrupa Birliği, daha başarılı olacaktır.
Avrupalılara göre de; Türkiye üyelik için biraz daha beklemeli… 15-20 yıl sonra ekonomisini geliştireceğini ve geliştirmeye başladığı insan hakları konusunda Avrupa Birliği’ne uyumlu hale geleceğini belirten Avrupa basını bir özeleştiride bulunarak Avrupa Birliği’nin de Türkiye’nin üyeliğine hazır olmadığını söyledi. İşte tam da bu konu Türkiye’de tartışılmalıdır: neden Avrupa Birliği Türkiye’nin üyeliğine hazır değil? Neden İzlanda ve Hırvatistan üye olabilir de 50 yıldır üye olmayı bekleyen Türkiye üye olamaz? (
Tıkla -1 )
Avrupa Birliği, her ne kadar mottosu “in varietate concordia” yani “çeşitliliğin birliği” olsa da Türkiye’yi bir çeşitlilik değil bir tehlike olarak görmektedir. İşte tüm bu soruların cevabı da budur. Türkiye ne kadar reform yapsa da Avrupa Birliği yeni bahaneler üretemeye devam edecek, Türkiye onlara çözüm bulunca da Avrupa Birliği başka bahaneler bulacaktır. Bu “kısır döngü” böyle devam edecek… Geçtiğimiz 50 yıl bize bunu açıkça gösteriyor. Bizden sonra üyeliğe başvuran İzlanda bile üyeliğini Hırvatistan ile almayı planlarken biz, Avrupa Birliği içinde “öteki” olmamız nedeniyle hala raporlarla uğraşıyoruz. Avrupa Birliği Türkiye’yi bu reform süreci ile pasif hale getirmek istiyor. Yani Avrupa Birliği’ne uyumlu hale getiriyor… Avrupa Birliği içinde ne kadar pasif bir Türkiye olursa Avrupa Birliği için o kadar iyi olur. Düşünsenize Türkiye şu haliyle birliğe üye olursa kuşkusuz en büyük güçlerden biri olacaktır. Birliğin getireceği kazanımlarla da gücüne güç katacak olan Türkiye Avrupa Birliği’nin lideri konumuna gelecektir. Yani Avrupa’yı tarih sahnesinde hep çarpıştıkları ve tarihte de günümüzde de hiç sevmedikleri Türkler yönetecektir. İşte bunun için Avrupa Birliği, Türkiye’yi üyelik süreci ile oyalamakta ve onu pasifleştirmektedir.
Türkiye ise, bu durum karşısında artık boyun eğmeyi bırakmalı, Avrupa Birliği’nin çektiği restleri bir kez de Türkiye çekmelidir: Türkiye Avrupa Birliği’ne yakınlaşmak istiyorsa Avrupa Birliği tarafından takdir edilen ülke konumuna gelmesi lazım. Güçlü ve kendine güvenen bir Türkiye, Avrupa Birliği kapılarını zorlayabilir. Aksi takdirde bir 50 yıl daha Avrupa Birliği bizi oyalar...
(Yrd. Doç. Dr. Nail Alkan, AB – Balkanlar - Kıbrıs Masası, Kıdemli Araştırmacı,17.10.2009)