Bu tarihten sonra El-Kaide ve El-Kaide’nin kurucusu Usame Bin Ladin başta olmak üzere ‘küresel terör’, ‘radikalizm’ ve ‘aşırıcılık’ sadece ABD’nin değil tüm dünyanın en çok tartıştığı ve gündeme getirdiği isimler ve kavramlar haline gelmiştir.
Bu olaydan hemen sonra ABD Başkanı, El Kaide’nin, ABD’ye yönelen en büyük güvenlik tehdidi olduğunu ilan ederek teröre karşı küresel savaş kararı almıştır. Bu savaşın yapılması için seçilen ilk meydan ise, o günlerde fiili olarak Taliban’ın iktidarda olduğu Afganistan’dır. O dönemde ülkenin yüzde 90’ını kontrolü altına tutan Taliban, Mühacit grupların kontrolündeki yüzde onluk kısma da gözünü dikmiş durumdaydı. Sadece Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından ülkenin meşru hâkimi olarak tanınan Taliban, El-Kaide’nin lider kadrosunu ABD’ye teslim etmek istemeyince, 2001 yılında geniş çaplı bir askeri harekâta maruz kalmış ve iktidardan uzaklaştırılmıştır.
Ancak 10. yılına giren bu harekâtın nasıl netice vereceği henüz belli değildir. Son olarak, Lizbon’daki NATO Zirvesinde alınan karar gereği 2014’e kadar ülkedeki uluslararası askeri gücün görevini Afganistan ordusu ve polisinin üstlenmesi yönünde bir karar alınmıştır. Bu kararın hayata geçirilebilmesi için gerekli olan birincil koşul Taliban’ın ve ülkedeki El-Kaide unsurlarının belinin kırılmasıdır.
ABD askerlerinin bu şart gerçekleşmeden ülkeden ayrılması durumunda, zaten dış destekle ayakta durmaya çalışan Kabil yönetiminin ülke içinde çok zor durumda kalacağı kesindir. Bu durum sadece Kabil Hükümeti için değil Batı için de en istenmeyen senaryodur. Zira, ülkede bir tek yabancı asker kalmayıncaya kadar silahlı mücadeleye devam edeceğini söyleyen Taliban’ın, tekrar güçlü bir şekilde ülke yönetimine talip olması Batı açısından bir yenilgi sayılmaktadır. Başkan Obama’nın Afganistan’daki ABD askeri varlığını 100 binin üstüne çıkartmasında ve NATO güçlerinin son aylarda Talibanı etkisizleştirmek üzere hava ve kara operasyonlarını yoğunlaştırmasında, bu istenmeyen senaryo ve ihtimal etkili olmuştur.
Pakistan’a, bu savaşta ‘ABD’yle müttefik olma rolü’ verilmiştir. Bu kapsamda ABD ile inişli-çıkışlı olsa da bir diyalog ve işbirliği sürecine giren Pakistan, kendi ülkesinde bulunan Pakistan Taliban’ı ve El-Kaide unsurlarına karşı sert tedbirler almaya başlamıştır. Aslında Afganistan’daki ABD politikalarının uygulanmasında Washington’un Pakistan’a ihtiyaç duyması yeni bir durum değildir. 1979 yılında Kızıl ordunun Afganistan’a girmesinden sonra Mücahitlerce başlatılan direnişin lojistik, silah ve mühimmat anlamında desteklenmesinde de Pakistan, ABD’nin en yakın yardımcısıydı. Bu desteğin Afgan Mücahitlere ulaştırılmasında Pakistan İstihbarat Servisi (ISI) önemli rol oynamıştır.
Ancak, ülke içinde siyasi istikrara ulaşamayan, askeri darbelerin ve müdahalelerin eksik olmadığı, Keşmir meselesinden dolayı Hindistan’da çok ciddi sorunlar ve krizler yaşayan Pakistan’ın, Taliban ve El-Kaide’ye karşı ABD’nin yürüttüğü savaşa aktif destek vermesi, kendisini radikal örgütlerin hedefi haline getirmiştir. Pakistan İçişleri Bakanı’nın verdiği rakamlara göre ülkede geçen yıl 1330 bombalı saldırı düzenlenmiş bu saldırılar neticesinde 1500 kişi hayatını kaybederken 5 bine yakın kişi de yaralanmıştır.
[1]
Suudi Arabistan’daki Vahhabi anlayışına yakın çizgide olan Taliban’ın, kendisi gibi düşünmeyen Müslümanları ‘dinden sapmış kimseler’ olarak görmesi, bu tür bombalama eylemlerinde polis, asker ve vatandaş ayrımı yapmaksızın halkın tümünü hedef almasında etkili olmaktadır.
[2] Vahhabi anlayışına sahip El Kaide için de aynı durum geçerlidir.
Bugüne kadar, Pakistan ordusu ve istihbaratının Taliban’ı ve El-Kaide’nin üst kadrosunu-ki bunların başında Usame Bin Ladin gelmektedir- koruduğu şeklinde çeşitli iddialar dile getirilmekteydi. Bu iddialar, elbette ABD ile Pakistan arasında bir gerginlik yaşanmasına sebep olmakta ve Pakistan’ın ‘terörle küresel savaşa’ yeterince destek vermediği ve samimi olmadığı şeklinde yorumlanmaktaydı.
Usame bin Ladin’in, ABD özel birliklerince Pakistan’ın başkenti İslamabad’a 50 kilometre mesafede bir yerleşim yerinde ölü ele geçirildiğinin açıklanmasının ilk olumlu etkisi de ABD-Pakistan arasındaki bu olumsuz tablonun giderilmesi noktasında olmuştur. ABD kaynaklı açıklamalarda Pakistan’a doğrudan teşekkür edilmese de, Pakistan topraklarında ABD ajanlarının ve özel birliklerinin çalışmasına izin veren ve büyük bir ihtimalle bu operasyonda da ABD makamlarıyla birlikte hareket eden Pakistan’ın Bin Ladin’in ele geçirilmesinde kritik katkısı söz konusudur.
Bu durum önümüzdeki yıl yapılacak olan Başkanlık seçimleri öncesinde Başkan Obama’nın elini ciddi anlamda güçlendirmiştir. Buna benzer bir durumu, Türkiye, 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla rahmetli Ecevit’le yaşamıştı. Usame Bin Ladin acaba canlı ele geçirilseydi ABD kamuoyunda şu anki etkiyi yapar mıydı? Muhtemelen yapmayacaktı. Bundan sonraki süreçte, ABD’nin Afganistan’dan çıkabilmek için uygun şartları hazırlamaya odaklanacağı ve bu kapsamda Taliban’a yönelik operasyonları artacağı tahmin edilmektedir.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)