ABD, Avrupa ve Afrika Birliği’nden gelen gözlemciler, seçimlerin serbest ve adil bir şekilde gerçekleştiğini söyleseler de, seçimleri kaybeden muhalefetin temsilcisi General Muhammed Buhari aynı fikirde değil. Çünkü seçimlerden önce gerek Jonathan gerek Buhari etnik ve dini merkezli bir siyaset izlediler. Bu seçimlerin doğal olarak galibi ülke nüfusunun yüzde 60’nı oluşturan veya etnik dağılımı bakımından Hausa-Fulani ve Müslüman Yoruba ittifakı kazanması gerekirken İgbo ve Hıristiyan İgbo ittifakının kazanması muhalefetin şüphelerini artırıyor.
Bu seçim sonuçları, Nijerya Hıristiyanları ile ABD ve Avrupa ülkelerini sevindirse de, ülkenin de facto bir şekilde ikiye bölündüğünü gösteriyor. Çünkü Müslümanların baskın olduğu 12 Kuzey ve doğu eyaletlerinde Jonathan’a; güney ve batı eyaletlerinde ise Buhari’ye neredeyse hiç oy çıkmaması düşündürücüdür. Ülkedeki farklı etnik ve dini toplulukların seçim tercihlerinde demokrasi, insan hakları, sosyal refah, adil devlet gibi her iki liderin de benimsediği seçim sloganları yerine, etnisite ve dini tercih rol oynamış gibi gözüküyor. Müslümanlar Buhari’yi tercih ederken, Hıristiyanlar tercihlerini Jonathan’dan yana kullanmışlardır. Buhari, seçim sürecine orta eyaletlerdeki Hıristiyan vali ve güvenlik güçlerinin müdahale ettiğini ve Müslümanlara ait birçok oy pusulasının sayılmadan imha edildiğini iddia ediyor. Nijerya Seçim Komisyonu, Buhari’nin iddialarının gerçeği yansıtmadığını söylese de Müslümanlara ait yaklaşık 4 milyon oyun nereye gittiğini açıklayamıyor.
Sudan’ın güneyinin 9 Temmuz’da bağımsızlığını edecek olması, Fildişi Sahili’nde kuzeyli Müslümanların iktidarı devralması, Nijerya’nın da gelecek yıllarda bölünebileceği endişesini gündeme getirmekte. Geçen yıl Nijerya’nın etkili gazetelerinden Vanguard’ın yaptırdığı bir ankete göre Güney Nijerya’da yaşayanların yüzde 87’si Kuzeyli Müslümanlarla birlikte yaşamak istemiyor ve kendi bölgelerinde çıkan başta petrol olmak üzere yer altı kaynaklarını güneylilerle paylaşmak istemiyor. Seçimlerden önce Jonathan ülke kaynaklardan elde edilen gelirlerin eşit ve adil bir şekilde bütün Nijeryalılar tarafından paylaşılacağı sözü vermesine rağmen, geçen yıl Mayıs ayında vefat eden Ömer Musa Ya’ardua’nın yerine devlet başkanlığı koltuğuna oturması ile devlet imkânlarını güney ve batı eyaletlerine akıtmaya başladı. İcraatları verdiği sözü tutmayacağını gösterse de, yine de Jonathan’a bir şans tanımak gerekir. Çünkü Nijerya’nın güçlü bir devlet haline gelmesi, sosyal refaha ulaşması, yolsuzluklarla mücadele edilmesi, yeni bir anayasa hazırlanması Jonathan’ın 2015’e kadar sürecek devlet başkanlığına bağlı gözüküyor.
Nijerya, 1960’da İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazanmasından sonra yarım yüzyıla yakın askeri yönetimler tarafından yönetildi. Etnik ve dini çatışmalar Nijerya’nın birliğine zarar verdiği gibi insan hakları, düşünce özgürlüğü ve demokratik bir sürece geçilmesine de zarar verecektir. Çünkü etnik ve dini çatışmalar askeri vesayetin kökleşmesini sağlarken halk iradesinin temsil edilmesini zorlaştırmaktadır. Umar Musa Ya’ardua vefat etmeden önce güvenlik odaklı politikalar yerine halkın geniş kesimini kucaklayan istikrar, sosyal refah ve demokrasiyi geliştirici politikalara yöneleceğinin sinyallerini vermiş ve Nijer Delta’sındaki isyancı gruplarla masaya oturmuştu. Fakat Jonathan’ın bu politikayı devam ettirmesi zor görünmekle birlikte derin güçlerin şimdiden devreye girdiğinde kuşku yok.
İstikrar İçin Tarafsız ve Şeffaf Bir Yönetim Şart
Nijerya için ülkenin birlik ve beraberliğinin sağlanması öncelikle partizan, etnik merkezli siyasete prim verilmemesinden geçiyor. Jonathan, önümüzdeki dört yıl yalnız İgboların ya da Hıristiyanların devlet başkanı olmayacak aynı zamanda Hausa-Fulani ya da Müslümanlarında devlet başkanı olacaktır. Kuzey ve güney arasındaki sorun sadece dini bir sorun değil, sosyal ve ekonomik nedenlerden de kaynaklanan bir sorundur. İşsizlik kuzeydeki eyaletlerde yüzde 27 iken güney eyaletlerde yüzde 5’lerde, güneydeki eyaletlerde alt yapı sorunlarının çözümünde önemli adımla atılmışken, güneydeki şehir ve kasabaların birçoğunda elektrik bile bulunmamaktadır. Sosyal refahtan en fazla payı alanlar güneyliler olup bu bölgelerde günlük 10 doların üstünde yaşayan insanlar olmasına rağmen, güneyde günlük 2 doların altında yaşayanları görebilmekteyiz. Gelir dağılımındaki adaletsizliği sona erdirmek için yapısal ekonomik reformlara ihtiyaç var. Jonathan gerek parlamento gerek eyalet seçimlerinde yapısal ekonomik reformları yapabilecek çoğunluğu elde etti. Petrol ve diğer yer altı kaynaklarından elde edilen gelirler iyi değerlendirilirse, finansal sorunlar çözülebilir, sosyal refah ve barış sağlanabilir.
Demokrasiye geçmenin Nijerya için ön şartı, çok partili bir sistemden geçiyor. 1999’dan beri iktidardaki Demokrat Halk Partisi devlet imkânlarını sonuna kadar kullanabildiği ve küçük partililerin çoğunluğu seçime katılabilecek bütçe oluşturamadığı için seçimlere giremiyor. Buhari’nin partisi Kongre Partisi’nin dahi kuzey eyaletlerinin çoğunda henüz bürosu bile bulunmuyor. Partilerin seçim yarışında adilane olmayan bir rekabet var. Eğer iktidar ve muhalefet partileri arasında eşit bir seçim yarışı yaşanırsa, demokratik sistem kökleşebilir. Bunun da yolu politik reformlar ve sivil toplum kuruluşlarından geçmekte.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nden sonra Afrika’nın ikinci büyük ekonomisine sahip Nijerya’da kaosun çıkması yalnız bu ülkeye değil diğer Afrika ülkelerine de zarar verecektir. Jonathan’a ülkenin milli birliğini sağlaması kadar demokrasi, sosyal refah ve barışını sağlamak için de büyük görev düşüyor. Bu görevi geçmişin hatalarına bağlı kalarak değil, geleceği inşa etmek adına yapması gerekiyor.
(İbrahim Tığlı, Araştırmacı)