ABD Federal Yüksek Mahkemesi 1966 yılında sanık
Ernesto Arturo Miranda hakkında tarihi bir karar vermiştir. Polisin şüpheli sıfatıyla gözaltına aldığı Miranda, yapılan sorgusunda suçunu itiraf etmiş ve mahkûm olmuştur. Ancak mahkûmiyet kararına yaptığı itiraz sonucu dava dosyası Yüksek Mahkemenin önüne gelmiş ve mahkeme dosyayı inceleyerek alt derece mahkemenin kararını şu gerekçeyle bozmuştur: şüphelinin, ifadesi alınmadan önce, sessiz kalma hakkına sahip olduğu, avukatının ifade sırasında hazır bulunabileceği ve söyleyeceği her şeyin aleyhinde delil olabileceği hususunda açıkça bilgilendirilmesi gerekmekteydi. Bu yapılmadan elde edilen ikrar ya da ifadenin mahkemede delil olarak kabul edilmesi Yüksek Mahkemeye göre mümkün değildir. Uluslararası hukuk literatürüne Miranda hakkı ya da Miranda kuralı olarak geçen bu kararın sadece ABD’nin değil tüm medeni dünyanın ceza adalet sistemleri üzerinde önemli tesirleri olmuştur.
1984 yılında yine Yüksek Mahkemenin verdiği bir karar, Miranda kuralına bir istisna getirerek; kamu güvenliğiyle ilgili yakın bir tehlikenin ve ciddi bir endişenin var olması halinde Miranda hakkının kısa bir süre için geciktirilebileceğine ve bu süre zarfında alınan ifadenin de mahkemede geçerli delil olarak kullanılabileceğine hükmetmiştir. Burada amaçlanan, toplumun hemen müdahale edilmezse uğrayabileceği ciddi zararların bertaraf edilmesini sağlayacak bilgilerin şüpheliden hızlıca sorulmasıdır. Bu sorular örneğin, diğer bomba nerede, canlı bomba şu anda hangi adreste gibi yakın tehdide hemen müdahale etmeye yönelik olmalıdır.
ABD’de son dönemde ülke içerisinde terör şüphesiyle bazı şahısların gözaltına alınarak Miranda güvencesi dışında ifadelerine başvurulması, ülkedeki insan hakları örgütlerinin ve bazı parlamenterlerin tepkisini çekmektedir. Time meydanı olayının şüphelisi olarak yakalanan Faysal Shahzad’ın kendisine Miranda hakları okunmaksızın 3-4 saat boyunca sorgulanması bunun en güncel örneğidir.
Bu süre zarfında şüphelinin susma hakkını ne oranda kullanabileceği belirsizdir. Hele ki, 1 Haziran 2010’da Yüksek Mahkemenin 5’e 4 çoğunlukla verdiği karar bu durumu daha da karmaşık hale getirmiştir. Bu kararında mahkeme, 3 saat boyunca sorgulanan ve sadece son soruya cevap veren bir şüphelinin bu durumda susma hakkını kullandığının kabul edilemeyeceğine hükmetmiştir. Dolayısıyla artık susan bir kişinin susma hakkını kullandığını yüksek sesle ifade etmesi gereklidir. Miranda hakkından dahi faydalanamayan bir şüphelinin susma hakkından ne şekilde yararlanabileceği tam bir muammadır.
ABD Yönetimi ise, mevcut terör tehlikesine karşı Miranda’nın istenilen ölçüde cevap veremediğini ve bu yüzden artık yeniden düzenlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu amaçla geçen yıl bir yasa teklifi hazırlandığını ancak Kongre’den geçemediğini de burada not etmekte fayda vardır. Yönetimin şu anki politikası, böyle bir değişiklik için yasaya gerek olmadığı, idari bir kararın yeterli olabileceği yönündedir. Ancak buradaki temel sıkıntı, böyle bir durumda mahkemelerin nasıl bir tutum izleyeceği ve en önemlisi de Yüksek Mahkemenin nasıl bir karar vereceği konusunda bir netliğin olmamasıdır.
Her halükarda, yaşanan bu gelişmeler, Obama Yönetiminin terör şüphelilerinin soruşturulmasıyla ilgili olarak başlattığı en önemli tartışma olarak kabul edilmektedir. Aslında bu problem, terör şüphelilerinin, ceza kanunlarında düzenlenen diğer suçlarda olduğu gibi bir suç şüphelisi olarak görülmesi gerektiğini savunanlarla, bunların sadece ‘düşman savaşçılar’ olarak kabul edilmesinde ısrarcı olanlar arasında yaşanmaktadır.
Bush döneminde 11 Eylül 2001’den sonra terör şüphelileri, uluslararası hukukta yeri olmayan Guantanomo formülüyle ABD toprakları ve dolayısıyla ABD hukuku dışında tutulmuşlardır. Burada ‘düşman savaşçı’ olarak kabul edilen bu kişilerin, süreyle sınırlı olmaksızın ve haklarında herhangi bir iddiada bulunulmaksızın burada tutulabilmesi öngörülmüştür. Bush döneminde Guantanomo’ya götürülen şüphelilerin 2’si dışında hepsi ABD toprakları dışında yakalanmışlardır.
Obama Yönetimi, bu askeri hapishanenin kapatılmasına yönelik bir çalışma yapsa da burada tutulan kişilerin ilk fırsatta ABD adalet sistemi nezdinde haklarını aramak için çaba gösterecekleri kesindir. Alınmaya gayret edilen bu tartışmalı tedbirin ise, ABD ceza adalet sisteminin temel yapı taşlarını köklü bir değişime uğratıp uğratmayacağı önümüzdeki günlerde kendini belli edecektir.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)