ENGLISH
21.05.2012
Ana Sayfa » Dış PolitikaGeri Dön «

Ortadoğu’nun Dönüşümü ve Uluslararası Konjonktür

04.03.2011 16:06:12

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Toplumsal devrimlerin iki temel meşruiyet kaynağı vardır. Bunlar devrimin gerekliliği ve mevcut düzenin yerine ikame edilecek olan yeni düzenin bileşenlerinin alınacağı kaynaktır. Bu bağlamda Tunus’la başlayıp Mısır’la devam eden söz konusu hareket veya kimilerine göre devrim incelendiğinde mevcut baskıcı rejimlerin getirdiği siyasal, toplumsal ve ekonomik huzursuzluk devrimi gerektiren temel meşruiyet kaynağı iken hareketi başlatan halkın istedikleri ise özgürlük, liberal demokrasi ve ekonomik refah. Yani devrimin her iki temel meşruiyet kaynağına bakıldığında İslamcılık gibi siyasal temayüller değil, ekonomik, toplumsal ve bir nebze daha akut bir temayülden geldiği görülmektedir. Bu analiz çoğu siyaset bilimci ve uluslararası ilişkiler uzmanının katıldığı bir yaklaşımdır. Ancak bu makalede Ortadoğu’daki bu hareketliliğe uluslararası konjonktür üzerinden yaklaşılacaktır. Diğer bir ifade ile büyük resme bakılarak sistemik bir analiz yapılacaktır.

Ortadoğu’da Siyaset 

Öncelikle Ortadoğu’da söz konusu siyasal paradigmaya göz atmakta fayda vardır. Sami Zubaida Ortadoğu’da hükümferma ideolojileri üç kategoride incelemektedir: (a) Laik milliyetçilik, (b) Sosyalizm/Komünizm ile birlikte “Üçüncü Dünyacılık” gibi ideolojilerin bileşenlerinden müteşekkil “Baasizm, Nasırizm ve liberal meşrutiyet; son olarak da (c) çeşitli İslamcı hareketler[1]. Bu kategorizasyon her ne kadar kronolojik etkinliklerine bakılarak yapılmışsa da Ortadoğu’da bunlar iç içe devam etmişlerdir.
 
Laik milliyetçilik Birinci Dünya Savaşı sonrası bir olgudur ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ile doğrudan alakalıdır. Çünkü ümmet anlayışı Osmanlı’nın yegâne “meşruiyet sembolüydü”[2]. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığında yerine İngilizlerin önemli ölçüde etkisi ile ulus devletler kuruldu. Bu devletlerin ulus devletler olabilmeleri için milliyetçilik gerekirdi ve hilafet gibi dini bir rejimle milliyetçilik (kavmiyet) üzerine devlet tesis edilemeyeceğine göre hilafet yerine milliyetçiliği hazmedebilecek yapısal bir ilke gerekliydi. O da laikliktir. Tabi ki bu paradigmanın zeminin Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşından önce hazırlandığı aşikârdır. Mısır’da Mehmet Ali Paşa ile Batının ekonomik ve askeri müdahaleleri Mısır’ı yıkılıştan önce imparatorluktan koparmıştı. İran 19. yüzyılın sonundan 1925’e kadar Avrupa’nın ekonomik müdahalelerine karşı Zubaida’nin ifadesi ile “parazitsel mücadelelerle pazar arayışı ve İran dışındaki tekellere karşı mücadele vermekle[3]”  dolaylı olarak laik milliyetçiliğe hazır hale getirilmiş ve 1925’te Britanya destekli Şah Rıza Pehlevi ile laik bir ulus devlet olmuştur. Irak yine “Britanya’nın stratejik hesaplamaları[4]” ile uluslararası arenada benzer olgularla yerini almıştır. Ve aynı olgu sonradan sömürgecilikten çıkan Suriye, Tunus, Fas gibi devletler için de geçerlidir.  
 
İkinci kategoriye gelince, sosyalist/komünist ve üçüncü dünyacılık siyaseti Soğuk Savaş’ın bir aktörü olan Sovyet paradigmasının bir parçasıdır. Bu ideoloji, Batı emperyalizmine karşı cephe alan bir duruş sergilemekteydi. Bu siyaset 1948’de İsrail’in kurulması ile Cemal Abdünnasır liderliğinde bölgede zaten yüzyılın başından beri söz konusu olan Arap milliyetçiliği ile yoğrulmuş bir ideoloji halini aldı.
 
Üçüncü ideolojik kategori olan siyasal İslam her ne kadar 1967 sonrası etkisini daha fazla göstermeye başlamış ise de o da Arap milliyetçiliği gibi yüzyılın başından beri gündemde olan bir yapılanmadır. Tabi siyasal İslam kavramı tek başına uzun bir çalışmaya konu olabilecek kadar geniştir, bu haseple sadece burada özetlemekle yetinilecektir. Siyasal İslam, 1920 sonrası Ortadoğu toplumlarının modernize etme çabalarına bir alternatif olarak ortaya çıkmıştı. Diğer bir ifade ile 20. yüzyılın siyaset teorisine alternatif, laiklik, milliyetçilik, kapitalizm ve komünizm gibi akımlara karşı İslam toplumlarının sosyal ve siyasal yapılanmalarını İslami doktrinler üzerine tesis etmeye yönelik bir çabadır. Siyasal İslam İhvan-ı Müslimin, Cemaati İslami, İslam Kurtuluş Cephesi ve Nur Hareketi’nden Milli Görüş, İslami Devrim Muhafızları, Taliban, El-Kaide ve Hizbullah’a kadar uzanan geniş bir yelpaze ve bir o kadar da farklı paradigmaları içermektedir. Fakat bunların ortak noktaları söz konusu benzer siyasi rejimlerin çarklarının altında ezilmeleri idi. Zira bu grupların hemen hemen hepsi bulundukları devletlerin rejimlerini dönüştürmek amacı ile siyasal rejimin kontrolünde olmayan bir dil geliştirmekteydiler. Diğer bir ortak noktaları ise, Batının Ortadoğu’ya ezberlettiği özgürlük, insan hakları, demokrasi, liberalizm gibi kavramların kapsama alanları dışında bırakılmalarıydı. Bu kavramlar, iş İslamcılara geldiğinde işlemez bir hal alıyordu ve Batılı güç odakları bugüne kadar hep bu olguları kullanarak Ortadoğu’ya geldikleri halde sıra İslamcıların hakları, özgürlükleri ve demokrasiye katılımlarına geldiğinde üç maymunu oynamayı tercih etti. Sebebi açıktı; çünkü o zaman Ortadoğu’nun öyle yönetilmesi Batının işine geliyordu.
 
Türkiye Deneyimi
 
Ortadoğu’nun yeniden dönüşümüne gelirsek; öncelikle Ortadoğu’da İslamcılığın hızlı bir şekilde yumuşadığı aşikârdır. Bunun başlangıç noktası da hiç kuşkusuz Türkiye’dir. İslamcılığın Türkiye’de dönüşmesi ile İslamcı siyasetçiler parlamentoda, büyük halk desteği ile birlikte, devletin kadrolarındaki belirli güç odakları ve Batılı güç odakları tarafından da kabul edildi ve Türkiye’nin iç dinamikleri bu şekilde dönüştürülmeye başlandı. İşte bunu pek çok bilim adamı “Türkiye modeli” veya “Türkiye deneyimi” diye nitelendirmektedir. Tabi başarılı bir dönüşüm denilebilir. Fakat tartışılması gereken bunun nasıl olduğudur. Tabir-i diğerle hangi eksenlerin nasıl oynadığıdır.
 
Türkiye’nin son sekiz yılı gözlemlendiğinde şu ilginç tabloyla karşılaşılır. Türkiye hızlı bir şekilde bölgesel bir güç olmaya başlıyor. Önü açılıp içindeki pürüzler hızlı bir şekilde temizlenmeye başlanıyor. Birkaç ay önce bir kitapçıyı bombalayan bir astsubayın arkasında duran Genelkurmay birkaç ay sonra emekli generallerin tek tek şafak operasyonları ile gözaltına alınmasına göz yummaya başlıyor. “Ergenekon Davası” gibi çok dallı budaklı bir dava azimle takip edilirken Kuzey Irak’a sınır dışı operasyon düzenleniyor. Türkiye, ABD ve BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a nükleer programından dolayı uygulamak istedikleri yaptırımlara katılmıyor ve hatta bu yaptırımları reddedebiliyor. Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’ni Mavi Marmara baskını üzerine bir pazar günü toplayabiliyor. Ortadoğu’daki yatırımlarını 2002 rakamlarının ortalama 15 katına çıkarıyor ve bölgedeki sorunlara net bir sertlikle ilgi duyuyor.
 
Peki, Bütün Bunlar Nasıl Olabiliyor?
 
Türkiye’nin hem iç politikasında hem de dış politikasında söz konusu bu gelişmelerin yaşanması, en öncelikli olarak Soğuk Savaş sonrası şekillenen Batı’nın işine kesinlikle gelmemesi lazım. Bunu açıklamak için iki şık var. Birincisi, iç ve dış politikada izlenen yol, ikinci şık ise uluslararası sistemin yeniden yapılanıyor olması.
 
Birinci şık şöyle de özetlenebilir: İç politikadaki demokratik açılım ve ekonomik refah; dış politikadaki “Stratejik Derinlik”. Yani, 2002 yılından itibaren başdanışmanlık ve daha sonra 2009’da Dışişleri Bakanı olan Davutoğlu’nun dış politikada izlediği prensipli stratejisi. Davutoğlu’nun uluslararası siyasette ve akademideki vukufiyeti tartışılamaz. Başbakan Erdoğan’ın da hem Türkiye’de hem de Türkiye dışındaki karizması inkâr edilemez bir gerçek. Fakat bunların bütün bu değişimler için yetip yetmediği tartışılır.
 
Öncelikle, iç politikaya bakılırsa 2002 seçimleri Türkiye için bir milat olarak tanımlanabilir. Çünkü ekonomik krizler, siyasal istikrarsızlıklar ve başarısız koalisyonlardan bıkmış olan halk kimilerine göre İslamcı, kimilerine göre liberal, kimilerine muhafazakâr, kimilerine göre demokrat olan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AK Parti) seçti[5]. İki dönemdir tek başına iktidar olarak seçilen AK Parti hükümeti Türkiye’deki Kürt sorununa bakıştan asker-siyaset, yargı-siyaset ilişkisine kadar pek çok iç dinamiği değiştirdi. İhsan Dağı’ya göre bu “üç katmanlı bir strateji[6]” ile gerçekleştirildi. Birinci aşamada “zırh olarak insan hakları ve demokrasi dilini benimsemek, ikinci aşamada demokratik bir meşruiyeti kazandıracak halk desteğini sağlamak ve üçüncüsü olarak da AK Parti’yi meşru bir politik aktör olarak tanıyacak olan modern/seküler sektör ile liberal demokratik koalisyon inşa etmektir.[7]” Bunun sonucu ise siyasal anlamda istikrarlı, ekonomik anlamda büyüyen bir Türkiye’nin ortaya çıkışıdır.
 
Dış politikaya gelince, dış politikanın determinantları iki temel değişken üzerinde şekillenir. Bunlardan biri söz konusu dönemde iç ve dış gelişmeleri teşkil eden konjonktürdür. Diğeri ise politik yapıdır ki bu değişken uzun döneme bakan “coğrafi konum, tarihsel deneyim veya kültürel arka plan, ulusal klişeler, uluslararası imaj ve uzun dönem ekonomik hedefleri[8]” kapsar. Mustafa Aydın Türk Dış Politikasının yapısal determinantlarını beşe ayırır. Bunlar: (1) Jeostratejik konumdan kaynaklı güvenlik, (2)  Tam bağımsızlık ve egemenlik, (3) Batı ve İslam Dünyası arasında kalmışlığın verdiği ulusal ve uluslararası arenada kimlik krizi, (4) Muasır güçler seviyesine çıkaracak gelişme azmi ve (5) Uluslararası arenada yasal hareket.[9]
Son dönem Türk Dış Politikasında bu determinantlardan sadece iki tanesinin değiştiğini görmekteyiz. Jeostratejik konumdan kaynaklı güvenlik anlayışı önemli ölçüde değişti ve artık üç tarafı denizlerle dört tarafı düşmanla çevirili bir Türkiye değil komşuları ile dost olan bir Türkiye profili çizilmeye çalışıldı. İkincisi de Batı ve İslam dünyası arasında kalmışlık büyük ölçüde çözüldü ve şöyle bir duruş ortaya çıktı: Batıyı stratejik ortak olarak kabul ederken Türkiye Ortadoğu’da tarihsel ve dinsel bağlardan dolayı daha kültürel veya -belki biraz radikal olur ama- daha ideolojik bir politika izlemeye başladı. Bunun doğal sonucu olarak, pek çok bilim adamının da ifade ettiği gibi, Türkiye’nin “geleneksel sorunlarından” Kıbrıs Sorunu, Ege Adaları Sorunu, Ermeni Sorunu, Avrupa Birliği adaylığı[10] yerinde sayarken ve stratejik derinliğin prensipleri bu konularda pek de dikkate değer bir değişiklik getiremezken Türkiye Ortadoğu’da yüzyılın açılımını gerçekleştirdi. Mısır, Suriye, Irak ve hatta Irak Kürdistan’ı ile bile arasındaki pek çok sorunları çözdü ve İran ile masaya oturmaya başladı. Hatta Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin Ortadoğu’da hissettiği tehditlere karşı oluşturduğu “Türk-İsrail ekseni”[11] yerini Türk-Arap eksenine bıraktı.
Ortadoğu siyasal teorisinin kısa bir özeti ve Ortadoğu ’ya model olarak gösterilen Türkiye’nin dönüşüm konjonktürüne bir özet sunulduktan sonra büyük resme yani ikinci şıkka geçilebilir. Uluslararası sistemin yeniden yapılanmaya başladığı pek çok bilim adamınca tartışılmaktadır. Fakat konjonktür o kadar karmaşık ilerliyor ki kimine göre gelişmeler yeni bir soğuk savaşın alametleri kimilerine göre ise bu çok boyutlu karşılıklı bağımlılığın yeni bir boyutudur. Bu konjonktür, kanaatimce, yeni bir soğuk savaşı haber verirken sistem yapılanması karşılıklı bağımlılığı esas tutarak devam ediyor.
 
Uluslararası Konjonktür Bağlamında Ortadoğu’nun Dönüşümü
 
NATO açıkça tanımını yapmadığı bir düşmana yönelik bir savunma kalkanı kurmaya çalışıyor. Çin, Rusya ile kültürel, ekonomik ve sınaî konularda protokoller imzalıyor ve ulusal para birimlerini kullanma konusunda anlaşıyor. Türkiye Batılı müttefikleri ile ilişkilerini iyi tutarken Ortadoğu siyasetine büyük bir istikrarla devam ediyor. Bütün bunlar uluslararası sistemde bir güç boşluğunun alametleri olabilir; fakat bu gelişmeleri Seul’daki G-20 zirvesinde söz konusu tartışmalarla birleştirildiğinde resim daha da karmaşıklaşıyor.
 
Joseph Nye Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzenini “çok boyutlu karşılıklı bağımlılık”[12] olarak değerlendiriyor. Çünkü Soğuk Savaş döneminde farklı bloklardan devletlerin karşılıklı işbirliğinin yollarını kapatan güç blokları ortadan kalkmış ve yerine daha küreselleşmiş bir ekonomi ve dolaylı olarak da daha bağımsız bir dünya ortaya çıkmıştı. Fakat asıl sorulması gereken soru şimdiki konjonktürün de bu şekilde olup olmadığıdır.  
 
Bu soruyu cevaplamak için G-20 zirvesi ve sonrası gelişmelere bakmakta fayda vardır. G-20 Zirvesi “kur savaşları” tartışmaları ile başladı. Tartışmanın bir ucunda QE2 (Quantitative Easing 2 – Nicel genişleme 2) planı ve 600 milyar $ satın alıp doları aşağı çekmekle ihracattaki kurlarda bir avantaj sağlamaya çalışan ABD diğer tarafta da bu plana muhtemel kur devalüasyonlarına sebep olmasından dolayı karşı çıkan en büyük dolar rezervine sahip Çin ve Almanya, Latin Amerika ülkeleri gibi ihracatçı ülkeler bulunuyordu. Fakat Çin, bu bağlamda en özel konumda idi; çünkü ABD Çin için vazgeçilmez bir pazar olması hasebi ile muhtemel bir kur devalüasyonu en çok Çin’i etkileyecekti. Fakat bütün liderler zirve sonrasında krizin atlatıldığına dair iyimser mesajlar verdilerse de bilim adamları aynı görüşleri paylaşmıyordu. Çünkü bütün liderler herhangi bir kur devalüasyonuna izin vermeyeceklerini söyledilerse buna dair herhangi bir teminat zirvenin sonuç metninde yer almadı.
 
Söz konusu krizle alakalı olarak zirve sonrası haftalarda şu ilginç gelişme oldu: Rusya ve Çin ikili ticaretlerinde doları terk edip kendi ulusal para birimleri olan Ruble ve Yuan’ı kullanma konusunda anlaştılar. Bu anlaşmanın arkasındaki temel neden ne olursa olsun bu duruş Dünya ekonomisinde doların prestijini etkileyecektir. Ayrıca, Çin Rusya’dan alacağı iki nükleer reaktörün yanından Rusya ile enerji, havacılık, demir yolu inşaatı, gümrük, entelektüel değerlerin korunması, kültür gibi konularda 12 adet Protokol imzaladı. Çin Başbakanı Wen Jiabo basın toplantısında bu durumu Çin ile Rusya ilişkilerinin tahminlerin ötesine geçti diye yorumladı ve “Çin barışçıl kalkınma yolunda emin adımlarla ilerlemekte ve Rusya’nın büyük bir güç olarak rönesansını desteklemektedir, kendi modernizasyonunu tamamlamaktadır,”[13] dedi. Bu ifadenin içinde ilginç iki nokta vardı. Bunlardan biri “Rusya’nın büyük bir güç olarak rönesansı” ve “Çin’in modernizasyonu.” Bunları iki ülke arasındaki gelişmelerle birleştirdiğimizde aklımızda soğuk savaştan kalma eski sahneler canlanmaktadır. Bunun basit bir açıklaması var elbette. Dolar merkezli küresel ekonomi sisteminin çeşitli fay hatları oluşmuştu ve Çin kendisine Batı ekonomisinin fay hatlarından kurtarma çabası ile yeni bir ortak arıyor. Bu da doğal olarak Batının özellikle de ABD’nin işlerin bu şekilde devam etmesine izin vermeyeceğini ve Çin üzerine bir rekabete girme fikrini canlandırıyor.      

Batı’ya baktığımızda ise şöyle bir manzara görmekteyiz. Avrupa, ABD ve Kanada nüfus bakımından hızla yaşlanmaktadır. Batı bu anlamda ne Ortadoğu ve Afrika ne de Çin ve Doğu-Güneydoğu Asya ile rekabet edecek durumda değil. Avrupa Birliği’nin çevre üyeleri (periphery) hızlı bir şekilde ekonomik krizlere sürüklenmekte ve tek kelime ile 21. yüzyılın “hasta adamı” AB olmuş bulunmaktadır. Bu duruma birkaç yıl sonra Çin ile ekonomik rekabet ihtimali de eklenince Batı hızlı bir şekilde kendisine entegre edebileceği bir nüfus ve destek bulmalıdır. Batı dünyası bu tür bir desteği,  rekabet “halinde olduğu bir Çin veya Doğu/Güneydoğu Asya’dan bekleyemez. 2025 ve sonrası için yapılan nüfus tahminlerine bakılırsa bu tür bir nüfus desteğini uzun dönemde ne Doğu Avrupa ülkeleri ne Güney Amerika ülkeleri sağlayabilir. Böylece geriye zaten büyük göç aldığı Müslüman toplumlar ve Afrika kalıyor. Bundan dolayı bu toplumların dönüşmesine bu bölgelerde hâkim toplumsal akımları kabullenmekten başka bir yolu yok.
 
İşte bu yüzden Çin ile rekabete girecek olan bazı Batılı güç odakları Türkiye’yi olduğu gibi kabullenmek ve iç ve dış politikasında söz konusu dinamiklerin dönüşümüne engel olmadı. Böylece, Türkiye’nin hem iç politika da hem dış politikada istikrarlı bir şekilde yoluna devam etmesine katlandı. Türkiye’de muhafazakar, liberal, demokrat bir trend tutulmaya başlandı ve bu Ortadoğu toplumlarına da Türkiye üzerinden servis edildi. Bu şekilde devam ederse Ortadoğu’daki siyasal güç odakları ve toplumsal örgütler aynı söylemlerle dönüşmeye başlayacak. Goldstone’nun ifadesi ile Batı, gelişmekte olan üçüncü dünya ülkelerini hızlı bir şekilde dönüştürüp kendisine entegre etmelidir ki 2025’lere gelindiğinde hem nüfus hem de ekonomik anlamda sürdürülebilir bir güç kazanabilsin.
 
Bu dönüşümde halk önemli bir aktör ise de yıllardır bazı güç odaklarının desteği ile halka olmadık zulümleri reva gören bu yöneticilerin domino taşı gibi yıkılmasını uluslararası konjonktürden ve onları ayakta tutan güç odaklarının menfaatlerinden bağımsız düşünülmesinin de eksik bir analiz olacağına kaniim.  
 
(Kasım İLERİ, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans Öğrencisi)


[1] Sami Zubaida, 1993, Islam the People & the State: Political Ideas Movements in the MiddleEast, IB Tauris London
[2] Şerif Mardin, 1996, Religion and Society in Turkey New York 1996,
[3] Sami Zubaida, 1993, Islam the People & the State: Political Ideas Movements in the MiddleEast, IB Tauris London
[4] Ibid
[5] Ian O. Lesser, 2004, “Turkey “Recessed” Islamic Political and Convergence with the West” in Angel M. Rabosa ed. The Muslim World After 9/11 ve İhsan D. Dağı, 2006, “Justice and Development Party Identity, Politics and Human right Discourse in the Search for Security and Legitimacy” H. Yavuz Ed. Emergence of a New Turkey
[6] İhsan D. Dağı, 2006, “Justice and Development Party Identity, Politics and Human right Discourse in the Search for Security and Legitimacy” H. Yavuz Ed. Emergence of a New Turkey
[7] Ibid.
[8] Mustafa Aydın, 1999, “Determinants of Turkish Foreign Policy: Historical Framework and Traditional Inputs” in Middle Eastern Studies, 35: 4, 152 — 186
[9] İbid.
[10] Bakınız: Kemal Kirişçi, 2002, “The Future of Turkish Policy toward the Middle East” in Turkey in World Politics: an emerging multiregional power. Ed. Barry Rubin and Kemal Kirişçi. pp 122-150  ve Dietrich Jung &
[11] Dietrich Jung & Piccoli W. 2001,  Turkey at Crossroads: Ottoman Legacies and a Greater Middle East.
[12] Joeph Nye Jr. 2009, Understanding the World Conflicts: An Introduction to International Politics

 




DIŞ POLİTİKA KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya