Libya’daki diktatörün inatçılığını besleyen iki faktörden birincisi, Kaddafi’nin iktidarını kendisiyle şizofrenik özdeşleştirmesinden kaynaklanan “kurumsallaşma yoksunluğu” olup kabileciliğin ön plana geçtiği ülkede ulus inşası (nation building) ve modern anlamda devlet oluşumu (state formation) büyük ölçüde kâğıt üstünde kalmıştır. İkinci faktör ise petrol söz konusu olduğunda Libya dünyanın en büyük 12. petrol ihracatçısıdır. Birinci faktör saydığımız kurumsallaşma bakımından Zeynel Abidin sürdürdüğü rejimin ikinci ve Mübarek ise dördüncü cumhurbaşkanıdır. Bu bakımdan her iki diktatör mirasçısı oldukları koltuklarından “mirasyedi” edasıyla daha kolay vazgeçerken Kaddafi kendisini bizatihi “mülkün sahibi” olarak kavramsallaştırdığından giderek hırçınlaşmaktadır.
Zeynel Abidin 1 Ekim 1987’de Tunus Devleti’nin kurucusu ve dönemin Cumhurbaşkanı Habib Burgiba tarafından Başbakanlığa atandığında rejime ve liderine sadakatini çoktan ispatlamıştı. Başbakanlığa giden yolda Zeynel Abidin, önce İçişleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Güvenlik Birimi’nin başında iken siyasî muhaliflere karşı gösterdiği sert mücadelesi ile önce İçişleri Bakanı olmakla ödüllendirilmişti. 7 Kasım 1987’de Burgiba’nın sağlık durumu gerekçe gösterilerek Cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılması sonucu beş hafta önce başbakanlığa atamış olduğu Zeynel Abidin iktidar basamaklarını hızla çıkarken en tepeye de ulaşmış oldu. Kasım 1987’de devrilen Burgiba, 6 Nisan 2000’de 96 yaşındaki ölümüne kadar geleneksel bir balıkçılık ve turizm merkezi olan Manastır kentindeki ev hapsinde tutuldu. Bir anlamda, Zeynel Abidin’in Burgiba’dan iktidarı devralması ülkedeki siyasî, askerî ve sivil bürokratik elitin oydaşmasıyla “kansız bir darbe” olarak gerçekleşti. Zeynel Abidin Burgiba’nın Düstur Sosyalist Partisi’ni Anayasal Demokratik İttifak Partisi’ne dönüştürürken bu sadece bir isim değişikliği değil ılımlı sosyalizmden liberal bir ekonomik çerçevenin benimsenmesine geçişti.
Hüsnü Mübarek ise 1972’de Mısır Hava Kuvvetleri Komutanı olarak atanmasına müteakip Ekim 1973’teki Yom Kippur Savaşı’nda İsrail’e karşı gösterdiği başarısı, 1974’te mareşalliği ve Nisan 1975’te de dönemin Devlet Başkanı Enver Sedat’ın yardımcılığını getirdi. 6 Ekim 1981’de Enver Sedat’ın bir suikast sonucunda hayatını kaybetmesiyle Devlet Başkanlığına ve Ulusal Demokratik Parti’nin liderliğine gelen Mübarek 1987, 1993, 1999 ve 2005’deki muhalefetin katılımının kısıtlandığı seçimlerde arka arkaya dört kez inandırıcılıktan uzak oy oranlarıyla seçilmeyi başardı. Bu bağlamda Mübarek, 23 Temmuz 1952’de Mısır Kralı Faruk’a karşı yapılan askerî darbeyi üstlenen Hür Subaylar Örgütü’nün kurucularından ve kendisinin selefleri Cemal Abdünnasır ve Enver Sedat’ın sadece Cumhurbaşkanı olarak mevki takipçisi değil, bir asker olarak da “devrim”in zihinsel mirasını paylaşmaktaydı.
1969’da “yüzbaşı” rütbesine terfi eden Kaddafi’ye gelince, 1959’da kurduğu Özgür Subaylar Hareketi’ne dayanarak 1 Eylül 1969’da o sırada Türkiye’de tedavi görmekte olan Kral I. İdris’e karşı düzenlediği askerî darbe sonucunda aldığı “albay” rütbesi ile Libya Silahlı Kuvvetler komutanlığına yükseldi. Kaddafi başında bulunduğu Devrim Komuta Konseyi adına ülke yönetimini devralıp anayasal kurumları yok ettiğinde sadece monarşiye son vermekle yetinmedi ve ülkesinin adını da 1977’de “Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi” olarak değiştirdi.
Kurduğu örgütün isminden de anlaşılacağı üzere sıkı bir Abdünnasır takipçisi olan Kaddafi, 16 Ocak 1970-16 Temmuz 1972 arasında Libya’nın Başbakan’ı ve Savunma Bakanı olarak görev yaptı. 1972’de Abdüsselam Calud’a devrettiği Başbakanlık ve 1979’da da resmen bıraktığı ama fiilen bırakmaya niyetinin olmadığı “Devlet Başkanlığı” yerine Kaddafi resmî yazışmalarda “Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi’nin Kardeşçe Lideri ve Bir Eylül Büyük Devriminin Rehberi” unvanını kullanmaktadır. Kendisi ile özdeşleşen ve seçimlerden, parlamentoya, anayasadan referanduma hemen hemen bütün demokratik kurum ve ritüelleri “adaletsiz” ve “saçma” olarak nitelendirdiği ülkenin dört maddelik Anayasası dışında temel yasal metnini oluşturan Yeşil Kitap’ta Kaddafi, “Üçüncü Evrensel Teori”sini kapitalizm ve komünizme alternatif bir yol olarak sunmaktadır. Zaten diktatörlerin “öğreten adam” olarak yönettikleri halkları hazırladıkları her derde deva kitaplarla eğiterek önce rehabilite sonra da “adam” edebileceklerine dair sağlam bir inançları vardır. Yeşil Kitap’taki teori bir yana pratikte ise Kaddafi, kendi sosyalizm ve İslam anlayışını totaliter bir yapıda geleneksel bedevi renkleriyle mezcederek sentetik ve anakronik bir siyasal rejim ihdas etmiştir. Kaddafi’nin rejiminin günümüz dünyasının gerçeklerinden neden bu kadar uzak düştüğünü son açıklamalarından, kullandığı üslup, jest ve mimiklerden anlamak mümkündür.
1988’deki Lockerbie faciası bir yana Kaddafi’nin rejimi 1970’lerden itibaren çeşitli devlet-destekli terör olaylarıyla özdeş hale gelmiştir. Bütün bunlara rağmen Libya liderini Türkiye’de “dokunulmaz” kılan ülkesinde son dönemde yaşadığı rejim sorunu ya da öncesinde Başbakan Tayyip Erdoğan’a verdiği İnsan Hakları ödülü değil, Türkiye’nin 1974’deki Kıbrıs çıkartması sırasında ABD’yi karşısına alarak sağladığı yardımlardır. Bu vesile ile gelişen ilişkiler eşliğinde Türkiye adeta Libya’yı imar eden ülkelerden biri haline gelirken bu son tahliye operasyonu çerçevesinde neden 25 bin kadar Türk vatandaşının bu ülkede olduğu daha iyi anlaşılabilir.
42 yıldır iktidarda kalmayı bir şekilde başarabilen Kaddafi’nin halk isyanının dokuzuncu günü 22 Şubat’ta açıklama yapacağı haberi hemen hemen her kesim tarafından bir istifa açıklaması beklentisi oluşturmuştu. Ancak beklenin aksine Kaddafi, mekânını da gayet özenle seçtiği konuşmasında tüm dünyaya adeta meydan okuyarak ne olursa olsun ülkesini terk etmeyeceğini söyledi. Kaddafi’nin konuşmasında kullandığı ifadeler hem kendi halkına hem de uluslararası kamuoyuna yönelik mesajlar içermekteydi. Mübarek gibi istifa beklentilerini boşa çıkaran Kaddafi, her ne kadar kendisinden emin bir lider imajı çizmeye çalışsa da içine düşmüş olduğu panik gayet net bir şekilde anlaşılmaktaydı. Kaddafi’nin bahsi geçen konuşmasındaki en ilgi çeken cümlesi şöyleydi: “Devlette resmî bir görevim yok. Ben başkan değilim, ihtilal lideriyim. Bu nedenle de istifa edebilecek bir görevim yok.”
Kaddafi’nin gerçek dünya ile bağlantısını yitirdiğine dair bu ifadeler diktatörün paradoksunu da gayet iyi bir şekilde gözler önüne sermektedir. Kaddafi’nin istifa edilecek bir görevi olmadığına göre istifası da yoktu ama neden istifa etmediğine dair bir konuşması vardı. Kullandığı toplumsal ve dinsel argümanlarla halkı isyancılara karşı mücadeleye davet eden Kaddafi, Afganistan ve Somali’de yaşanan örneklerde olduğu gibi el-Kaide’nin Libya’da da yönetimi ele geçirmesi ihtimalinden dem vurarak dünyaya da radikal İslam ile çetin bir mücadele içinde olduğu mesajını vermekteydi. Büyük Britanya Kraliçesi Elizabeth’in kendisinden daha uzun süredir iktidarda olduğunu ancak onun başına böyle bir olayın gelmediğini dillendiren Kaddafi, yaşadığı cinnet halini böylesine saçma bir kıyaslama yaparak da tescillemiş oldu. Başka bir televizyon mülakatında halkının kendisine âşık olduğunu ve gerekirse kendisini için ölebileceğini söylerken artık kendisine dair siyasal bir analiz yerine psikolojik ve/ya psikiyatrik bir teşhis ve tedaviye ihtiyaç olduğu ortadadır. Kaddafi’nin bu meydan okuyuşu zaten ülkedeki yüksek tansiyonun tavan yapmasına neden olurken göstericilerle Kaddafi yanlıları arasındaki çatışmaları da körüklemiştir.
Libya’da yaşananlar karşısında dünya kamuoyu ve Türkiye’nin ilk anlarda sessiz kalması, bu ülkedeki gelişmelerin Tunus ve Mısır örneklerinden farklılığının bir göstergesi olmuştur. Türkiye Libya’da yaşayan 25 bin vatandaşının selameti için temkinli davranma yolunu seçmiştir. 1988’de terörizme destek verdiği gerekçesiyle başlayan Libya üzerindeki ABD ambargosunu 1992’de BM ve 1994’de de AB ambargoları takip etmiştir. Libya’ya uygulanan ambargolar ülke ekonomisi olumsuz etkilerken kalkınma hamlelerine ve toplumsal refaha büyük ölçüde ket vurmuştur. Ancak Kaddafi’nin 2003’de nükleer silah programından vazgeçtiğini ilan etmesinin ardından önce BM daha sonra da AB Libya’ya yönelik ambargolarını kaldırmıştır. Bu dönemden itibaren Libya sahip olduğu doğal gaz ve petrolü uluslararası pazarlarda satarak enerji gelirlerini artırmıştır. Batı’nın Libya ile “göbek bağı” şüphesiz Batılı liderlerin Libya’da yaşanan gelişmeler karşısında takınacakları tutumun şekillenmesinde oldukça etkili olmuştur. Bu bakımdan ABD’nin savaş gemileri Libya’ya doğru yaklaşırken Fransa’nın Libya’ya karşı şiddet kullanılmasından bahsetmesi boşuna değildir.
Kaddafi’nin ne zaman gideceği tartışılırken protestoculara uygulanan şiddeti protesto etmek için görevinden istifa eden Adalet Eski Bakanı Mustafa Muhammed Ebud El-Celil İsveç gazetesi Expressen’e yaptığı açıklamasında Kaddafi için “Hitler’in yaptığını yapacak, kendi canını alacak” demiştir. Kaddafi’nin teslim olmak ya da kaçmak yerine intihar edebileceği ifadesi Libya liderinin ruhsal durumunu daha net bir biçimde ortaya koymaktadır.
Muammer Kaddafi’nin protestoculara karşı kullandığı şiddet isyanın hararetini bastırmak şöyle dursun Libya’da esen rüzgâr şiddetini artırarak fırtınaya hatta kasırgaya çevirmiştir. İnsanlık tarihini bir özgürleşme tarihi olarak okuduğumuzda er ya da geç isyancıların muzaffer olacaklarını söylemek mümkündür. Arap dünyası ve Kuzey Afrika’nın en uzun iktidara malik lideri Kaddafi’nin ne zaman ve ne şekilde gider bilemiyoruz ama direnme şansının gittikçe azaldığını söyleyebiliriz.
Tunus’ta Bin Ali’yle başlayan ve Mısır’da Mübarek’i de alaşağı ederek şimdilerde Kaddafi’yi önüne katmaya çalışan bu isyan dalgası dur/ul/acak gibi gözükmemektedir. Bülent Ortaçgil’in o güzel bestesinde söylediği gibi önüne engeller koyup barajlar yapılsa da bu su hiç durmayacaktır ama Ortadoğu’daki özgürleşme süreci daha çok su kaldıracak gibi gözükmektedir.
(Amine YAZICI, SDE Asistanı; Murat ÇEMREK, SDE Uluslararası İlişkiler Programı Koordinatör Yardımcısı)