ARAPLAR VE TÜRKLER
Kitap bir mukaddime ve sekiz bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yazar, İttihat ve Terakki cemiyetinin Abdulhamid’e karşı gerçekleştirdiği darbenin sebeplerini ve Yahudilerin bu darbedeki rollerini, İttihat ve Terakki cemiyeti içindeki etkinlikleri ile birlikte baskı politikalarını, türkleştirme girişimlerini ve bu amaçla Cemal Paşa’nın Şam vilayetinde gerçekleştirdiği idamları tartışmaktadır. Bütün bu gelişmeler üzerinde yahudilerin tayin edici etkinliklerinin yanı sıra Osmanlı devletinin birinci dünya savaşında çöküşünü ele almaktadır. Bundan önce de İngilizlerin Şerif Hüseyin’in dirayetsizliğini, siyasal açıdan basitliğini istismar ederek birinci dünya savaşı sırasında İttihat ve terakki iktidarına karşı arap isyanına önderlik etmeye ikna edişlerini gündeme getirmektedir. Ki bu isyan hala türklerin zihinlerinde silinmez bir sembol olarak arapların kalleşliğini ve hainliğini temsil etmektedir. Bu isyan, Cemal Paşa’nın baskıcı politikalarının, bölgede terör estirmesinin bir neticesi olarak belirginleşmiş olmakla beraber üzerinden asırlar da geçse de Türk-Arap ilişkilerinin sırtına vurulmuş bir hançer olarak zihinlerdeki yerini koruyacaktır.
İkinci bölümde, ki birinci dünya savaşından hemen sonra başlayarak ikinci dünya savaşının sonuna kadar süren bir süreçte gerçekleşen olayları içermektedir, yazar, genelde arap-türk ilişkilerinin, özelde suriye-türkiye ilişkilerinin etmenlerini cumhuriyet dönemi bağlamında işlemektedir. M.Kemal’in Araplara ve müslümanlara yönelik düşmanlığını, bu düşmanlığın ikili ilişkiler üzerindeki etkisini, bunun yanında 1939 yılında İskenderun vilayetinin suriyeden koparılmasını incelemektedir ki arap tarihçiler İskenderun vilayetinin koparılışını genelde türk-arap ilişkilerinin, özelde türkiye-suriye ilişkilerinin sırtına vurulmuş ikinci hançer olarak nitelendirmektedirler.
Üçüncü bölüm’de yazar, ikinci dünya savaşından sonra başlayıp ellili yılların sonuna kadar yaşanan gelişmeleri irdelemektedir. Bu bağlamda Türk-arap ilişkilerinin yüreğine saplanan üçüncü hançerden, yani Türkiye’nin1948 yılında siyonist rejimi (israil devleti) tanımasına, büyükelçilik düzeyinde diplomatik ilişki kurmasına değinmektedir. Aynı şekilde yazar bu bölümde uluslar arası ve bölgesel ittifakların –Bağdat paktı gibi-, Türkiye’nin NATO’ya üye olmasının Suriye-Türkiye ilişkileri üzerindeki etkisini de tartışmaktadır ki bu ilişkiler 1957 sonbaharında artık derin bir boşluğu andırıyordu.
Dördüncü bölüm altmışlı ve yetmişli yılları kapsıyor. Bu süreçte Türk-arap sürtüşmesinin ateşi bir nebze düşmüş görünüyor ve Türkiye arap ülkeleriyle ilişkilerinde bir köşesine çekilme sürecine giriyor ve geleneksel çekinceli tavrını belirginleştiriyor. Bu bölümde yazar, bir yandan Türkiye’nin kabuğuna çekilmesini, öte yandan petrol yataklarının belirlenip uluslar arası pazarlara sunulmasından sonra arapların Türk siyaseti üzerinde etkin olmak hususunda ortaya çıkan bu altın fırsatı değerlendirememelerini, o süreçte Türkiye’nin ekonomik açıdan zayıf oluşunu kullanamayıp arap sorunlarına katkısını sağlayamamalarını, dolayısıyla siyasal bir iradenin olmayışı yüzünden türk dışpolitikası üzerinde sistemli ve belirleyici bir etkinlik oluşturmak için bu fırsatı kullanamayışlarını ele almaktadır.
Seksenli yılların incelendiği beşinci bölümde yazar, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) nedeniyle Fırat nehrinin sularının Suriye ve Irak’a salınması hususunda yaşanan sorunları ele alarak bunu fırat sorunu olarak nitelendimektedir ki bu sorun ileride Türkiye ile suriye ve ırak arasında doksanlı yıllarda merkezi bir konum işgal edecektir. Ayrıca yazar bu bölümde 1984 yılında başlayan PKK sorununu da ele alarak Türkiye’nin Suriyeyi, Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK’nin önderlik ettiği Kürt isyanını desteklemekle suçlamasına da yer vermektedir.
Altıncı bölüm, körfez savaşıyla başlıyor. Bu bölümde yazar, türk-arap ilişkilerini, Türkiye’nin Irak’a karşı oluşturulan uluslar arası ittifaka katılmasından, Türkiye’nin PKK militanlarını püskürtmek gerekçesiyle Kuzey Irak topraklarına defalarca girmesinden ve bu sınır ihlallerinin arap-türk ilişkileri üzerinde etkili olmaya başlamasından sonra merkezi bir rol oynamaya başlamasının ışığında irdeliyor.
Yedinci bölüm, 1994’ten başlıyor, 1997’de sona eriyor. Bu bölümde yazar, Türkiye ile İsrail arasında önce 1994 yılında imzalanan güvenlik anlaşmasını sonra 1996 yılında gerçekleştirilen askeri ve stratejik işbirliği ittifakını ve 1997 yılı sonrasına kadar süren ortak deniz ve hava tatbikatlarını ve bu işbirliğinin genelde arap-türk, özelde suriye türkiye ilişkileri üzerindeki etkisini inceliyor. Bu arada türkiye’nin kuzey ıraka defalarca girmesini ve dicle, fırat sularının artık bölgesel bir sorun olarak belirginleşmeye başlamasını ve bütün bunların arap-türk ilişkileri üzerindeki etkisini de göz ardı etmiyor.
Sekizinci bölümde yazar Suriye-Türkiye ilişkilerini 1998 yazında ve sonbaharında başlayan tartışma zirvesinden başlayarak bu ilişkilerin, aynı yıl iki ülke arasında imzalanan Adana protokolünden sonra tam anlamıyla normalleştiği aşamaya kadarki süreci ele alıyor. Ardından Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in 2000 yılı haziran ayında Hafız Esad’ın cenaze törenine katılmasını değerlendiriyor. Ardından yazar, Irak-Türk ve Arap-Türk ilişkilerini Türkiye’nin kuzey ırak topraklarına yönelik saldırıları ve patlak veren ikinci intifada süreci ve bu süreçte Türk liderlerinin takındıkları tavır bağlamında ele alıyor.
Genelde arap-türk, özelde de suriye-türkiye ilişkilerinin 21. Yüzyılda geldiği aşama ise, Başkan Beşşar Esad’ın 2000 yazında Şam’da yönetime gelmesine ve Türkiye’de de Ak Partinin iktidara gelmesine denk gelmektedir ki 2010 yılına kadar olan bu sürecin stratejik öneminden dolayı kitabın dokuzuncu ve onuncu bölümlerinin eksenini oluşturduğunu görüyoruz. Bu iki bölümde yazar, Türkiye-Suriye ilişkilerinin 2009 yılında stratejik koordinasyon düzeyine ulaşmasının üzerine objektifleri yöneltiyor. Ayrıca Erdoğan’ın Lübnan, Filistin ve Irak bağlamında Arap sorunlarıyla yakından ilgilenmesini ve bu tavrının onu arap ve müslüman halklar nezdinde bir kahraman olarak algılanmasına sebep oluşunu gündeme getiriyor.
(Arapçadan çeviren: Vahdettin İnce)