Bu gözden geçirme çalışmasının tespitlerine ve tavsiyelerine geçmeden önce 2001 yılından sonra İngiltere’de insan hakları ve toplum genelinin azınlıklara bakış açısını olumsuz yönde etkileyen terör algılaması üzerinde kısa bir değerlendirme yapmak yerinde olacaktır.
2001 yılından sonra devletler ve toplumlar terör ekseninde bilerek ya da bilmeyerek bir kaplaşmaya tabi tutulmuşlardır. Bu çerçevede, ABD’nin başını çektiği terörle uluslararası savaş kampanyasına katılan ülkelerle katılmayan ülkeler arasında bu ayrış(tır)ma gözlenirken, yıllardan beri aynı ülkede bir arada yaşayan ve farklı kimliklere sahip insanlar arasında da şüphe ve güvensizlik tohumları yeşermiştir. Bu çerçevede, devletler, toplumlar ve de bireyler; terörle mücadele eden, teröre destek veren, potansiyel terörist ve terörist etiketlerinden birisine layık görülmüştür.
Huntington'un 1993’te kaleme aldığı makalede ileri sürdüğü medeniyetler çatışması (clash of civilizations) tezi, 2001 yılından sonra Batı’da en çok satan eserler arasına girmiştir. Yazar bu tezinde özetle, Batı medeniyeti ile özellikle İslam medeniyetinin ve Çin medeniyetinin çatışma halinde olacağını ileri sürmektedir. Bu teori birçok açıdan eleştirilse de 11 Eylül 2001’den sonraki sürece baktığımızda, batıdaki İslam düşmanlığı ve Müslümanlara karşı önyargıların arttığını söylememiz yanlış olmayacaktır.
Arap dünyasına yönelik genel itibariyle oryantalist bir bakış açısına sahip İngiltere, Temmuz 2005’te Londra metrosuna yönelik El-Kaide terör örgütünce gerçekleştirilen bombalı eylemlerden sonra bu önyargılı algılamayı terörle mücadele mevzuatına da yansıtmıştır. Böylece, serbest dolaşım, toplanma ve örgütlenme, seyahat, haberleşme ve adil yargılanma hakkı gibi temel hak ve özgürlükler ekseriyetle azınlık topluluklarını hedef alır biçimde sınırlandırılmıştır.
Bu tarihten sonra, Müslüman kimliği taşıyan kişilere yönelik kötü muamele ve işkence iddiaları İngiltere medyasında geniş yer bulmuştur. 2006 yılında terörle mücadele merkezi ve bunun alt birimlerinin Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehirlerde kurulması da bu yanlış algılamaya örnek gösterilebilir.
Yine bu dönemde kolluk kuvvetlerine, insan hakları açısından eleştirilere konu olan bazı yetkiler verilmiştir. Örneğin, neden yakalandığı ve hangi suçun isnat edildiği kendisine söylenmeden şüphelinin 28 gün boyunca gözaltında tutulabilmesi, olağandışı bir durum olmaksızın kişilerin durdurulup aranabilmesi, hakkında soruşturmaya yetecek yeterli delil olmasa da kişilerin ev hapsinde tutulabilmesi, şüpheliyi bulunduğu şehirden ve sosyal çevresinden ayıran zorunlu iskân ve ülkede yasal olarak bulunsa dahi bazı şüphelilerin ülke dışına çıkarılarak bir daha ülkeye girişine izin verilmemesi, bu uygulamalardan bir kaçıdır. Tüm bu tedbirlerin ve iddiaların Müslüman topluluklar arasında olumsuz bir etkisi olduğu açıktır.
Mevcut Hükümet de kendisinden önceki dönemde olağanüstü tedbirler olarak devreye giren tüm bu uygulamaları gözden geçirmek üzere yaklaşık 7 ay önce çalışma başlatmış ve nihayetinde bir gözden geçirme raporu hazırlamıştır. Bu raporun tavsiyeler kısmında yukarıda sadece başlıklarını saydığım uygulamalar hakkında bazı tavsiyeler yer almaktadır.
Bu çerçevede, 28 günlük gözaltı süresinin 14 günle sınırlandırılması ancak acil durumlarda İçişleri Bakanına bunu 28 güne çıkarma yetkisi verilmesi tavsiye edilmiştir. Burada, sürenin uzunluğunun yanı sıra bir şüpheliye neden tutulduğunun açıklanmaması da AİHS’nin 5. maddesiyle çelişmektedir. Dolayısıyla, hala uzun olan 14 günlük sürenin dışında, şüpheliye neden yakalandığının da makul bir süre içerisinde bildirilmesi düşünülmelidir.
Yargılama olmaksızın kişilerin cezalandırılması anlamına gelen ev hapsi uygulaması ise tamamen kaldırılmayacak ancak içeriği yumuşatılacaktır. Bu kapsamda, 16 saat evden çıkmama cezası bundan sonra 10 saat gece konaklama mecburiyetine dönüştürülecek, şüpheliye sınırlı da olsa cep telefonu ve internet imkânı sağlanacaktır. Ülke içi sürgün olan zorunlu iskân emri uygulamasına ise son verilecektir.
Diğer bir uygulama olan ve daha çok Müslüman nüfusun etkilendiği ‘herhangi bir şüphe olmaksızın kişilerin durdurularak aranması’ tedbiri bundan böyle hedef odaklı icra edilecektir. Şu an için 28 gün için verilen bu yetki 14 günle sınırlandırılacak, nerede uygulanacağı açık olarak tespit edilecek ve sadece olması muhtemel bir terör saldırısının önlenmesi için kullanılacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, İngiltere polisinin bu uygulamasının özel hayata (AİHS m.8) ciddi bir müdahale olduğuna karar verdiğini de burada not edelim.
Terörle mücadelenin ulusal güvenlik ve insan hakları arasında dengeli bir zemine çekilmesi bakımından olumlu görülen bu tavsiyelerin yetersiz olduğu, aslında sadece bir göz boyamadan ibaret olduğu yönünde de bazı eleştiriler bulunmaktadır. Ancak her halükarda, İngiltere Parlamentosunda tartışılarak nihai şekle kavuşacak olan yeni terörle mücadele politikasının ve mevzuatının bireysel özgürlüklerle güvenlik arasındaki dengenin tekrar tanzimi açısından eskisine göre bir adım daha önde olacağı açıktır.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)