Hırvatistan gibi hiçbir ölçekte Türkiye ile mukayese edilemeyecek bir ülkenin AB yolunda böylesine koşar adım mesafe kat etmesine rağmen Türkiye’nin tıknefes hali izahtan varestedir.
Türkiye’nin, öte yandan, AB serüvenindeki her aksaklığı büyük ölçüde Kıbrıs sorunu ile ilişkilidir. Ankara Protokolü’nde öngörülen Türkiye’nin hava ve deniz limanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti’ne (Türkiye’deki resmî ifadeyle “Kıbrıs Rum Kesimi”) açması konusundaki isteksizliği sonucunda -kapatılan Bilim ve Araştırma faslı haricinde- açılan on iki faslın sekizi bu ülke tarafından bloke edilmiş durumdadır. Bu bakımdan karşımıza artık ertelenemeyecek/ötelenemeyecek temel soru/nlar çıkmaktadır: 1999 Aralık’ındaki Helsinki Zirvesi ile resmî aday ülke (official candidate country) statüsü elde eden, 2004 Aralık’ında da 2005 Ekim’inde katılım müzakereleri başlaması kararlaştırılan Türkiye, yarım asrı aşkın ilişkileri bir yana, geçen zaman içinde neden bu kadar az ilerleyebilmiştir? AB ile müzakere tarihi alabilmek için canhıraş bir mücadele gösteren ve hâlâ aynı partinin deruhte ettiği siyasî iktidar, vuslata erdikten sonra gerçekten tüm imkân ve kapasitesini kullanarak fasılların açılması için uğraşmış mıdır? Geçen beş yıldan fazla zamanda sadece bir tane faslın kapanmış olduğunu akılda tutarsak bundan sadece “Olağan Şüpheliler” Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile her devrin kronik “günah keçisi” Kıbrıs Cumhuriyeti/Rum Kesimi mi suçludur? Türkiye’deki mevcut siyasî iktidar, dış politikasında belki de Cumhuriyet döneminin en parlak günlerini yaşarken, bu gecikmede bir çocuğun masumiyetine mi sahiptir? Yoksa AB olmadan da kendi dinamikleri ile demokratikleşebilen, zenginleşebilen Türkiye imkânı, bunu başarabilen iktidar partisinin süreci soğuttuğunu ne kadar daha görmezden gelmemizi sağlayabilir ve içimizdeki çocuğun “Kral çıplak!” haykırışlarını susturabilir?
Belçika’nın dönem başkanlığı bitmeden 22 Aralık 2010’da açılması hedeflenen ve önünde siyasî engel bulunmayan üç başlıktan biri olan Rekabet Politikası Faslı’nın açılışı, her ne kadar Başmüzakereci ve Devlet Bakanı Egemen Bağış aksini iddia etse de, Türkiye’nin teknik kriterleri zamanında yerine getiremediğinden Macaristan’ın dönem başkanlığına sarkmıştır. Dahası Türkiye’nin AB üyelik sürecindeki kronik tıkanıklığın müsebbibi “Kıbrıs sorunu”nu aşmaya yönelik olarak Türkiye, Annan Planı’na verdiği destekle “çözümsüzlüğü çözüm” gören anlayışı terk ettiği gibi zaten 1998’e kadar açık olan hava ve deniz limanlarını ilgili ülkeye tekrar açabilir. Böylece Türkiye uzun süredir yaptığı gibi topu taca atmak yerine AB tarafına atarak önemli bir avantaj kazanabilir. Yoksa bildiğimiz üzere zaten AB üyesi olacağı açıklandığı için şımarıkça Annan Planı’na ret vererek çözümsüzlüğü normalleştiren Kıbrıs Cumhuriyeti/Rum Kesimi tarafı artık ısrarında inat edip vetolarına da devam edemez. Daha doğrusu veto tasarrufu konusundaki meşruiyetini AB nezdinde de kaybedecektir. Türkiye limanlarını açma konusunda kademeli bir strateji izleyerek örneğin öncelikli olarak hava sahasını açıp daha sonra Rum kesiminin hamlesini de bekleyebilir. Her türlü halükarda hamle sırası karşı tarafa geçecektir ve bu da Türkiye’nin elini güçlendirecektir.
Kıbrıs sorununun engel olmadığı Kamu Alımları, Rekabet Politikası ve Sosyal Politikalar başlıklı fasıllarda da ise Türkiye süreci yavaşlatma yolunu tercih ettiği aşikârdır. Çünkü bu üç faslın müzakereye açılıp tamamlanması durumunda bloke edilen fasıllardan dolayı zaten geriye müzakere edilecek başlık kalmayacaktır. Kıbrıs vetolu fasıllar dolayısıyla Türkiye’nin tüm ekonomik ve sosyal piyasasını AB müktesebatına uygun hale getirmek için düzenlemeler yapması çok da mantıklı gözükmemektedir. Bundan dolayı, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecinde bütün tökezlemelerinin anası Kıbrıs sorununu ivedilikle çözmesi gerekmektedir.
AB müzakereleri ile ilgili tartışmaların yeniden alevlendiği günlere denk düşen 3 Ocak 2011’de başlayan III. Büyükelçiler Konferansı, bu tartışmalara yeni boyutlar kazandırmıştır. Konferans da büyükelçilere özel olarak verilen “2011 Tartışma Kâğıtları, Vizyoner Diplomasi: Türkiye’nin Perspektifinden Küresel ve Bölgesel Düzen” adlı özel kitapçıkta AB’ye üyelik perspektifi ve Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü ile ilgili önemli tespitlere yer verilmiştir. Kitapçıkta genel olarak ülke kamuoyunda AB’ye üyelik inancının gittikçe azaldığından, Kıbrıs sorununun çözülmesi için alternatif senaryolara kadar pek çok konuyla ilgili tespitler mevcuttur. Raporun medyada yer alan en çarpıcı cümlesi ise AB ile yürütülen katılım müzakerelerinin “tıkanma noktası”na geldiği ifadesi olmuştur. “Tarihî itiraf” olarak yankı bulan bu tespit aslında malumun ilamından öte bir anlam taşımamaktadır.
Türkiye, AB ile ilişkilerinde gittikçe bir yol ayrımına doğru ilerlemektedir. Turgut Özal’ın dönemin AET’si tarafından Türkiye’nin tam üyeliğine dair iki yılda açıklayabildiği raporu sonrası süreci betimlemek üzere Âşık Veysel’e referansla kullandığı “uzun ince bir yol” metaforu katılım müzakereleri çerçevesinde “bir arpa boyu yol”a dönüşmüştür. G-20 üyesi, gün geçtikçe ekonomik, siyasî ve diplomatik anlamda bölgesel bir güç olduğunu ispat eden Türkiye, daha ne kadar bekleme odasında AB’nin yıllık İlerleme Raporları’nı okumaya devam edecektir? Dahası kişi başına milli geliri 15 bin Dolara ulaştıktan sonra ekonomisi S.O.S veren AB daha ne kadar Türkiye’yi “imtiyazlı ortaklık” gibi kurgularla avutabilir? 2011 Haziran’ındaki genel seçimlerden sonra işbaşına gelecek iktidar, daha önce Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığı döneminde yaptığı gibi Türkiye’nin AB ile sadece kurumsal ilişkilerini devam ettirse ya da AB tam üyeliği öncesinde Malta’nın yaptığı gibi AB ile ilişkileri dondurursa o zaman AB’nin herhangi bir “A” planı var mıdır?
Güçlenen her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de emperyal/ist vizyon günbegün hem toplum düzeyinde hem siyasî hem de devlet seçkinleri arasında gittikçe anlam kazanmaktadır. AB yetkililerine Başbakan Erdoğan’ın Lübnan ve Kars gezileri ile Cumhurbaşkanı Gül’ün Diyarbakır ve Yemen gezilerini yeniden incelemelerini tavsiye ederiz. 2011 Türkiye’nin AB serüveninde zorlu bir yıl olacağı muhakkaktır ama sadece Türkiye açısından değil. Çünkü Türkiye AB ile ilişkilerini bu iktidar döneminde müzakereler sonrası sistemli bir şekilde tavsatırken kendi başına var olabilme ve kendi bölgesel hegemonyasını kurabilmenin yollarını keşfetmiştir. ABD bile Türkiye’yi kendisine her zaman sadık bir müttefikten “hayır” diyebilen bir ülkeye dönüşümünü gözardı etmezken, artık “hasta adam” olma sırası gelen AB’nin Türkiye’yi dışlayıcı tavrı ülkenin daha da uzaklaşmasına sebep olacağından iki kere düşünme sırası AB’ye gelmiştir.
(Murat Çemrek, SDE Uzmanı; Amine Yazıcı, SDE Asistanı)